@erolkaranet'te Aradığınız Kelime veya Konuyu Buraya yazınız!

Banner

Reklam

Hileli Tebligat




Bilindiği gibi, davalıya tebligat yapılabilmesinin, AİHS, Anayasa ve diğer metinler bağlamında, savunma hakkının ve daha özelde hukuki dinlenilme hakkının kullanılmasını sağlayan ve bu suretle adil yargılama yapılmasını sağlayan çok önemli bir araç olduğu doktrinde kabul edilmiştir.
Daha önceki yazılarımzda "Tebligatın yapılması" dedik, "usulsüz tebligat" dedik ve bu kez "Tebligat Hilesi" ya da Hileli tebligat" konusuna yer veriyoruz.
İnsan aldatma ve aldatılmaya mahkum olan bir yaratıktır. İnsanın zekası her olguya açık olduğu gibi yasalardaki boşluklara sığınarak yasada da hile yapabilir. İthal kanunlarımızda yasa boşluğu o kadar çok ki, son yıllarda çıkartılan yasalarda o kadar çok çelişkiler var ki insanın art niyeti de buna eklenirse isteyen istediği şekilde kanunları kullanıp dilediği hile / aldatma ne varsa yerine getirebilmektedir.
Ve hukuku iyi bilen, yorum yapma niteliğine haiz olan her kimse bu mecrada da hileli yollara başvurabilir.
"Tebligat Hilesi" ya da "hileli tebligat"yönteminde de olay, yapılamayan ya da yapılması istenilmeyen tebligatın yapılmış gibi gösterilmesi veyahut yapılmamış gibi gösterilip yasadaki tebliğ yapma usullerinden birini atlatılıp bir başka usulün denemesiyle sanki yapılmış gibi gösterilmesi olayıdır.
Bunlardan en çok yapılan "ilanen tebligat"tır. Çünkü, hiç bir insan kamu ilanlarını takip etmediği gibi hakkımda tebligat var mı diyerek gidip de her gün "ilanen tebligat" yayınlarını incelemez.
"Tebligat Kanunu ve Tebligat Kanunu’nun Uygulanmasına Dair Yönetmelik"te öngörülen tebligat usullerinin birinin ihlali halinde art niyetin varlığı ile muhatabın, tebliğ işlemi sonucunda gerçekleşecek olan hukuki işleme karşı sahip olduğu hakları kullanmasının bertaraf edilmesi için denen yollar bir kişinin mağduriyetine sebep olabilir.
Mesela,
  • Usulsuz tebligat yapılmış olan tüm hallerde
  • Mernis Adresinde oturmadığı bilindiği halde o adrese yapılmışsa
  • Postacı tarafından usule aykırı olarak yapılmış her türlü tebliğ 
  • Muhatabın açık ve sabit bir adresi olmasına ve bunu bildirmesine rağmen tebliğ talep edenin bu yönü gizleyerek ilanen tebligat yaptırması
  • Vefat eden muhatap hakkında mirasçıların davaya dahil edilmesini önlemek için, ölene tebligat yapılmış gibi gösterilmişse
bu ve aşağıda yer alan emsal teşkil eden Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemsi ve Baro disiplin kararlarında görünen örneklerdeki gibi yapılan tebligat hileli tebligattır.

Tebligatta hile yapılması durumunda, hile yapanın davayı kazanmasına etki edebilecek bir hile yaptığının ispat edilmesi halinde Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.371/1-h gereğince yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilmesi gerekir

Emsal Kararlar

T.C.
Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu
E: 2017/372
K: 2018/201
K.T.: 14.02.2018

Taraflar arasındaki "ödeme emri tebligatının iptali" istemli şikayetten dolayı yapılan yargılama sonunda Gaziantep 1. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikayetin kabulüne dair verilen 11.04.2013 gün ve 2012/716 E., 2013/229 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin şikayet olunan alacaklı şirket vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 26.09.2013 gün ve 2013/20426 E., 2013/30003 K. sayılı kararı ile:
"...Alacaklı ...İnşaat Taah.Nak. Petrol Temz. Gıda San. Tic. Pazar Ltd. Şti. tarafından borçlu ... ...Kuyumculuk San. Tic. Ltd. Şti. aleyhine kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile başlatılan takipte; şikayetçi ... borçluya çıkarılan tebligatın usulsüz olarak kendi adresinde tebliğ edildiğinden usulsuz tebligatın iptaliyle, adresinde yapılan haciz işleminin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurmuş, mahkemece şikayetçinin hukuki yararının bulunduğu gerekçesiyle tebligatın iptaline karar verilmiştir.
İcra dosyasının incelenmesinde; borçlu ... ... Kuyumculuk San. Ve Tic. Ltd. Şti. ne ....adresinde ödeme emri tebliğ edildiği ve bu adreste haciz yapıldığı görülmektedir. Ödeme emri tebligatının usulsüzlüğü borçlu tarafından ileri surulebilecek olup, şikayetçi takipte taraf olmadığından borçluya yapılan ödeme emri tebligatın usulsüzlüğünü şikayet hakkı bulunmamaktadır. Bu anlamda tebligat yapılan adreste haciz uygulanmasında yasaya aykırı bir yön yoktur. Ancak şartları varsa 3 kişi istihkak iddiasında bulunabilir.
O halde Mahkemece şikâyetin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir..."
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki bilgi ve belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Şikâyetçi-üçüncü kişi vekili, müvekkilinin oğlu ...'un ortağı bulunduğu borçlu ...Ltd. Şti. isimli şirketin diğer ortakları V...... ve C.Ö.in plânlaması sonucunda, takip dosyasında düzenlenen ödeme emrinin bu şirketin adresinde değil, ... adresine taşındığı yönündeki beyana istinaden müvekkili ...'ın dükkanında ...'in imzasına tebliğ edildiğini ve ardından bu adreste haciz yapıldığını ve müvekkiline ait altınların haczedildiğini, yapılan tebligatın usulsüz ve kasıtlı olduğunu ileri sürerek müvekkilinin iş yerinin adresinde yapılan 24.09.2012 tarihli tebligatın iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
Şikâyet olunan alacaklı şirket vekili şikayetin tabi olduğu yasal sürenin geçirildiğini, takipte taraf olmayan üçüncü kişinin ödeme emri tebliğinin usulsüzlüğünü ileri süremeyeceğini ve tebligatın usulüne uygun olduğunu bildirerek şikâyetin reddi gerektiğini savunmuştur.
İcra mahkemesince şikâyetçi üçüncü kişinin takibin borçlusu veya başka bir sıfatla tarafı olmamasına rağmen kendisine ait malların haczedilmesi nedeniyle şikâyet hakkı bulunduğu, şikâyetin de süreye tabi tutulamayacağı; somut olayda icra dairesince ödeme emrinin borçlunun adresine doğru olarak çıkartıldığı ancak şirketin aynı sokak üzerinde bulunan şikâyetçinin iş yeri olan 88 numaraya taşındığı beyan edilerek orada borçlu şirket yetkilisi ... imzasına tebliğ edildiği, sonraki haciz işleminin de borçla ilgisi bulunmayan şikâyetçinin iş yerinde yapıldığı gerekçesiyle şikâyetin kabulü ile borçlu şirkete .... Şahinbey-Gaziantep adresinde 24/09/2012 günü yapılan tebligatın iptaline karar verilmiştir.
Şikâyet olunan alacaklı vekilinin temyiz itirazı üzerine Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel mahkemece bu kez şikâyetçinin şikâyet hakkının bulunduğu hususu açıklanmak suretiyle önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararını şikâyet olunan alacaklı temyiz etmektedir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; adres konusunda hile yapılarak ödeme emri tebligatının şikâyetçi üçüncü kişi adresinde tebliğ alınmasından sonra, adı geçene ait adreste yapılan haczin geçersizliğinin bu kimse tarafından ileri sürülüp sürülemeyeceği, üçüncü kişinin bu hususu şikâyette hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce mahkemenin ilk kararının hüküm fıkrasında "...Şikâyetin kabulüne, Borçlu şirkete ....Şahinbey-Gaziantep adresinde 24/09/2012 günü yapılan tebligatın iptaline..." şeklinde hüküm kurulmuş iken, direnme kararında "...Davanın kabulü ile davacıya yapılan ödeme emri tebligatının iptaline..." şeklinde hüküm kurulduğu dikkate alındığında, yerel mahkemece usulüne uygun direnme kararı oluşturulup oluşturulmadığı hususu ön sorun olarak görüşülüp, tartışılmıştır.
Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun somut olay bakımından uygulanmasına devam olunan 429'uncu maddesine göre bozma kararı üzerine kendiliğinden tarafları duruşmaya davet eden mahkeme tarafları dinledikten sonra Yargıtay bozma kararına uyulup uyulmayacağına karar verir. Mahkeme bozma kararına uyduktan sonra bu karardan dönemeyeceği gibi direnme kararı verdikten sonra ilk karardan farklı bir karar da veremez. Direnme kararında, önceki karardaki gerekçeler genişletilebilir ise de verilen hükmün ilk karardan farklı olmaması gerekir.
Yine direnme kararları yapıları gereği, kanunun hukuka uygunluk denetimi yapmakla görevli kıldığı Yargıtay dairesinin denetimi sonucunda hukuka aykırı bularak, gerekçesini açıklamak suretiyle bozduğu bir yerel mahkeme kararının aslında hukuka uygun bulunduğuna, dolayısıyla bozmanın yerinde olmadığına ilişkin iddiaları içerdiklerinden, o iddiayı yasal ve mantıksal gerekçeleriyle birlikte ortaya koymak zorunda olduğu gibi direnilen ve uyulan kısımları da kalem kalem net ve birbirine uygun bir biçimde içermelidir.
Nitekim, aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 19.03.2008 gün ve 2008/15-278 E., 2008/254 K.; 21.10.2009 gün ve 2009/9-397 E., 2009/453 K. ve 07.05.2014 gün ve 2013/4-1121 E., 2014/626 K. sayılı kararlarında da vurgulanmıştır.
Bu genel açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında, yerel mahkemece bozulan 11.04.2013 gün ve 2012/716 E., 2013/229 K. sayılı kararda "...Şikâyetin kabulüne, borçlu şirkete ... Şahinbey-Gaziantep adresinde 24/09/2012 günü yapılan tebligatın iptaline..." şeklinde hüküm kurulmuştur. Bu durumda direnme kararı verildikten sonra mahkemece yapılması gereken 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 294 ve 297'nci maddelerine uygun şekilde verilen ilk karardaki gibi bir hüküm fıkrası oluşturmak ve buna uygun gerekçeli karar yazmaktır.
Oysa mahkemece direnme kararında "...Davanın kabulü ile davacıya yapılan ödeme emri tebligatının iptaline..." şeklinde hüküm kurulmuştur. Özellikle şikâyetçinin borçlu değil, iş yerinde haciz yapıldığını iddia eden bir üçüncü kişi olduğu ve şikâyetçiye yapılmış bir ödeme emri tebligatı da olmadığı dikkate alındığında usulüne uygun bir direnme kararından söz etmek mümkün değildir.
Hâl böyle olunca usulüne uygun olmayan direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç: Şikâyet olunan alacaklı şirket vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle usulden BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına 14.02.2018 gününde on beş günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere tebliğ tarihinden itibaren oy birliği ile karar verildi.

