@erolkaranet'te Aradığınız Kelime veya Konuyu Buraya yazınız!

Banner

Vefa Semtinin Dünü Bugünü Yarını Masaya Yatırıldı




İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden olan tarihi Vefa semtinin “Dünü, bugünü ve yarını” ulusal bir sempozyum ile tartışıldı.
Eminönü Belediyesi ile Bilim ve Sanat Vakfı tarafından birlikte düzenlenen sempozyum, 3-5 Kasım 2006 tarihleri arasında Vefa’da bulunan Bilim ve Sanat Vakfı Merkezi’nde gerçekleştirildi.
Sempozyuma yurt içinden 72 akademisyen ve araştırmacı katıldı.
Vefa semti, Sur içi İstanbul’unun en eski yerleşim ve ticaretmerkezlerinden biri olarak biliniyor. İstanbul Üniversitesi’nin bazı fakülte ve enstitüleri ile Vefa Lisesi’nin de bulunduğu semt, öğrenci yurtları ve diğer yapılarla aynı zamanda bir eğitim semti niteliği de taşıyor.
Vefa bozasının, Vefaspor’un , Vefa Lisesi’nin, Vefa’daki ayazmaların, sebillerin konuşulduğu sempozyumda semte adını veren Şeyh Vefa Hazretleri’nin de gerek edebi gerekse dini kişiliği de değerlendirildi.

SEMPOZYUM NOTLARI
Vefa Semti Sempozyumu Başladı.
Belgesel gösteriminden sonra Açılış oturumu ile sempozyum başladı.
Bilim ve Sanat Vakfı’nın Eminönü Belediyesi’nin katkılarıyla düzenlediği ulusal sempozyum “Vefa Semti: Dünü, Bugünü, Yarını”, 3-5 Kasım 2006 tarihleri arasında Vakfın Vefa’daki merkezinde yapıldı.
Hava muhalefetine ve Avrasya Maratonu’na rağmen 600’e yakın kayıtlı dinleyicinin takip ettiği sempozyumun 16 oturumunda sunulan 50’yi aşkın tebliğle Vefa semti her yönüyle ele alındı.

Bilim ve Sanat Vakfı Başkanı Mustafa Özel ve Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er tarafından yapılan açılış konuşmalarının ardından, yapımcılığını Bilim ve Sanat Vakfı’nın, yönetmenliğini ise Murat Işık’ın yaptığı Vefa belgeseli gösterildi.

Başkanlığını Oktay Aslanapa’nın yaptığı Tarihsel Süreçte Vefa Semti başlıklı açılış oturumunda tarihçi, sanat tarihçisi ve mimar üç değerli ilim adamının sunduğu tebliğlerle sempozyumun birinci günü sona ererken, gelen misafirlere semtin ismiyle adeta özdeşleşen boza ikram edildi.

