erolkara







İstanbul'un ilk şehitleri


Feth-i İstanbul’un kutlu kumandanı Sultan Fatih ve onun güzel askerleri. Hazreti Peygamber’in hadisindeki muştuya mazhar olabilmek için tarih boyunca birçok ordu İstanbul’u kuşatmışsa da nasibi olan Fatih Sultan Mehmed ve onun kutlu askerleri olmuştur. Bu kutlu askerler Nefs-i İstanbul’da (surlarla çevrilmiş asıl İstanbul’da) bulunmakta ve her gün yanlarından geçen İstanbulluları âdeta selamlayarak kendilerine mesaj vermektedirler. “Ni’mel ceyş (güzel asker)” olarak isimlendirilen askerlerden 18 sekban Saraçhane’de Şehzade Cami karşısında İstanbul’un en uzun isme sahip camisinin önündeki hazirede ebedi istirahatgâhlarında yeniden diriliş gününü bekliyorlar.
Câminin arkasında, genişçe sayılabilecek bir bahçe bulunur. Burası fetihten sonra oluşturan ilk şehidliklerden biri olarak kabûl edilir. İsmi Onsekiz Sekbanlar Şehidliği’dir. İstanbul’un fethinde bulunup bu sırada şehid düşen on sekiz güzel asker burada yatmaktadır. Bilindiği üzere Ni’me’l-ceyş’in (Güzel Asker) pek çoğu İstanbul muhâsarası esnâsında şehit düşmüştür. Özellikle Yedikule’den Ayvansaray’a kadar uzanan târihî sur boyu şehid mezarlarıyla doludur. Pek çoğunun yeri dahi belli değildir. Şehre girildikten sonra da yer yer çatışmalar olmuş, bu çatışmalarda şehid düşenler bulundukları yerlere defnolunmuşlardır. Doğan Pur’un konu ile ilgili bir yazısında verdiği bilgilere göre: “Zeytinburnu-Kazlıçeşme’de Yedi Emirler, Fatih-Kocamustafapaşa’da Yedi Emirler, Fatih-Malta’da Yedi Emirler (Yedi Buhâralılar), Şehzâdebaşı’nda Onsekiz Sekbanlar ilk şehidliklerdir.” Şehidlik olarak bilinen yerlerin dışında müstakil Ni’me’l-Ceyş mezarları da vardır. Bunların bazıları bulunduğu semte adını vermiştir. Cibali (Cebe Ali) ve Kuzguncuk (Kuzgun Baba) bunlara örnek gösterilebilir.

İstanbul fethinde bulunan gâziler de vefât ettiğinde Ni’me’l-Ceyş olarak anılmış ve defnedilmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet’in hocası Abdülkadir Efendi, Sütcübaşı, ekmekçibaşı, sakası, nalıncıbaşı, nalbandbaşı, koğacıbaşı ve kavasbaşı bu cümleden sayılabilir. Maalesef Ni’me’l-ceyş’ten pek çok ismin mezarı zamanla kaybolmuş, günümüze ulaşamamıştır. Şehir iç kısımlarındaki şehidliklerin dışında, Rumelihisarı Şehitlik Kabristanı ve Karacaahmet Kabristanı olmak üzere daha pek çok kabristanda fetih döneminden şehidlerimiz bulunur. Ancak bu ayrı bir araştırma ve inceleme konusudur. Biz şimdilik bu kadar bilgi ile iktifâ ediyoruz.


İstanbul’da Ni’me’l-Ceyş denildiğinde ilk akla gelen Vezneciler’de bulunan Onsekiz Sekbanlar şehitliğidir. Elbette bunda mekânın şehrin merkezinde, gözler önünde olmasının önemli rolü vardır. Şehitliğin kapısından içeriye giriyoruz. Hemen sağ tarafta bir kitâbe yer alır. Osmanlı ordusunda, yeniçeri ocağına bağlı, sekban bölüğünden olan ve burada medfun olan ancak isimleri bilinmeyen askerlerin hepsi adına oluşturulan anonim bir kitâbedir bu. Târihi belirsiz kitâbede: “Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleriyle ma’an teşrif buyurup bu mahalde şehîden vefât eden on sekiz sekban aleyhir-rahmeti ve’l ğufran hazretleri’nin rûhu pür-fütuhlarına el-Fâtiha.” yazmaktadır.


 Kabristan içerisinde, kimliği bilinen tek mezar Sekbanlar Kethüdası Hızır oğlu Hamza’ya âittir. Lahit tarzında düzenlenen mezarın üzerinde burma sarıklı bir şâhide bulunur. Üzerinde şu ifâdeler yer alır: “Hûve’l Hallaku’l Bâkî Kethüda-yi Şüheda-i Sekban Hamza bin Hızır Hazretlerinin rûhuna Fâtiha sene: 857/1453”. Ancak bu mezarın da sonradan oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Fetih dönemlerinde henüz başlıklı mezar taşlarına rastlayamıyoruz. Bu, yazım tekniği ve ifâde biçimi için de geçerlidir. İzlemlerimizin bu yönde olduğunu belirtmekte fayda görüyoruz. Hazirede medfun diğer şehidlerin kabirleri üzerinde küfeki taşından yapılmış mütevâzı birer şâhide bulunuyor.


Hazirede sonradan oluşturulan veya yeniden ihyâ edilen bir kabir daha bulunuyor. Bukağılı Dede’ye âittir. Yakın zamanda yenilenmiş şâhidesinde şu ifâde yer alır: “Bukağılı Dede Şeyh Muhammed Bağdadî 1179/1765”. Bir rivayete göre, Bu zatın İstanbul’da yattığı bilinen Hz. İsa’nın havarisi Aziz Andreas olduğu kabul ediliyor.