*******
YARGITAY
6. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/9359
K. 2005/132
T. 24.1.2005

• YARGILAMANIN İADESİ İSTEMİ ( Tebligat Hilesi Yapıldığı İddiasıyla İstenmesi - Hüküm Kesinleştikten Sonra İstendiği İçin Mahkemece İstem İncelenerek Sonucuna Göre Karar Verilmesi Gereği )
• İADEİ MUHAKEME (Hüküm Kesinleştikten Sonra İstenebileceği - Tebligat Hilesi Yapıldığı İddiası)
• TEBLİGAT HİLESİ YAPILDIĞI İDDİASI ( Yargılamanın İadesi İstemi - Hüküm Kesinleştikten Sonra İstendiği İçin Mahkemece İstem İncelenerek Sonucuna Göre Karar Verilmesi Gereği )
1086/m. 445/7

ÖZET :Davacı tebligat hilesi yapıldığından bahisle yargılamanın iadesi isteminde bulunduğuna göre davada yargılamanın yenilenmesi için gerekli kesin hüküm şartı gerçekleşmiştir. Bu durumda mahkemece istem incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. 

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı iade-i muhakeme davasına dair karar davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü: 

KARAR : Uyuşmazlık yargılamanın iadesine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 
Davacı vekili, dava dilekçesinde, paydaşı olduğu 5 No'lu parsel hakkında görülen paydaşlığın giderilmesi davasında, davayı açan A.H. görünse de paydaşlardan E.Ş'in kızı Ş, eşi Eyüp K.ve ihalede pay maliki olan S.B.'ın işbirliği yapıp anlaşmaları sonucu davada ve ihalede tebligatlar yönünden her türlü hileli yollara başvurulduğunu, müvekkilinin davadan, bilirkişi raporundan, kıymet takdirinden haberdar olmadığını, bunların HUMK.nun 445/7 maddesi gereğince iade-i muhakeme sebebi oluşturduğunu belirterek yargılamanın yenilenmesini istemiştir. Davalılar K.B. ve H.Ö. davayı kabul ettiklerini beyan etmişler, davalı A.H. müteahhit S.B.'ın avukatına başka amaçlarla verdiği vekaletin izni olmaksızın kullanıldığını belirtmiş, davalı Mamak Belediye Başkanlığı vekili, davada zamanaşımı süresinin dolduğunu savunmuş, davalı S.B. vekili, kendileri asıl davada taraf olmadıklarından husumet itirazında bulunmuş, davada iade-i muhakeme sebeplerinin ve tebligat hilesinin olmadığını belirtmiştir. 
Yargılamanın iadesi ancak kesinleşen kararlar için istenebilir. Mahkemece karar henüz kesinleşmediğinden bahisle istemin reddine karar verilmiştir. Oysa, paydaşlığın giderilmesine dair karar davacı F.B.'a 04.10.1995 tarihinde ve 12.10.1995-12.11.1995 tarihleri arasında ilam evrakı mahkeme divanhanesine de asılarak ilanen ve usulüne uygun şekilde tebliğ edilmiş ve karar temyiz edilmeksizin 12.12.1995 tarihinde kesinleşmiştir. Davacı tebligat hilesi yapıldığından bahisle yargılamanın iadesi isteminde bulunduğuna göre davada yargılamanın yenilenmesi için gerekli kesin hüküm şartı gerçekleşmiştir. Bu durumda mahkemece istem incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, kararın kesinleşmediğinden söz edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı görüldüğünden kararın bozulması gerekmiştir. 
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenle hükmün BOZULMASINA ve istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 24.01.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

*********

T.C
YARGITAY
6.CEZA DAİRESİ
Esas No:2004/9182
Karar No:2006/3490
Karar Tarihi:06.04.2006

Konusu :Resmi belgede sahtecilik.

KARAR: “…Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimler Kurulunun takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde usul ve yasaya aykırılık bu-lunmadığından, diğer temyiz itirazları yerinde görül-memiştir.

