erolkara.net






Orada burada, rengârenk boyanmış , birinci katı zeminden, ikinci katı birinci kattan taşmış küçük ahşap evler vardır; büyük evlere bağlı küçük evler, her tarafı camlı ve kafesli şahnişinler sokaklara hüzün ve esrar dolu, kendine mahsus bir hava verir. Bazı yerlerde yollar o kadar dar ki, karşıIıklı iki evin çıkma katlan neredeyse birbirine değer ve bu insan kafeslerinin gölgesinde, günün büyük bir kısmını oturdukları yerden gökyüzünü azıcık görerek geçiren Türk kadınlarının ayaklarının tam altından yürünür.”
1874’te yolu lstanbul’a düşen ünlü İtalyan yazarı Edmondo De Amicis, İstanbul sokaklarını Constantinopoli adlı kitabında böyle anlatır... Amicis’in anlattığı sokakların izini bugün sürmek isterseniz, Zeyrek ya da Süleymaniye’ye uzanmak zorundasınız.
Bir beton yığınına dönen İstanbul ’da elle sayılacak kadar az kalmıştır bu eşsiz mimari örnekleri...
Bugünün Süleymaniyesi... Sizi evlerden sızan rutubetin keskin kokusu karşılıyor. Bir zamanlar ulemanın oturduğu semtte oraya buraya çöpler atılmış. Evleri, konfeksiyon, plastik oyuncak, vatka atölyeleri mekân eylemiş. Makine sesleriyle arabesk müzik birbirine karışıyor. Mahzun Kırmızıgül olanca gür sesiyle haykırıyor: “Buz tutar yalnızlığım / Kimseye bir şey demem” Süleymaniye ’deki sıra evler, ahşap konaklar ve bunların oluşturduğu özgün sokaklar, hep korunmaya çalışılmış. Ne çok proje üretilmiş. Oktay Ekinci, bir yazısında şöyle diyor: “Süleymaniye böylesine hızlı bir yıpranma ve çökme süreci içindeyken aynı anda İstanbul'un üzerinde en çok tartışılan ve hatta en çok koruma projesi geliştirilen tarihsel semti özelliğini de taşıyor.”
Eski ahşap evlerin üzerinde güç okunan paslanmış tabelalar: “Bu bina, İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Belediyesi’nin Süleymaniye Koruma Projesi altına alınmıştır.” Tabelada koruma altına alındığı söyleniyor ya, evlerin görüntüleri hiç de korunmaya alındıklarını göstermiyor. Yine Ekinci’nin yazısından öğreniyoruz. İstanbul’daki üç mimarlık fakültesi yıllardır her eğitim döneminde Süleymaniye ve Zeyrek öncelikli çalışma alanlarını oluşturmuş.
1970’lerde UNESCO’nun desteği ile “İstanbul’un Tarihi Mirasının Korunması Kampanyası” başlatılmış.
Yıl 1977... Anıtlar Yüksek Kurulu, Süleymaniye’yi mahalle ölçeğinde SlT alanı ilan ederek yasal koruma altına almış.
Yıl 1979... İstanbul Belediyesi bünyesinde Kültür Bakanlığı ’nin işbirliği ve yine UNESCO desteği altoda “İstanbul Tarihi Alanlarını Koruma Projesi” için çalışmalar başlatılmış. Öncelik Süleymaniye, Zeyrek ve surlar. Ekinci’nin ifadesiyle, “Süleymaniye son 20 yıldır koruma adına hep yarım kalan umutların beşiği oldu. Sürdürülen onca kampanyalar, geliştirilen onca projeler, hep bir dilek olmanın ötesine geçemedi. Ne hükümet, ne belediyeler ne de UNESCO ve öteki kuruluşlar ‘koruyalım’, demenin ötesinde ellerini ceplerine atıp bu tarih hâzinesine fînans yaratacak ciddi bir girişimde bulundular.” 