Vefa’ya vefayı biz gösteriyoruz



İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden olan tarihi Vefa semtinin “Dünü, bugünü ve yarını” ulusal bir sempozyum ile tartışılıyor.
Eminönü Belediyesi ile Bilim ve Sanat Vakfı tarafından birlikte düzenlenen sempozyum, 3-5 Kasım tarihleri arasında Vefa’da bulunan Bilim ve Sanat Vakfı Merkezi’nde gerçekleştiriliyor.
Sempozyuma yurt içinden 72 akademisyen ve araştırmacı katılıyor. “Bir semti yeniden tanımayı ve tanıtmayı” hedefleyen Ulusal Vefa Sempozyumu ile Bizans’tan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’ten günümüze uzanan süreçte İstanbul’un önemli kültür ve yaşam merkezi olarak tarihi bir öneme sahip semte dair dokümantasyonun da gerçekleştirilmesi hedefleniyor.
Vefa ihmal edilmiş Gazetemizi ziyaret ederek Genel Yayın Müdürümüz Fuat Bol’a “Vefa sempozyumu”yla ilgili bilgi veren Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er, Vefa’nın bu güne kadar çok ihmal edildiğini kaydetti. Başkan Er, bölgede şu anda ciddi bir çalışma yaptıklarını belirterek, “Neredeyse hiçbir şey yapılmamış. Geldiğimiz günden beri çalışıyoruz. Çıkmasına da yardımcı olduğumuz 5366 sayılı yasa ile birlikte eskiyen tarihi varlıkların yeniden yapılması, canlandırılması, onarılmasıyla igili bir takım çalışmaların da önü açılmış oldu. Biz de bu yasa kapsamında Süleymaniye bölgesini de içine alan 8 mahalleden oluşan bölgeyi yenileme bölgesi ilan ettik. Bölgede mülkiyetle ilgili çalışmalar yaptık. Büyük bir performans gösteriyoruz” diye konuştu.
Vefa semtinin sadece tarihi ve kültürel yapısını değil aynı zamanda yarınını da planlamayı hedeflediklerini belirten Başkan Er, “Bilim ve Sanat Vakfı’yla birlikte düzenlediğimiz bu sempozyum ile öncelikle Vefa’ya vefa göstermek gerektiğini ortaya koymaya çalışıyoruz. Geleneğimizde yer alan pek çok değer Vefa’da şekil almıştır. Vefa bozasını da, Vefaspor’u da, Vefa Lisesi’ni de, Vefa’daki ayazmaları da, sebilleri de konuşacağız” dedi.Semte adını veren Şeyh Vefa Hazretleri’nin de gerek edebi gerekse dini kişiliğinin de değerlendirileceği sempozyumun açılış oturumuna ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr. Semavi Eyice, Doç. Dr. Turgut Cansever konuşmacı olarak katıldı.
Vefa tarihin kültür yuvasıEminönü Belediyesi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin birlikte yürüttüğü Süleymaniye Projesi çerçevesinde yer alan Vefa semti, Sur içi İstanbul’unun en eski yerleşim ve ticaret merkezlerinden biri olarak biliniyor. İstanbul Üniversitesi’nin bazı fakülte ve enstitüleri ile Vefa Lisesi’nin de bulunduğu semt, öğrenci yurtları ve diğer yapılarla aynı zamanda bir eğitim semti niteliği de taşıyor. Ulusal Vefa Sempozyumu’nda, Eminönü ve Büyükşehir Belediyeleri tarafından yenileme alanı ilan edilen Vefa semtinin gelecekte nasıl bir hal alacağı da masaya yatırılıyor.
72 akademisyen ve araştırmacı katılıyor
Sempozyumda 72 akademisyen, yazar ve araştırmacının tebliğ sunacağı bilgisini veren Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er, “Tarihi Yarımadanın kalbi Eminönü’nde başlattığımız yenilenme hareketinin başarılı bir şekilde sonuçlanması için bilimsel çalışmalara büyük önem veriyoruz. Vefa’da faaliyet gösteren Bilim ve Sanat Vakfı’yla belediyemiz birlikte çalışarak bir semt için bugüne kadar gerçekleştirilmiş en önemli bilimsel çalışmalardan birini ortaya koyacağız” dedi.
TÜRKİYE * Gültekin Kaya - Ali Yedek - 05 Kasım 2006 Pazar