Ancak;

1) Sanığın PTT dağıtıcısı olduğu, olay tarihinde katılan Yurdanur adına İzmir Altıncı İcra Müdürlüğünce çıkartılan tebligatı, katılan belirtilen adreste oturmadığı halde "yeğeni Ş.....'ye" tebliğ etmiş gibi tebligatı çıkaran mercie iade ettiği, o isimde bir kişinin katılanın yeğeni olmadığı gibi, apartmanda da oturmadığı ve tanınmadığının saptandığı, tebligatın kapıcı tarafından apartman girişinde görülüp katı-lanın annesine verildiğinin anlaşılması karşısında; sanığın tebligatı hiç yapmadığı halde yapmış gibi gösterip İcra Müdürlüğüne iade ettiği, böylelikle eyleminin 765 sayılı TCY.nın 339/1-1. cümlesine uyduğu gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması,

2)Sanığın eylemine uyan 765 sayılı TCY.nın 339/1-1. cümlesi, 59. maddeleri ile hükümden sonra 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY.nın aynı suça uyan 204/2, 62/1. maddelerinin ayrı ayrı ve bir bütün olarak uygulanması sonucunda; 765 sayılı TCY.sı hükümlerinin sanık yararına bulunduğunun gözetilmesi zorunluluğu,

3)Gerekçeli karar bölümünde sanığın eyleminin 765 sayılı TCK.nun 240. maddesinde tanımlanan görevi kötüye kullanma suçunu oluşturup bu maddeden cezalandırılacağı belirtilmesine rağmen, kısa kararda aynı Yasanın 230. maddesi ile uygulama yapılıp hükmün karıştırılması,

Bozmayı gerektirmiş, katılan idare vekilinin temyiz itirazı ile tebliğnamedeki düşünce bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenlerle istem gibi (BOZULMASINA)oybirliğiyle karar verildi.”

*********

T.C. İZMİR BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
10. HUKUK DAİRESİ 
DOSYA NO : 2017/1409 
KARAR NO : 2017/1327 

İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İŞ MAHKEMESİ
TARİHİ  NUMARASI  :  :
İADE-İ MUHAKEME TALEBİNDE BULUNAN : 
VEKİLİ :
KARŞI TARAF (DAVACI ) : 
 KURUMU BAŞKANLIĞI  VEKİLLERİ : 