Süleymaniye'nin yeni insanları...
Amicis, İstanbul sokaklarını gezerken görünmeyen binlerce göz tarafından izlenildiği duygusuna kapılır: “Yalnız olduğunuz halde kalabalığın içindeymişsiniz gibi gelir; görünmeden geçmek ister, adımlarınızı sıklaştırır, halinize tavrmıza bir çeki düzen verir, gözlerinizi yere indirirsiniz. Açılan bir kapı, kapanan bir pencerc ile büyük bir gürültü duymuşsunuz gibi birden sıçrarsınız. Bu sokakların hüzünlü olduğu sanılır; hiç de öyle değildir.”
Ama bugün hüzünlüdür Süleymaniye...
Nasıl hüzünlü olmasın ki. Bir kez insanları hüzünlüdür Süleymaniye’nin yeni yoksul insanları. Kopup gelmişlerdir Anadolu’dan. İstanbul’un bir zamanlar anlı şanlı semtinin, yeni sakinleri çoğunlukla Adıyaman, Niğde, Malatya, Diyarbakır, Urfalılar’dır....
Semtte oturanlar, bir ölçüde toplumsal değişime uğramakla birlikte,geldikleri yörelerin özelliklerini de Süleymaniye’ye taşımışlar. Giyimleri, konuşmaları, yaşama biçimleri, hatta düğünleri hâlâ geleneksel özellikler gösteriyor. 


Diyarbakırlı Bircan ile Hasan’ın düğünü bunlardan biri... Davul, zurnalı düğün cumartesi akşamüstü başlayıp, pazar öğleden sonraya kadar devam ediyor. Kadınların yazmaları ise hâlâ Diyarbakır renklerinden bir parça... Erkekler takım elbiseli. Bircan ve Hasan’ın takılan Türk Lirası’nın yanında Dolar ve Mark... Tarihi evlerin bir kısmı bekârlara, öğrencilere oda oda kiraya verilmiş. Pencerelerin çoğunda cam yok. Soğuğu, riizgârı engellemek için cam yerine kartonlar, tahtalar çakılmış. Pencerelerin arasından sızan görüntü de, hep aynı yoksul görüntü. Odanın içine çekilen ipe çamaşırlar gelişigüzel asılmış, duvarlarda çıplak kadın resimleri, arabeskçilerin fotoğraflarıyla yan yana... Yoksul dünyanın, genç odaları bunlar. Semtte yaşayanlar ise, yabancılara karşı tedirgin. Bir o kadar meraklılar. Bizden çekiniyorlar ama konuşmadan da edemiyorlar. 
Şerife, Niğde’den gelmiş. Hoca Gıyaseddin Çıkmaz’ında oturuyor. 8 yıldır Süleymaniye’de. Ev kendilerininmiş. Bunu söylerken gururlanıyor. Yüzünde tatlı bir tebessüm. Fazla konuşmak istemiyor. Besbelli yabancılara karşı tedirginlik bu. 
Yine Oktay Ekinci ’ye kulak verelim.
9 Şubat 1995 tarihli Cumhuriyet’te şöyle yazmış: “Hele 1980’lerden sonra, yani İstanbul ’un hemen tüm kentsel değerlerinin açık bir yağmaya uğradığı, kente göçün giderek yıkıcı bir işgale dönüştüğü şu talan döneminde, her açıdan sahipsiz kalan Süleymaniye Mahallesi, deyim yerindeyse tam bir çöküntü bölgesi haline geldi. Tarihe tanıklık eden tescilli eski eser binalar, çoğunluğunu işportacıların oluşturduğu küçük ticaret gruplarının mal ve eşya depolan olarak kullanılırken, şimdi daha da ileri gidilerek teker teker yıkılıp otopark ya da açık depolama alanına çevriliyorlar...”
Buna karşın Süleymaniye ’de hâlâ özelliğini koruyan sokaklar da var. Ayrancı Sokak bunlardan biri
Fidan Hanım, Maraş’tan gelin gelmiş Tülay ve Demet isminde iki kızı var. “Gelin oldum, üç gün sonra Istanbul’a geldik ve burada yerleştik. Elimin kınasıyla sılamdan, anamdan, babamdan ayrıldım. 7 yıldır burada yaşıyorum.” Fidan’ın gözleri doluyor “Elbette sıla özlemi her zaman yüreğimde. Maraş ’ ı ve sevdiklerimi özlüyorum. Alışkanlık mı bilmem ama yine de oturduğum yeri seviyorum. Burada komşuluk çok güzeldir. Birbirimizle çok iyi anlaşırız. Aramızda günler düzenler, birlikte eğleniriz. Yazın, gece yansına kadar kapının önünde otururuz. Apartmanda bunlan yaşayamazsınız. Başka semtlerde komşu komşuyu tanımazmış” diyor. 
Oturduğu semte güveniyor. “Burada kapınız kilitli olmasa bile emin olun kötü bir olay yaşamazsınız. Bugüne kadar şükürler olsun kötü bir olay başıma gelmedi.” Bunları söylerken belli ki semtin, yoksul ve kirli yüzünün bırakacağı izlenimi, silmek istiyor. Fidan, yabancılara karşı duydukları tedirginliği de farkında olmadan dile getiriyor: “Ben misafirperverimdir. Hepimiz insanız, niye birbirimize zarar verelim ki. Geçenlerde bir kız buraları geziyordu, bir ödev hazırlıyormuş, bana geldi 'Abla bir bardak su verir misin?’ dedi. Ben de içeri buyur ettim. Ne olacak sanki, yanında çantası yoktu, bir şey yoktu. Bana ne yapacaktı ki.”