SEMPOZYUM NOTLARI
Vefa Semti Sempozyumu: Cuma - Bir beldenin kaderinin konuşmak
Sempozyumun birinci gününde yapılan konuşmalarda öne çıkan hususları sizlerle paylaşalım:
Sempozyumda bir beldenin kaderinin konuşulacağını belirterek sözlerine başlayan Vakıf Başkanı Dr. Mustafa Özel, açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bu beldenin kaderini konuşmak, bir anlamda bu şehrin kaderini konuşmak; bu şehrin kaderini konuşmak, bu ülkenin kaderini konuşmak; bu ülkenin kaderini konuşmak ise, bu insanlığın kaderini konuşmak demektir. Bu sempozyumda insan eliyle hazırlanan, kurulan ve yeşertilen yerlerin yine insan eliyle nasıl yıkıldığına şahit olunacaktır…
Şüphesiz her insanın doğup büyüdüğü yere vefa göstermesi esastır. Hele bu yerin ismi Vefa olunca işin rengi daha bir değişiyor.”
Turgut Cansever’in “Bilgiye dayanmayan bir eylem meşru değildir” sözünü hatırlatan ve bu eylemlerin verimli de olamayacağını vurgulayan Özel, Vefa Sempozyumu’nun bu tür projeleri hazırlamada bilgi dayanağı teşkil etmesi adına bir adım oluşturması temennisinin ardından Vefa üzerine yazdığı bir şiirle sözlerine son verdi.
Belediye Başkanı Nevzat Er ise, bir önceki sene gerçekleştirdikleri Eminönü Sempozyumu’nun ardından, Vefa üzerine tertiplenen böyle bir organizasyonu oldukça anlamlı bulduğunu belirterek ve önümüzdeki yıl Süleymaniye üzerine uluslararası bir sempozyum düzenleneceği müjdesini vererek başladığı konuşmasında, Vefa’nın bir sanat ve maneviyat merkezi olması bakımında İstanbul’un merkezi olduğunu vurguladı.
“Evleri, konakları ve bizatihi Ebu’l-Vefa Hazretleri, bu beldenin bir merkez olduğunu gösteren delillerdir. Ancak bu beldenin sanat ve maneviyat özelliklerini bugüne aktararak güncellemek gerekmektedir.” sözleriyle konuşmasını sürdüren Er, geçmişle muhasebenin iyi yapılabildiği takdirde geleceğe daha iyi yatırım yapılacağını belitti ve sempozyumu tertip eden Bilim ve Sanat Vakfı’nı kutlayarak konuşmasına son verdi.

Sempozyumun açılış oturumunun ilk konuşmacısı ise, video kaydıyla aramıza katılan Prof. Halil İnalcık idi.