DAVA : YARGILAMANIN YENİLENMESİ  (Rücuen Tazminat)
GEREKÇELİ KARARIN YAZILDIĞI TARİHİ : 26.10.2017
İş Mahkemesinden verilen hükmün, istinaf başvurusu yoluyla incelenmesinin davacı Avukatı tarafından istenilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
İSTEM : Yargılamanın iadesini isteyen vekili; davacı tarafından kasıtlı olarak yanlış adres bildirilmek suretiyle açılıp sonuçlandırılan Uşak İş Mahkemesi'nin   kararından, ilamın icrasıyla ilgili şikayet üzerine 23.02.2017 tarihinde haberdar olduğunu; yasal temyiz süresi de geçmiş olduğundan, yasa ve yargıya karşı hile uygulanmak suretiyle kanıt ve savunmalarını sunma olanağı bulunmadıkları kararın, yargılamanın iadesi yoluyla ortadan kaldırılmasını talep etmiştir.
YANIT : Davalı Kurum vekili, yargılamanın iadesi koşullarının oluşmadığını beyanla, davanın reddi gereğini savunmuştur.
İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ ÖZETİ : Mahkemece, "İadeyi muhakeme sebepleri, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 445. maddesi ile daha sonra yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 375. maddesinde sınırlı şekilde sayılmış olup, ancak, bu sebeplerden birinin varlığı halinde iadeyi muhakeme talebinin kabulü gerekir. Anılan yasa maddelerinde usulsüz tebligatın yargılamanın iadesi nedeni olacağına dair bir düzenlemeye yer verilmediği gibi dava dilekçesinde ileri sürülen kasıtlı olarak yanlış adres bildirilmesine ilişkin iddianın ispatlanmadığı ayrıca davacı tarafca ileri sürülen diğer hususların ise yargılamanın iadesi nedeni olmadığı..." gerekçesine dayalı olarak, "Davanın REDDİNE" karar verilmiştir.
İSTİNAF NEDENLERİ : Davacı vekili, dava dilekçesini tekrarla, kazaya karışan araç müvekkiline ait olmadığı halde, kaza sonrası düzenlenen tutanakta yazım yanlışlığı yapıldığı gibi, yargılama aşamasında da tebligat yapılmadığı için, müvekkilinin ilgisi olmayan kazaya ilişkin zarardan sorumlu tutulduğunu; yargılamanın yenilenmesi isteminin kabulüyle davanın esası yönünden tekrar görülmesi gerektiğini belirterek, kararın kaldırılmasını istemiştir.
GEREKÇE : Bağ-Kur Genel Müdürlüğü tarafından, üç kişi hakkında açılan rücuan tazminat davası sonucunda verilen İş Mahkemes'nini  kararı, iade-i muhakeme talebinde bulunan adına 04.07.2002 tarihli gazete yoluyla ilanen tebliğ edilmiş; davalılardan birinin temyiz başvurusu ise, Yargıtay 10. Hukuk Dairesi'nin  ilamıyla, temyiz dilekçesinin süresinden sonra verildiği gerekçesiyle reddedilmiştir. 6100 sayılı Yasa'nın "Yargılamanın iadesi sebepleri" başlıklı 375. maddesinde, "
(1) Aşağıdaki sebeplere dayanılarak yargılamanın iadesi talep edilebilir:
a) Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması.
b) Davaya bakması yasak olan yahut hakkındaki ret talebi, merciince kesin olarak kabul edilen hâkimin karar vermiş veya karara katılmış bulunması.
c) Vekil veya temsilci olmayan kimselerin huzuruyla davanın görülmüş ve karara bağlanmış olması.
ç) Yargılama sırasında, aleyhine hüküm verilen tarafın elinde olmayan nedenlerle elde edilemeyen bir belgenin, kararın verilmesinden sonra ele geçirilmiş olması.
d) Karara esas alınan senedin sahteliğine karar verilmiş veya senedin sahte olduğunun mahkeme veya resmî makam önünde ikrar edilmiş olması.
e) İfadesi karara esas alınan tanığın, karardan sonra yalan tanıklık yaptığının sabit olması.
f) Bilirkişi veya tercümanın, hükme esas alınan husus hakkında kasten gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun sabit olması.
g) Lehine karar verilen tarafın, karara esas alınan yemini yalan yere ettiğinin, ikrar veya yazılı delille sabit olması.
ğ) Karara esas alınan bir hükmün, kesinleşmiş başka bir hükümle ortadan kalkmış olması.
h) Lehine karar verilen tarafın, karara tesir eden hileli bir davranışta bulunmuş olması.
ı) Bir dava sonunda verilen hükmün kesinleşmesinden sonra tarafları, konusu ve sebebi aynı olan ikinci davada, öncekine aykırı bir hüküm verilmiş ve bu hükmün de kesinleşmiş olması.
i) Kararın, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme'nin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması. 
(2) Birinci fıkranın (e), (f) ve (g) bentlerindeki hâllerde yargılamanın iadesinin istenebilmesi, bu sebeplerin kesinleşmiş bir ceza mahkûmiyet kararı ile belirlenmiş olması şartına bağlıdır. Delil yokluğundan başka bir sebeple ceza kovuşturmasına başlanamamış veya mahkûmiyet kararı verilememiş ise ceza mahkemesi kararı aranmaz. Bu takdirde dayanılan yargılamanın iadesi sebebinin, yargılamanın iadesi davasında öncelikle ispat edilmesi gerekir." düzenlemesi yer almakta olup; "...öncelikle “tebligat”, “taraf teşkili”, “adil yargılanma” ve “hukuki dinlenilme hakkı” kavramları üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. Yetkili Makamlar tarafından bir takım hukukî işlemlerin, bunların hukukî sonuçlarından etkilenmeleri amaçlanan kimselere Kanuna uygun şekilde bildirimi ve bu bildirimin de usulüne uygun şekilde yapıldığının belgelenmesi olarak tanımlanan tebligat, Anayasa ile güvence altına alınan iddia ve savunma hakkının, daha da özelde hukukî dinlenilme hakkının tam olarak kullanılması ve bu suretle adil bir yargılamanın yapılmasını sağlayan çok önemli bir araçtır. Bir davada davalının, davacının açmış olduğu davadan haberdar olması, davaya cevap vermesi ve hatta cevap süresinin işlemeye başlaması için dava dilekçesinin tebliğ edilmesi gerekir. Aksi durumun, ilgilinin hak arama hürriyetini kısıtlayacağına şüphe yoktur. Aslında hemen her hukuksal işlemin tebligat ile sonuç doğuracağını söylemek mümkündür. toplanıp Yargılamanın sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi, iddia ve savunma ile ilgili delillerin eksiksiz tartışılabilmesi, itirazların yapılabilmesi, davanın süratle sonuçlandırılabilmesi; bozma sonrası yargılamanın devamı, uyup uymama yönündeki kararın verilebilmesi, öncelikle tarafların duruşma gününden usulünce haberdar edilmesi ve böylece taraf teşkilinin sağlanması ile mümkündür. Bu yolla kişi, hangi yargı merciinde duruşması bulunduğuna, hakkındaki iddia ve isnatların nelerden ibaret olduğuna, yargılamanın safahatına, bozma ilamının içeriğine, bozma sonrası duruşmanın hangi tarihte yapılacağına, verilen kararın ne olduğuna, 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve Tebligat Tüzüğü'nde açıklanan usule uygun tebligat yapılması ile vakıf olabilecektir. Görüldüğü üzere, taraf teşkili sadece davanın açılması aşamasında değil, yargılamanın diğer aşamalarında da önem taşımaktadır. Hal böyle olunca, yargılamada yöntemine uygun olarak taraf teşkilinin sağlanıp sağlanmadığının belirlenmesine yönelik olarak, tebligata ilişkin yasal düzenlemeler üzerinde de durulmalıdır: 7201 sayılı Tebligat Kanunu (Teb.K)’nun 10. maddesinde;  “Tebligat, tebliğ yapılacak şahsa bilinen en son adresinde yapılır.” hükmü bulunmaktadır. 