Yabancıyla yabancı gibi...
Süleymaniye’de yabancı iseniz, hele yanınızda bir de çantanız varsa, kimse sizi evine davet etmiyor. Çünkü o zaman şüpheli birisiniz ve size yaklaşırken de temkinli davranıyorlar. Onlar için ‘yabancı ’siniz ve sizinle bir ‘yabancı’ olarak konuşuyorlar. Süreyya, Diyarbakır’dan gelmiş. Diyarbakırlılar diye onlara kimse ev vermemiş. “Zorla bir ev bulduk. Ev sahibimiz MalatyalI, bir tek o bize yakın davrandı. Nedense bize ev vermiyorlar. Sanki biz canavarız.” diye yakınıyor 


Esmer, uzun boylu, iri yapılı bir kadın. Üzerinde yeşil ve kırmızı ağırlıklı, güllü bir basma elbise. Onunla Namahrem Sokak’tâki evinin önünde konuşuyoruz. Evin içinden dışarıya ağır bir koku yayılıyor. Rutubet ve yemek kokusunun bileşimi bu. Süreyya, 43 yaşında, eşinin belli birişi yokmuş. Bugün Süleymaniye’de oturan herkes bir nedenle yurdundan koparak gurbete çıkmış. Süreyya da oğlu için Diyarbakır’dan ayrılmış: “ 19 yaşında bir oğlum var. Diyarbakır’da pisişlere karışmıştı. Onu çevreden bir türlü koparamamıştık. Tek çaremiz İstanbul’a gelmekti. Biz de çıktık geldik. Yoksa buralarda ne işimiz vardı. Diyarbakır’da durumumuz daha iyiydi. Şükürler olsun ki burada akıllandı.” 
Süreyya da tedirgin. “Size buyrun bize gidelim derdim ama inanın evde tamirat var. Yoksa ben misafiri severim. Hem evimiz hiç de güzel değil. Betonarme ev gibisi var mı? Ahşap ev pis oluyor. Rutubet, fareler, böcekler. Evin betonarme olsun, küçücük olsun” diyor.
Süreyya, oturduğu evin bir zamanların en gözde evlerinden, oturduğu semtin de zamanın seçkin semtlerinden olduğunu bilmiyor. Ona göre Süleymaniye, mecbur kalındığı için sığınılan rutubetli ahşap evlerden oluşan, yoksul bir semt. Süleymaniye’nin günümüzdeki durumunda Süreyya kendince haklı.
SİT İstanbul’u...
Yıllarca İstanbul ’ un tarihi yapısı konusunda kafa yoran Prof. Dr. Semavi Eyice, Süleymaniye’nin İstanbul’un silüetini belirleyen bir bölge olduğu için korunması gerektiğini düşünüyor: 