 Bunların dışında hazirede iki lahit türü mezar daha vardır. Ancak kimliklerine dâir bir emâre bulunmamaktadır. Hazirede bu isimsiz lahit mezarlarla birlikte toplam 21 mezar bulunuyor. Onsekiz Sekbanlar Şehitliği yakın zamanda ihyâ edildi. Ortam gâyet ferah görünüyor. Mekân, âdetâ cennet bahçelerinden bir bahçe gibidir. Azîz şehidlerimizin rûhâniyeti mekâna sirâyet etmiş olmalı…
Bedeli ödenmeyen hiçbir şeyin kıymeti de olmaz. Geldiği gibi gider ve nasıl gittiğini de anlayamazsınız. Mezarlar, mezar taşları vatanın tapu senetleri, şehitlerin kanı ise bu tapuya vurulan mühürdür. Hâl böyleyken insanlar zamanla içerisinde bulundukları nîmetin, devletin kadrini kıymetini unutup rehâvete düşebiliyor. Tâ ki başlarına bir musibet gelip çatana kadar! Bu sebeple târih muhasebesi yapmak ve geçmişten ibret almak için mezarlıkları şehitlikleri ihmâl etmemeli, sık sık ziyâret etmeliyiz.


Kethüda Sekban Hamza bin Hızır
Şehidlikte medfun onsekiz sekbandan sadece Hamza bin Hızır’ın ismi biliniyor. Şehid Sekban Hamza’nın dışındaki onyedi şehidin isimleri bilinmemektedir.Sekban Hamza bin Hızır’ın kabir taşında şu ibareler yazılıdır: Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî/ Kethüdâ-yı/ Şühedâ-i Sekbanen/ Hamzâ bin Hızır/ Hazretlerinin rûhuna Fâtiha/857  (1453)


Zaman hızla geçiyor, dünyâ değişiyor ancak kural değişmiyordu. 563 yıl sonra târih Vezneciler’de yine tekerrür ediyor, yine bedel ödememiz gerekiyordu. Lâkin bu bedel diğerlerine hiç benzemiyordu. Ortada ne savaş ne düşman ne de cephe vardı. Ruhlarını ipotek altına aldırmış, mankurtlaştırılmış bir güruh, ekmeğini yediği, suyunu içtiği topraklara ihânete kalkışıyordu. Evet, bu ihânet çetesi ne olup bittiğinin farkında bile olmayan, işinden evine dönmeye çalışan şehir halkına, Vezneciler meydanında ateş yağdırıyordu. Tank, top ve makineli tüfeklerle, hem de genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden. Şüphesiz bu ağır ve çetin bir imtihandı. Evet, karşımızda Bizans yoktu. Benliğini, kimliğini bizanslaştırıp habis bir ur gibi içimize sızan nasipsizler vardı. Çok şükür milletimiz irfânıyla, basîretiyle bu bâdireyi de atlattı. Yüzlerce şehit ve binlerce gâzinin al kanıyla. Onsekiz Sekbanlar Şehitliği’ni ziyâret ederken bir yandan da bunları düşünüyorum.


Şehidlerimizi, gâzilerimizi belirli günlerde gecelerde değil, her zaman ve zeminde hatırda tutmalıyız. Geçmişten ibret alıp geleceğe güvenle bakabilmek için.. Rabbim Onsekiz Sekbanlar ve 15 Temmuz Şehitleri’nin şahsında cümle geçmişlerimize rahmet eylesin inşâallah. Onlara bir Fâtiha’yı çok görmeyelim!..



Sekbanlar nereden gelmiş?
Ni’me’l-ceyş’in bir kısmı İstanbul muhâsarası esnasında, çoğu da şehre girerken karşılaştıkları direniş sırasında şehid düşmüşlerdir. Şehre girildikten sonra çatışmalar gruplar halinde sokak içlerinde de devam etmiştir. Bu çatışmalarda şehid olanlar bulundukları yerlere defnolunmuşlardır. Zeytinburnu-Kazlıçeşme’de Yedi Emirler, Fatih-Kocamustafapaşa’da Yedi Emirler, Fatih-Malta’da Yedi Emirler (Yedi Buhâralılar), Şehzâdebaşı’nda Onsekiz Sekbanlar  ilk şehidliklerdir.
Midhat Sertoğlu “Sekban” kelimesini şöyle tarif etmektedir: “Kelimenin aslı Türkçe ve “seymen-seğmen” sözünden bozma olup manası düşman saflarını yırtıp parçalayandır. Bunlar, daha Birinci Murad zamanında padişahın av maiyeti olarak bir teşkilat halinde mevcut idiler. 1451 yılına kadara bu mevcudiyetlerini müstakil bir halde muhafaza ettiler. Bu tarihte, Karamanoğlu İbrahim Beğ üzerine açtığı seferden dönen Fatih, ilk seferi olması dolayısiyle yeniçerilerin kendisinden bahşiş istemelerine kızarak yayabaşılarını dövdürüp ağalarını azletmiş ve yeniçerilerin itaatsizlik temayülünü izale için kendisine daha yakın olan altı yedi bin sekbanı yeniçerilerin arasına katmış, yalnız beş yüz kişiyi av hizmeti için alıkoymuştu....”
Ruhlarına Fatiha



Yorumunuzu yazın

Daha yeni Daha eski