6099 sayılı Kanunla; bu maddenin birinci fıkrasından sonra gelmek üzere eklenen fıkra ile de; “Bilinen son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması halinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır” düzenlemesi getirilmiştir. Hemen belirtmelidir ki, tebliğ ile ilgili kanun ve tüzük hükümleri tamamen şeklidir. Tebligat; bilgilendirme yanında belgelendirme özelliği de bulunan bir usul işlemidir. Gerek tebliğ işlemi ve gerekse tebliğ tarihi ancak yasa ve tüzükte emredilen şekillerle tevsik ve dolayısıyla ispat olunabilir. Bu sebeple tebligatın, Usul Yasaları ile ilişkisi de daima göz önünde tutulmalıdır. Anılan Kanun ve Tüzüğün bu konuda etkili önlemler almış olmasının tek amacı, tebliğin muhatabına ulaşmasını ve onun tarafından kabul edilmesini sağlamaktır. Şu hale göre; yazılı tebligat, bir davaya ilişkin işlemleri o davayla ilgili kişilere bildirmek için, mahkemelerce Kanuna uygun biçimde yapılan bir belgelendirme işlemidir. Dolayısıyla, Kanun ve Tüzük hükümlerinin en küçük ayrıntılarına kadar uygulanması zorunludur. Taraf teşkili konusuna gelince; Bir davada tarafların teşkil edilebilmesi, bu sayede davada karşılıklılık, çelişikliğin sağlanabilmesi ve iddia ve savunmalarda bulunulabilmesi için taraflarla, taraflar dışındaki tanık ve bilirkişi gibi üçüncü kişilere usulüne uygun tebligat yapılması gereklidir. Tebligat sayesinde, ilgililer duruşmaya davet olunur ve kendilerine, yargılama hakkındaki ilk bilgiler, tebliğ konusu dilekçeler sayesinde verilir. Tebligat, yargılamanın makul sürede yapılıp sonuçlandırılması, hak ve adaletin gecikmeden yerine getirilmesi açısından önemli bir usuli işlemdir (Mehmet Ruşen Gültekin, Adil Yargılanma Hakkının Gerçekleşmesini Sağlayan Araçlardan Milletlerarası Tebligat ve İstinabe, (Doktora Tezi), Ankara 2006, s. 16, 17). Taraflar duruşmaya çağrılmadan, eş anlatımla; taraf teşkili sağlanmadan hüküm verilememesi, Anayasa'nın 36. maddesi ile düzenlenen iddia ve savunma hakkının kullanılmasına olanak tanınması ilkesinin doğal bir sonucudur. Gerçekten savunma hakkını güvence altına alan T.C.Anayasası'nın 36. maddesi ile 1086 sayılı HUMK’nun 73.maddesinde de (6100 sayılı HMK’nun 27. maddesi) açıkça belirtildiği üzere, Mahkemece davalı yan; dinlenmek ve savunması alınmak üzere kanuni şekillere uygun olarak davet edilmedikçe hüküm verilmesi mümkün bulunmamaktadır, aksi halde savunma hakkının kısıtlanmış sayılacağı, gerek öğreti, gerekse yargısal kararlarda tartışmasız olarak kabul edilmektedir (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, Cilt II, s.1876 vd). Çekişmeli yargıda kural olarak duruşma yapılması zorunludur. 01.10.2011 tarihi itibariyle yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nun 27.maddesi uyarınca Kanunun gösterdiği istisnalar dışında hakim tarafları dinlemeden veya iddia ve savunmalarını bildirmeleri için kanuna uygun biçimde davet etmeden hükmünü veremez. Taraf teşkili dava şartı olup, davanın her aşamasında Mahkemece re’sen nazara alınması gereken bir olgudur ve Mahkemenin, duruşma gününü, kararını, bozma ilamını, duruşma günü ve direnme kararını taraflara kendiliğinden tebliğ edip taraf teşkilini sağlaması, usulün amir hükmü gereğidir. toplanıp Yargılamanın sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi, iddia ve savunma ile ilgili delillerin eksiksiz tartışılabilmesi, itirazların yapılabilmesi, davanın süratle sonuçlandırılabilmesi, öncelikle tarafların duruşma gününden haberdar edilmesi ile mümkün olur. Kişinin hangi yargı merciinde duruşması bulunduğunu, hakkındaki iddia ve isnatların nelerden ibaret olduğunu bilmesi, 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve Tebligat Tüzüğü'nde açıklanan usule uygun tebligat yapılması ile sağlanabilir (HGK’nun 04.03.2009 gün ve 2009/952 E.-2009/105 K.; 14.04.2010 gün ve 2010/21-200 E. 2010/216 K.; 20.04.2011 gün ve 2011/5175 E. 2011/202 K. sayılı ilamları). Hukuki dinlenilme hakkına gelince: Mahkeme iki tarafa eşit şekilde hukukî dinlenilme hakkı tanıyarak hükmünü vermelidir. Taraflara hukukî dinlenilme hakkı verilmesi Anayasal bir haktır. Anayasa'mızın 36.maddesine göre teminat altına alınan iddia ve savunma hakkı ile adil yargılanma hakkı, hukukî dinlenilme hakkını da içermektedir. Yine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nde de hukukî dinlenilme hakkı, adil yargılanma hakkı içinde teminat altına alınmıştır. Bu hakka, tarafın hâkime meramını anlatma hakkı ya da iddia ve savunma hakkı da denilmektedir. Ancak, hukukî dinlenilme hakkı, bu ifadeleri de kapsayan daha geniş bir anlama sahiptir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 27. maddesi hükmüne göre : "(I) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir". Hukukî dinlenilme hakkı, Anayasa'nın 36. maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6.maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurudur. Zira, insan onurunun yargılamadaki zorunlu bir sonucu olarak, yargılama süjelerinin, yargılamada şeklen yer almaları dışında, tam olarak bilgi sahibi olmaları, kendilerini ilgilendiren yargılama konusunda açıklama ve ispat haklarını tam ve eşit olarak kullanmaları ve yargı organlarının da bu açıklamaları dikkate alarak gereği gibi değerlendirme yapıp karar vermesi gereklidir. Hukukî dinlenilme hakkı olarak maddede ifade edilen ve uluslararası metinlerde de yer bulan bu hak, çoğunlukla "iddia ve savunma hakkı" olarak bilinmektedir. Ancak, hukukî dinlenilme hakkı, iddia ve savunma hakkı kavramına göre daha geniş ve üst bir kavramdır. Bu hak, yargılamanın tarafları dışında, müdahiller