“Süleymaniye Camii, Galata tarafından bakıldığında bir tepenin üstünde ve İstanbul’a hakim bir durumda. Ve buna doğru Haliç’ten çıkan biryamaç var. Bu yamaca büyük blokların yapılması büyük hata olur. Burada önemli bir eser olmasa bile İstanbul ’ un dış görünümü bakımından birinci derecede korunması gerekli olan bir kıyı.”
Prof.Dr. Eyice’ye göre, İstanbul’u tarihi bir SÎT olarak yaşatmak için mümkün oldukça eski sokak karakterini yansıtmak gerekiyor: “Süleymaniye’nin bir sokak yapısı var. Pek para eden bölge olmadığından ve eski büyük yangınlarda buralar büyük zarar görmediği için Süleymaniye’de sokak dokusu aşağı yukarı aynı kalmıştır. Eğer eski ahşap binaları korumak istiyorsak o sokakları da olduğu gibi istimlak etmeli, iki, üç binayı restore etmekle o evleri kurtaramazsınız.”
Eyice anlatmasını sürdürüyor: “
Ayrıca oradaki atölyeleri de kaldırmak lazım. Çünkü çoğunlukla bu atölyelerde çalışan insanlar o evlerde yaşıyor. Binaların restore edilmesi kadar burada oturacak kişiler de önemli. Evlerin içinde evlerin sahipleri, yani İstanbul’un yerlisi oturmadığı sürece Anadolu’dan göç edip gelen kiracılar, bu evlerin kıymetini bilmeyecektir. Buraları yaşatacaklar içinde yaşayacak insanlardır. Binayı restore ettikten sonra tekrar aynı kişileri o evlere yerleştirirseniz, bir faydası olmayacaktır. Bu evleri böyle kurtaramazsınız. Eğer sahipleri bu evlerde oturmuş olsalardı, bu binalar da bugün yaşardı.”
Evimiz, vazgeçemeyiz...
Ayrancı Sokak’ta oturan Çiğdem Yükseler, giyimiyle, konuşmasıyla ötekilerden ayrı. Üstelik yabancılara karşı korkuyla yaklaşmıyor. Kendisiyle konuşmak istediğimizde evinin kapısını sonuna kadar açıyor, gülümseyerek ‘buyur’ ediyor. “Elbette herkesi eve almam. Ama güvenilir bir izlenim bırakırsa neden misafir etmeyeyim ki.”
22 yaşında. Doğma büyüme Süleymaniyeli. Geçmişle bugün arasında pek fark görmüyor Çiğdem:
“Ben bildim bileli buralar hep böyle. Ev kendimizin, burada doğdum büyüdüm. Buranın eski günlerini babam bilir. Anlattığına göre eskiden daha bakımlıymış. İstanbul ’un en ileri gelenleri, seçkin insanları buralarda otururlarmış. Ama şimdi gördüğünüz gibi köyünden göç eden buraya yerleşiyor.”
Bakımlı ve güzel bir kız Çiğdem. Her an gülümsüyor. Üniversite öğrencisi, İTÜ Jeoloji Mühendisliği’nde okuyor. Anne ve babasıyla yaşıyor. Evini çok sevdiğini söylüyor ve korunmamasından yakınıyor:
Üzerine, tabela asmakla bu evler korunamaz. Evimizi çok seviyoruz. Buradan gitmek istemiyoruz. Zaman zaman satma durumu oldu. Ama bu konuyu her açtığımızda hiçbirimiz evimizden vazgeçemedik. Hele babam, kesinlikle vazgeçemiyor. O hepimizden daha çok bağlı. Annem de çok seviyor ama bu ev annemi çok yoruyor. Temiz tutmak zor. Ahşap ev daha çabuk tozlanıyor.”