ve yargılama konusu ile ilgili olanları da kapsamına almaktadır. Ancak, her yargılama süjesi kendi hakkıyla bağlantılı ve orantılı olarak bu hakka sahiptir. Hakkın temel unsurları maddede tek tek belirtilmiş,  böylece uygulamada bu temel yargısal hak konusundaki tereddütlerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Bu çerçevede, öncelikle tarafların gerek yargı organlarınca gerekse karşı tarafça yapılan işlemler konusunda bilgilendirilmeleri zorunludur. Kişinin kendisinden habersiz yargılama yapılarak karar verilmesi, kural olarak mümkün değildir. Bu hakkın ikinci unsuru, açıklama ve ispat hakkıdır. Taraflar, yargılamayla ilgili açıklamada bulunma, bu çerçevede iddia ve savunmalarını ileri sürme ve ispat etme hakkına sahiptirler. Her iki taraf da bu haktan eşit şekilde yararlanırlar. Bu durum "silahların eşitliği ilkesi" olarak da ifade edilmektedir. Bu hakkın üçüncü unsuru, tarafların iddia ve savunmalarını yargı organlarının tam olarak dikkate alıp değerlendirmesidir. Bu değerlendirmenin de, kararların gerekçesinde yapılması gerekir (bkz. 6100 sayılı HMK'nun Hükümet Gerekçesi madde 32). Yargılama bakımından, sadece bir tarafın dinlenmesi, başka kimsenin dinlenmemesi, tek yönlü karar verilmesi demektir. Yargılamada yer alan taraflar, yargılamanın objesi değil, süjesidir. Hukukî dinlenilme hakkı, doğru karar verilmesinin garantisidir; bu nedenle, haksızlığa karşı koyabilme imkânı tanır. Bu hak, hukuk devletinin, insan onurunun korunması ve eşitlik ilkesinin, hak arama özgürlüğünün, adil yargılanma hakkının bir gereğidir. Hukukî dinlenilme hakkı yargılamanın süjesi olan herkese aittir. Dava sonunda hukukî durumu etkilenecek olan kişilere, yargılamadaki durumlarına uygun şekilde bu hak tanınacaktır. Tanık ve Bilirkişilerin kendileri ile ilgili bir sonuç doğması halleri dışında, hukukî dinlenilme hakkı bulunmamaktadır. Davada taraflar, çekişmesiz yargı işlerinde ilgililer bu hakka sahip oldukları gibi, fer'i müdahilin de kendi hakkıyla bağlantılı olarak hukukî dinlenilme hakkı bulunmaktadır. Hukukî dinlenilme hakkı, sadece belli bir yargılama için ya da yargılamanın belli bir aşaması için geçerli olan bir ilke değildir. Tüm yargılamalar için ve yargılamanın her aşamasında uyulması gereken bir ilkedir. Bu çerçevede gerek çekişmeli ve çekişmesiz yargı işlerinde gerekse bu yargılamalarla bağlantılı geçici hukukî korumalarda, icra takiplerinde, tahkim yargılamasında, hatta hukukî uyuşmazlıklarla ilgili yargılama dışında ortaya çıkan çözüm yollarında, her bir yargılama, çözüm yolu ve uyuşmazlığın niteliğiyle bağlantılı şekilde hukukî dinlenilme hakkına uygun davranılmalıdır. Hukukî dinlenilme hakkına aykırılık-bir istinaf gerekçesi ve temyizde de bozma sebebidir. Hakkın ihlâlinin niteliğine göre, yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul edilebilir. Ayrıca adil yargılanma ihlâli çerçevesinde de Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi'ne başvurulabilir. Kanunda da açıkça belirtildiği gibi, hukukî dinlenilme hakkının temel üç unsuru bulunmaktadır (6100 sayılı HMK madde 27/2). Bunlardan ilki “Bilgilenme Hakkı” dır. Buna göre, hak sahibinin kendisi ile ilgili yargılama ve yargılamanın içeriği hakkında tam bir şekilde bilgi sahibi olması sağlanmalıdır. Bilgilenme hakkı, gerek karşı taraf gerekse yargı organlarının işlemleri ve dosya kapsamına girip yargılamayı etkileyen her şeyi kapsar. Tarafın bilgi sahibi olmadığı işlemler, belge ve bilgiler yargılamada esas alınamaz. Bilgilenmenin şekli bakımından, hukukî dinlenilme hakkına uygun davranılmalı, ilgilinin bilgilenmesi şeklen değil, gerçekten sağlanmaya çalışılmalıdır. Özellikle tebligat ve davetiye kurallarının uygulanmasında özen gösterilmelidir. Usûlüne uygun tebligat yapılmadan, davetiye çıkarılmadan, tefhimi mümkünse tefhim gerçekleşmeden yapılan işlemler taraflar bakımından sonuç doğurmaz. Taraflardan gizli yargılama yapılamayacağı için, yargılamaya dâhil olan her işlem bakımından taraflar, dosyanın korunması ve yargılamanın sağlıklı yürütülmesi dışında bir sınırlamaya tabî olmadan tam olarak bilgilenme hakkını kullanabilirler. Bu sınırlamalar da bilgilenme hakkını ortadan kaldırıcı nitelikte olmayıp sadece kullanılmasını yargılamanın sağlıklı işlemesi için belirli kurallara bağlamak şeklinde olabilir. Tarafların bilgisine açık olmayan hiçbir husus hükme esas alınamaz. Hukukî dinlenilme hakkının ikinci unsuru “Açıklama ve İspat Hakkı” dır. Buna  göre de, hak sahibinin bilgilendiği hususlarda açıklama hakkı tam olmalıdır. Açıklama hakkı kapsamına, yargılamanın temelini oluşturan vakıalar, bunların ispatına ilişkin faaliyet ve hukukî sebepler girmektedir. Bununla birlikte, açıklama hakkı sınırsız bir içini dökme hakkı değildir. Bu konuda hakkın özünü zedelemeyen, yargılamanın sağlıklı işlemesine yönelik sınırlamalar getirilebilir. Ancak, hakkı anlamsız kılacak sınırlamalar kabul edilemez. Bu çerçevede örneğin, makul kabul edilebilecek, iddia ve savunmayı genişletme yasağı ile delil gösterilmesi konusunda getirilen sınırlamalar hukukî dinlenilme hakkına aykırı sayılmaz. Burada, teksif ilkesi ve usul ekonomisi ortaya çıkacak, hukukî dinlenilme hakkı ihlâli sonucunu doğurmayan, teksif ilkesine ve usul ekonomisine uygun olan sınırlamalar kabul edilebilecektir. Açıklama hakkının ne şekilde kullanılacağını ise, kural olarak ilgili yargılama usulü belirler.Açıklama hakkının kullanılması için ilgiliye gerekli ortam hazırlanmasına rağmen, kişi bu hakkı kullanıp kullanmamakta serbesttir, hakkını kullanmayarak haktan feragat edebilir. Hukukî dinlenilme hakkının üçüncü unsuru “Dikkate Alınma Hakkı”dır. Taraf açıklamalarını yargı organları, tam olarak dikkate alıp değerlendirmelidir. Ancak bu şekilde ilgililer gerçek anlamda yargılamayı etkileyen bir yargılama süjesi haline gelmiş olur. Aksi halde bilgilenme ve açıklama hakkı anlamsız kalacaktır. Bu sebeple, dikkate alma ve değerlendirme, yargı organı için mutlak bir yükümlülüktür (Hakan Pekcanıtez- Oğuz Atalay- Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, 11. Bası, Ankara 2011, s. 272- 278). Hakkaniyete uygun bir yargılanmanın gerçekleşmesini sağlayacak en önemli ilke ise silâhların eşitliği ilkesidir. Silâhların eşitliği ilkesi, yine, AİHM’ne göre, mahkeme önünde sahip olunan hak ve vecibeler bakımından taraflar arasında tam bir eşitliğin bulunması ve bu dengenin bütün yargılama boyunca korunmasıdır. Başka bir deyişle, silâhların eşitliği ilkesi, davanın taraflarından birini diğeri karşısında avantajsız bir duruma düşürmeyecek şekilde her iki tarafın deliller de dahil olmak üzere, iddia ve savunmasını ortaya koymak için makul bir olanağa sahip olması, tarafların denge içinde olması demektir. Silâhların eşitliği ilkesi, AİHM’nin 6. maddesinin 1. bendinin ilk cümlesinde geçmektedir. Söz konusu ilke tarafların usulüne uygun olarak mahkemenin önüne gelmelerini sağlayan tebligat işlemi açısından önemlidir. Çünkü ancak hukuka uygun bir usulde gerçekleşen tebligat üzerine, durumdan haberdar olan taraflar iddia ve savunmalarını eşit şekilde yapabileceklerdir. Savunma hakkının yeterince kullanılamadığı bir yargılamanın doğru sonuçlar vermesi beklenemez. Adil yargılamayı gerçekleştirmeye yönelik her hukuk kuralı savunma hakkının varlığına işaret edecektir. Hak arama özgürlüğü ve bunun somut unsurlarından biri olan savunmanın yapılabilmesinin ilk koşulu ise tebligattır. Bir yargılama sırasında taraflar, yargılama hakkındaki ilk bilgilere ve bunun sonucunda iddia ve savunma yapabilme haklarına ancak usulüne uygun tebligat ile kavuşabilecek ve bu şekilde savunma yapılabilecektir. Bunun tersi olarak geçerli ve usulüne uygun bir tebligat olmaksızın yargılama yapılması ise, savunma hakkının dolayısıyla, en temel insan haklarından birinin ihlâli anlamına gelecektir (Mehmet Ruşen Gültekin, a.g.e., s. 17 vd.). HGK’nun 23.11.2011 tarih 2011/11-554 E. 2011/684 K. sayılı ilamında da bu hususlar ayrıntıları ile açıklanmaktadır..." (Yargıtay HGK 13.05.2015 t., 2013/8-2201 E., 2015/1326 K.) Sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında, "Vekil veya temsilci olmayan kimselerin huzuruyla davanın görülmüş ve karara bağlanmış olması." halinin taraf oluşumu üzerindeki olumsuz etkisine bağlı olarak yargılamanın iadesi nedeni olarak öngörüldüğü durumda, davanın tarafı olan asilin davaya katılımı sağlanmaksızın, HMK 375/I-i maddesi anlamında adil yargılanma hakkının ihlali suretiyle gerçekleştirildiğinin iddia edildiği bir durumunun yargılamanın iadesi nedeni olarak nitelenemeyeceği yönündeki yaklaşımın kabulüne hukuken olanak bulunmadığından; "...tarafın hiç davet edilmeksizin, davada hazır olmaksızın aleyhine verilen hükme karşı da bu bende göre yargılamanın iadesini talep edebilmesi gerekir."  (Hakan Pekcanıtez- Oğuz Atalay- Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, 15. Bası, Oniki Levha Yayıncılık A.Ş., s. 2329).  Mahkeme kararındaki değerlendirmeye kısmen yer veren Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, 10.03.2016 t., 2014/21078 E., 2016/2837 K. sayılı ilamında, "Hukuk yargılamasında kural olarak kesin hükme bağlanmış bir davaya yeniden bakılamaz ise de, bunun en önemli istisnasını yargılamanın iadesi oluşturmaktadır. Bazı  ağır  yargılama  hatalarından ve eksikliklerinden dolayı, maddi anlamda kesin hükmün ortadan kaldırılmasını ve daha önce kesin hükme bağlanmış bir dava hakkında yeniden yargılama ve inceleme yapılmasını sağlayan olağanüstü bir yasa yolu  niteliğindeki yargılamanın iadesi, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 374–381 (dâhil)  maddelerinde   düzenlenmiş,   aynı Kanunun   375’inci maddesinde de yargılamanın yenilenmesi nedenleri sınırlı olarak sayılmış  olup, kıyas yolu ile bunların genişletilmesi olanaksızdır. Yukarıda anlatılan yasal mevzuat nazarında, mahkemece, iadeye konu dava dosyasının kesinleşmesi açısından irdeleme yapılması gerektiği, bu bağlamda,  tebligatın usulüne uygun olmadığına kanaat getirilmesi durumunda söz konusu iadeye konu dava dosyasının gerekçeli hükmünün taraflara usulüne uygun tebliği ile temyiz edilmesi durumunda dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesi gerektiğinden..." gerekçesine yer verilmiş ise de;  eldeki davada taraf oluşumunun sağlanmadığı, savunma ve kanıtlarını sunma olanağı tanınmaksızın yürütülen yargılama nedeniyle hukuki dinlenilme hakkının ihlal edildiği iddia edilmiş olmakla, söz konusu ilamın eldeki dava yönünden emsal oluşturduğundan söz etmeye olanak bulunmamaktadır. Ancak, HMK 377/1 maddesinde, "(1) Yargılamanın iadesi süresi...    tarihten itibaren üç ay ve her hâlde iade talebine konu olan hükmün kesinleşmesinden itibaren on yıldır." düzenlemesine; 379. maddesinde ise, "(1) Yargılamanın iadesi talebi üzerine mahkeme, tarafları davet edip dinledikten sonra; a) Talebin kanuni süre içinde yapılmış olup olmadığını, b) Yargılamanın iadesi yoluyla kaldırılması istenen hükmün kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş olup olmadığını,      c) İleri sürülen yargılamanın iadesi sebebinin kanunda yazılı sebeplerden olup olmadığını,     kendiliğinden inceler.     (2) Bu koşullardan biri eksik ise hâkim davayı esasa girmeden reddeder."  düzenlemelerine yer verilmiş olup; mahkemece, özellikle gazete ilan metninin yasal düzenlemeye uygun olup olmadığı, kesinleşme şerhi içermeyen kararın kesinleşip kesinleşmediği ve buna bağlı olarak talebin süresinde yapılıp yapılmadığı değerlendirilmeden; dava şartlarına ilişkin herhangi bir inceleme yapılmaksızın karar verildiği anlaşılmıştır. Yargılamanın iadesi yoluyla kıldırılması istenen kararın öncelikle ilanen tebligata ilişkin mevzuat hükümleri kapsamında yapılacak değerlendirmeyle, kesinleşip kesinleşmediği ve bunun sonucuna göre yukarıda değinilen Yargıtay 10. Hukuk Dairesi ilamı uyarınca temyiz yolunun açık olmadığı konusu incelenerek; kesinleşmiş kararın bulunması halinde, istemin öncelikle süre yönünden ve sonrasında da yukarıda yer verilen açıklama kapsamındaki maddi ve hukuki olgular yönünden incelenmesi gerektiğinden; dava şartları yönünden değerlendirme içermeyen istinaf kanun yolu başvurusuna konu kararın, esası incelenmeksizin kaldırılmasına ve davanın yeniden görülmesi için dosyanın kararı veren mahkemeye gönderilmesine duruşma yapılmaksızın HMK 353/I-a-4-6. maddesi uyarınca karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki hüküm fıkrası oluşturulmuştur.  