Yükselerler’ in evi cumbalı. Çiğdem hiçbir zaman oturduğu çevreyi arkadaşlarından gizlememiş. “Üstelik evime davet ettiğim arkadaşlarımın hepsi evimize hayran kaldı. Evimizi o kadar çok seviyorum ki, çevreyi pek umursamıyorum. Zaman zaman çevreden bıktığım oluyor. Ama eve girince her şeyi unutuyorum. Evlenip de buradan ayrılırsam gittiğim yeri yadırgayacağım. Kapıyı açıp doğrudan kendi evinize girmeniz çok farklı bir duygu. İnsan apartmanı böylesine sahiplenemez. Orayı tanımadığınız insanlarla paylaşmak zorundasınız. Fakat müstakil ev sadece size ait. İçinde istediğiniz gibi hareket edebiliyorsunuz. Evinizle aranızda çok güzel ve özel bir bağ kuruluyor.” diyor.
Mustafa Yükseler, Çiğdem’in babası... “Anılanındır, beni bu eve bu kadar bağlayan” diye başlıyor anlatmaya “ Ben apartmanda yaşayamam. Burada koşsan, bağırsan, çağırsan kimseye hesap vermek zorunda değilsin. Sonra müstakil evle bağın farklı oluyor. Apartman dairesini böyle sahiplenemiyorsunuz. Hele bir de ömrünü geçirmiş, acı, tatlı günlerin burada geçmişse o zaman evinize daha çok bağlanıyorsunuz. Ben bu evden aynlamam.” Ahşap evde yaşamanın zorluklarına da değinmeden edemiyor: “Ahşap evin zahmeti çoktur. Eve iyi bakmak zorundasınız. Ahşap ev bakım ister, eğer bakmazsan yıkılır. Maddi açıdan durumun iyi değilse ahşap evi ayakta tutmak zordur. Biz eve manevi açıdan da bağlı olduğumuz için ayakta tutmaya çalışıyoruz. Daha ne kadar tutarız onu da bilmiyoruz.” Eskiye özlemini dile getirmeden de edemiyor Mustafa Yükseler: “Eskiden burada oturanlardan kimse kalmadı . Herkes evini bıraktı gitti. Kimileri evin bakımıyla uğraşamadıkları için, kimileri de çevre değiştiği için. Tanıdık yüz kalmadı. Ayrıca Süleymaniye, çok kalabalıklaştı ve gürültü arttı. Eskiden sadece yandaki konağın sahiplerinin arabası vardı şimdi ise ana caddeyi geçti buralar. Arabaları park edecek yer bulamayınca da ahşap evleri yakıp yıkıp otopark yapıyorlar. İnsan yok olan tarihi eserlere acıyor.”
Prof. Eyice haklı: Bu evlerin sahipleri evlerin kıymetini daha iyi biliyorlar ve sevip sahip çıkıyorlar. Yedi tepe üzerine kurulu İstanbul’un üçüncü büyük tepesindeki eski ulema semtinin geleceği ne olacak? Süleymaniye, Anadolu Ajansı’nın 10 Kasım 1997 tarihli haberine göre yeniden ele alınıyor: “Turizm Bakanlığı Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Y üksek Kurulu 'nun kararıyla SİT alanı olarak tescil edilen Süleymaniye’deki tarihi eserlerin onarımma yakında başlanacak.

YAZI VE FOTOĞRAFLAR: AYSEL BOZAN- Cumhuriyet Dergi - Aralık 1997


Yorumunuzu yazın

Daha yeni Daha eski