HÜKÜM:
1- İş Mahkemesi'nin,  kararının Kaldırılmasına, 
2-Davanın yeniden görülmesi için, dosyanın mahkemesine iadesine, 
3-İstinaf Kanun yolu yargılama giderlerinin, ilk derece mahkemesi tarafından kurulacak esasa ilişkin hükümde gözetilmesine,   dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda  26.10.2017 tarihinde, oybirliğiyle kesin olarak karar verildi.   

********
Türkiye Barolar Birliği Disiplik Kurul Kararlarından

Avukatın hileli / usulsüz tebligat yapması

Tarih
7.05.2016
Esas 2016/140
Karar 2016/348

İlamda adres yazılı olduğuna göre tebligatlar öncelikle bu adrese yapılmalı,  bu adrese tebligat yapılamıyorsa varsa MERNİS adresine tebligat yapılmalı bu suretle olası yanlışlıklara da fırsat verilmemelidir.

(Yas 34,134,TBB  Mes. Kur 3, 4)

İtirazın süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü;
Şikâyetli avukat D.E.  hakkında, “Şikâyetçi aleyhine, alacaklı M.E.  Saraylı vekili olarak başlattığı ...  27. İcra Müdürlüğü’nün 2012/2222 Esas sayılı icra dosyasında, şikâyetli avukatın, borçlu şikâyetçinin takip talebinde gösterilen adreste oturmadığını bildiği halde, şikâyetçinin boşandığı eşinin adresine usulsüz tebligat yaptığı” iddiası üzerine başlatılan disiplin kovuşturmasında eylem sabit görülerek disiplin cezası tayin edilmiştir.
Şikâyetli önceki savunmalarında özetle; Temliknamenin yapıldığı tarihte şikâyetçinin eşinin avukatı olmadığını, bu nedenle avukatı iken temlik aldığı iddialarını kabul etmediğini, temlikin şikâyetçinin boşandığı eşinden değil H.B.  isimli şahıstan alındığını, takiplerin dayanağı bonoların M.S.  tarafından eski eşi adına düzenlendiğini, M.E.S.’nın bu bonoları H.O.S.  adına ciro ettiğini onun da H.B.  isimli şahsa devir ve ciro ettiğini, dolayısıyla takip konusu bonolarda şikâyetçinin boşandığı eşinin hak talebi olamayacağını, temlik veren ve alan arasında Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca yapılan temlike senet borçlusunun itiraz edemeyeceğini, temlik ile alacağın tarafına geçtiği icra dosyası üzerinden yapılan tahsilâttan herhangi bir para almadığını, dosyanın Av. A.D.  tarafından uzun zaman sürüncemede bırakıldığını, sekreteri olan H.B. ’a devir ve temlik edildikten sonra yine tahsilât yapılamadığını, vekili tarafından tahsilât yapılarak gerçek alıcı M.E.S.’ye eksiksiz verildiğini, bu durumu şikâyetçi ve ailesinin de bildiğini, kendisinin M.E.  Sözeri’nin ağabeyi H.O.S. ’nin 2008 yılından beri vekili olduğunu, M.E.S.’nin müracaatı üzerine vekâlet aldığını, 1 ay gibi kısa bir sürede tarafların boşanmalarına, 100.00,00 TL maddi ve manevi tazminata, aylık 5.500,00 TL nafakaya hükmedildiğini, tebligat konusunda ise tebligatın şikâyetçinin o tarihte MERNİS’te kayıtlı olan adrese yapıldığını, şikâyetçinin bu tebligattan zarar görmediğini, MERNİS adresini değiştirmemesinin kendi kusuru olduğunu, özen ve doğruluğun yan yükümlülükler olduğunu beyan etmiştir.
İncelenen dosya kapsamından; ...  Barosu Yönetim Kurulu’nun 23.05.2012 günlü ve 96/37 sayılı kararı ile şikâyetli avukat hakkında disiplin kovuşturması açılmasına yer olmadığına dair karar verildiği,
Şikâyetçi vekilinin itirazı üzerine Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun 14.09.2012 günlü ve 2012-791 Karar sayılı kararı ile, şikâyetli hakkında yasa ve yönetmelik hükümlerine göre soruşturma yapıldıktan sonra bir karar verilmek üzere dosyanın Barosuna iadesine karar verildiği,
...  Barosu Yönetim Kurulu’nun 27.02.2013 günlü ve 2013/133 Karar sayılı kararı ile şikâyetli avukatın şikâyetçinin eski eşinin vekili bulunduğu, vekil sıfatıyla müvekkilinin iş ve işlemlerini yürüttüğü göz önüne alındığında, hukuken müvekkilinin alacağını temlik almasını gerektirecek bir durumun bulunmadığı, vekâletname ile müvekkilinin alacaklarını takip ve talep edebileceği, şikâyetçinin iddiasına ilişkin vekâlet ilişkisinin kötüye kullanıldığını gösterir, şikâyetli avukatın vekil sıfatıyla değil, asil sıfatıyla hukuki işlem yaptığına ilişkin bir kanıt ve yazılı belge sunulmadığı, bu nedenle şikâyetçinin soyut iddiaları dışında şikâyetli avukatın müvekkiline ait alacağı temlik ettiğine dair bir eyleminin olmadığı, ikinci şikâyet konusunun ise hukuki ihtilaf niteliğinde olup şikâyetçi tarafından merciince çözüme kavuşturularak iddia konusunun ortadan kalktığı, şikâyetlinin Avukatlık Yasasına ya da Türkiye Barolar Birliği Meslek Kurallarında belirtilen ilkelere aykırı bir eylemi bulunmadığı belirtilerek, şikâyetli avukat hakkında disiplin kovuşturması açılmasına yer olmadığına karar verildiği,
Şikâyetçi vekilinin karara itiraz ettiği, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun 08.02.2014 günlü ve 2014-115 Karar sayılı kararı ile; şikâyetli avukatın M.E.S.’nın vekili olduğundan, şikâyetçinin M.E.S. ile birlikte aynı adreste oturmadığını bilebilecek durumda olduğu, bu nedenle, 1136 sayılı Avukatlık Yasası’nın 34.maddesinde belirtilen “Özen ve Doğruluk” borcuna aykırı hareket ettiği görüldüğünden itirazın kabulüne karar verildiği,
Dosya kapsamından; ...  9. Aile Mahkemesinin 2009/1454 Esas, 2011/1708 Karar sayılı ve 22.12.2011 günlü kararıyla, şikâyetçinin, eşi M.E.S.’dan boşandığı, kararın boşanma yönünden 20.02.2012 tarihinde kesinleştiği, şikâyetli avukatın bu dosyada davacı M.E.S. vekili olduğu,
...  9. Aile Mahkemesi’nin 2009/1454 Esas ve 10.06.2010 tarihli ara kararı gereğince şikâyetçi aleyhinde, ...  27.İcra Müdürlüğü’nün 2012/2222 Esas sayılı dosyası ile yapılan takipte, ödeme emrinin 01.03.2012 tarihinde, TK’nın 21. maddesi uyarınca tebliğ edildiği,
Takibin kesinleşmesi üzerine, 06.09.2011 tarihinde kapı kapalı olduğundan haciz yapılamadığı, şikâyetçinin 14.02.2012 tarihinde icra dosyasında borca itiraz ettiği, icra müdürlüğünce süresinde olmadığı gerekçesiyle itirazın reddine karar verildiği,
Şikâyetçinin ...  l. İcra Hukuk Mahkemesi’nin 2012/262 Esas sayılı dosyası ile şikâyet yoluyla açtığı davada, davacı borçluya MERNİS adresinde kayıtlı adreste tebligat yapılmış olduğu, ancak TK’nın 21. maddesi uyarınca yapılan tebligatta, tebligatın E.S. ’ya bildirildiği belirtildiği, davacı ile E.S.  arasında husumet olduğundan ona bildirim yapılmasının yerinde olmadığını, tebligatı 14.03.2012 tarihinde öğrendiğini beyan ettiğinden, borçlunun ödeme emrine 14.03.2012 tarihinde ıttıla kespettiğinin tespitine karar verildiği, karara göre şikâyetçinin itirazı geçerli kabul edilerek icra müdürlüğünce takibin durdurulduğu,
...  9. Aile Mahkemesi’nin 22.12.2012 tarihli boşanma kararında, şikâyetçinin ve boşandığı eşi M.E.S.’nın adresinin “… Sitesi 5.Cadde 105.Sokak No: 12 … ” olarak gösterildiği,
...  2. İcra Müdürlüğü’nün 2012/2222 E. sayılı dosyası ile yapılan takipte, ödeme emrinin şikâyetçinin MERNİS’e kayıtlı “… Mahallesi, ….Sokak, No: 12” adresine gönderildiği, her iki adresinde aynı adres olduğu, … Sokağın … Sokak olarak Belediye tarafından değiştirildiği,
M.E.S. tarafından Avukat A.D. ’ye gönderilen 14.11.2011 tarihli azilnamede, adresinin “… Mahallesi, … Sokak, No: 12” olarak gösterildiği,
Baro Disiplin Kurulu kararının oy çokluğu ile alındığı, Avukat S.K.Ö. ’ın karşı oy yazısının; “Şikâyetçinin iddiasını dayandırdığı ...  27.İcra Müdürlüğümün 2012/2222 E. sayılı dosyasında ödeme emrinin tebliğ edildiği adres, şikâyetçi borçlunun Mernis adresidir. Her ne kadar şikâyetçi yanca, ...  9. Aile Mahkemesi'nin 2009/1454 Esas sayılı dosyası sebebiyle bu adreste oturmadığının şikâyetli avukat tarafından bilindiği iddia edilmiş ise de, şikâyetçi Mernis’e değişen adresini bildirmekle yükümlüdür. Böyle bir bildirimde bulunulmamış olması karşısında Mernis adresine tebligat yapılması yasal olarak mümkün olduğundan, şikâyetli avukatın bu adrese ödeme emri tebliğini talep etmesinde hukuka aykırı bir durum söz konusu değildir. Bu sebeple çoğunluk görüşüne katılmıyorum.” şeklinde olduğu,
Şikâyetli avukat D.E. ’in disiplin sicil özetinde, ceza olmadığı,
Şikâyetli avukatın 09.02.2016 kayıt tarihli itiraz dilekçesinde özetle; önceki savunmalarını tekrarla; Şikâyetçinin 3 yıl boyunca MERNİS adresini değiştirmediğini, kanuna ve hukuka uygun bir şekilde şikâyetçinin MERNİS adresine tebligat yapıldığını, karşı oy yazısında da bu hususun belirtildiğini, şikâyetçi vekilinin gösterdiği adrese yeniden ödeme emri gönderildiğini ve takibin bu şekilde kesinleştiğini, dolayısıyla şikâyetçinin herhangi bir zararının olmadığını, şikâyetçi vekili tarafından boşanma davası süresinde şikâyetçinin Mernis adresinin ikamet ettiği adres olarak gösterildiğini belirterek olaya ve Disiplin Hukukuna aykırı bir şekilde verilen mezkûr kararın kaldırılmasına karar verilmesini talep ettiği görülmektedir.
Avukatlık Yasası’nın 34. maddesi, “Avukatlar, yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen, doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdürler.”, 
Avukatlık Yasası’nın 134. maddesi, “Avukatlık onuruna, düzen ve gelenekleri ile meslek kurallarına uymayan eylem ve davranışlarda bulunanlarla, mesleki çalışmada görevlerini yapmayan veya görevinin gerektirdiği dürüstlüğe uygun şekilde davranmayanlar hakkında bu kanunda yazılı disiplin cezaları uygulanır.”
Türkiye Barolar Birliği Meslek Kurallarının 3. maddesi, “Avukat mesleki çalışmasını ve kamunun inancını ve mesleğe güvenini sağlayacak biçimde ve işine tam bir sadakatle yürütür.”,
Türkiye Barolar Birliği Meslek Kurallarının 4. maddesi, “Avukat, mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmak zorundadır.” hükümlerini amirdir.
İlamda adres yazılı olduğuna göre tebligatlar öncelikle bu adrese yapılmalı,  bu adrese tebligat yapılamıyorsa varsa MERNİS adresine tebligat yapılmalı bu suretle olası yanlışlıklara da fırsat verilmemelidir.
Şikâyetli Avukatın yukarıdaki ilkeler dikkate alındığında eylemi disiplin suçunu oluşturmaktadır.
Avukatlar özen ve doğruluk kurallarına göre hareket etmek, kamunun inancını ve mesleğe güvenini sağlayacak biçimde sadakatle davranmak mesleğin itibarını sarsacak her türlü davranıştan kaçınmak zorundadır.
Baro Disiplin Kurulu’nun, şikâyetli avukatın eyleminin disiplin suçu olduğuna ve Avukatlık Yasası’nın 34, 134 ve TBB Meslek Kuralları 3, 4. maddelerine aykırı bulunduğuna ilişkin hukuksal değerlendirme yerinde olmakla itirazın reddi ile kararın onanması gerekmiştir.

Sonuç olarak Şikâyetli avukat D.E. ’in itirazının reddi ile;
1-...  Barosu Disiplin Kurulu’nun “Uyarma Cezası Verilmesine” ilişkin 10.09.2015 gün ve 2014/43 Esas, 2015/127 Karar sayılı kararının ONANMASINA,
2-Kurulumuz kararının tebliğini izleyen günden itibaren 60 gün içinde ...  İdare Mahkemesi’nde dava yolu açık olmak üzere,

Oy birliği ile karar verildi.

Derleme @erolkaranet - 29.09.2022
Etiket

Yorum Gönder

0 Yorumlar
*Asılsız yorum yapmayınız. Mesajlar Yönetici tarafından denetleniyor.

Reklam


Reklam

İlginç Bilgiler

Reklam