Vefaiye’nin Osmanlı Tarihindeki Önemi başlıklı konuşmasında İnalcık, Aşıkpaşazade’nin kitabında “Baba İlyas müridiyim Şeyh Ebu’l-Vefa tarikatındanım” diyerek kendisini tanıtmasına atıfta bulunarak, Babaîyye-Vefâiyye tarikatlarına geniş yer ayırdı: “Moğolların saldırısı üzerine kaçan Babayîler, Anadolu’nun her tarafına yayılmış ve burada Vefaîlerle kaynaşmışlardır.
Babayî-Vefaî Şeyhlerinden olan meşhur Şeyh Edebali, döneminin aynı zamanda bir fıkıh âlimi olarak Osmanlı beylerine birliğin sağlanması hususunda danışmanlık yapmıştır...
Kendisi de bir Babayî-Vefaî dervişi olan Aşıkpaşazade, kendisini Fahru’l-Meşâyih Ahmet bin Aşık Paşa olarak isimlendirir ve neseb olarak El-Evladu’r-Resûl…Ebu’l-Vefâ el-Bağdâdî’ye dayandırır. Ancak bu durum bir tartışma konusudur. Fatih devrinde Ebu’l-Vefâ’ya büyük hürmet gösterildiğinden ve bugünün Cibali’sinde bulunan bir zaviyenin kendisine bağışlandığından bahseder.
İkinci Beyazıt da babası Fatih Sultan Mehmet gibi Ebu’l-Vefâ’ya değer vermiştir. Nitekim kendisi Seyyid Velayet’in tabutunu açarak yüzünü görmek istemiştir. Vefâîlere gösterilen bu bağlılık 15. ve 16. yüzyıl boyunca devam edecek ve Osmanlı’nın yaptığı harplerde, peygamber sancağı yanında Vefâiyye tarikatının sancağı da yer alacaktır.”
Açılış oturumunun ikinci konuşmacısı Prof. Semavi Eyice, tarihî suriçi İstanbul’unda bulunan Vefa semtinin uzun bir müddet devlet ricalinin, sanat adamlarının ve şairlerin bulunduğu önemli bir merkez vazifesi gördüğünü belirttiği Bizans’tan Osmanlı’ya Vefa başlıklı tebliğinde şunları vurguladı:
“Esasen Bizans döneminde çukur arazinin yanında bulunan Vefa semtinin karakteri hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Burada daha sonra camiye çevrilen (Kilise Camii ya da Mollar Gürani Camii) bir kilisenin var olduğunu biliyoruz. Yine burada Romalılardan kalma Bozdoğan Kemeri var ve bu kemer üzerinde II. Mustafa’dan kalan bir kitabe de bulunuyor.
Ancak esas Roma kalıntılarının 8-10 metre derinlikte olduğu tahmin ediliyor ve bu derinliğe inen bir arkeolojik kazı çalışması henüz yapılmadı. Bizans döneminde bu mekânın, limana da yakın olması dolayısıyla alışveriş merkezi olduğu düşünülse de, bugüne kadar böyle bir alana rastlanamadı… Vefa, özellikle Osmanlılar zamanında önem kazanmıştır. Fatih Sultan Mehmet fethin hemen ardından buraya Ebu’l-Vefa Hazretleri için bir külliye yaptırmıştır. Bu külliyenin Fatih’in bizatihi kendi vakfiyesi olması başlı başına dikkati cezbeden bir durum ve Ebu’l-Vefa’ya gösterilen büyük değeri ortaya koyuyor.
Ebu’l-Vefa Camii hakkında kayda değer bilgimiz çok az. Nitekim 1776 yılında cami tamamıyla yıkılmış ve yerine dönemin moda üslubu olan barok üslubuyla yeniden inşa edilmiştir. Külliyede bulunan zaviye odaları da deprem sırasında önemli ölçüde zarar görmüştür. Cami en nihayetinde 1994 yılında yoğun uğraşlar sonucu yeniden inşa edilmiştir…
Vefa’da bulunan üç önemli sebil bu bölgedeki canlılığın bir göstergesidir. Yine burada şu anda mevcut olmayan sıbyan mektepleri, Yahya Çizel Camii, Revai Çelebi Camii ve Peyzan Yusuf Paşa Türbesi bulunmaktaydı. Vefa konaklarıyla da meşhur bir yerdi. Bunlardan Kayserili Ahmet Paşa ve Nuri Bey konakları bugün istimlâk edilerek kurtarılmıştır. Vefa’nın önemli bir özelliği de İstanbul’un en zengin ve en kalabalık hazirelerine sahip olmasıdır. Özellikle Molla Gürani Camii’nin alt tarafı tarihi kişilerin mezarlarına ev sahipliği yapmaktadır.”
Oturumun son konuşmacısı Doç. Turgut Cansever ise, Cumhuriyet devrinde Vefa’yı ele aldığı konuşmasına, Fatih Camii ve bundan sadece elli yıl sonra inşa edilen Beyazıt Camii arasındaki mimari farklılığa vurgu yaparak başladı.
Bir mimar olarak bu kadar kısa bir süre içerisinde böyle büyük bir değişimin nasıl gerçekleşebildiğinin cevabını Vefa Camii ve külliyesinde bulduğunu ifade eden Cansever: “Vefa külliyesi Fatih devrinin aksine bir bütün olarak değil, parça parça vücuda getirilmiş; önce ev, sonra camii, ardından külliyeler yapılarak bunlar birbirine eklemlenmiştir. Beyazıt Camii’nde de benzer şekilde bir yekvücutluk söz konusu değildir.”
Cansever yaptığı mimari tahlillerle, Osmanlı medeniyet anlayışını karşılaştırmak ve birbirine bağlamak suretiyle, bu dönemde Ebu’l-Vefa örneğinde medeniyetin tohumlarının atıldığını ortaya koydu.

Bizans Dönemi’nde Vefa Semti 
Vefa Semti Sempozyumu: Cumartesi Sempozyumun ikinci gününde yapılan sekiz oturumda sunulan tebliğlerin yanı sıra Vefa’da ikamet eden katılımcıların katkılarıyla düzenlediğimiz “Hafızalarda Vefa” panelinde anlatılanları sizinle paylaşalım:
“Bizans Dönemi’nde Vefa Semti” oturumunda üç tebliğ sunuldu:
Arkeolog-Araştırmacı Murat Sav Bizans’ın Tarihi Topografyasında Vefa başlıklı tebliğinde şunları söyledi: “İstanbul’da ilk yerleşmeler pre-historik döneme kadar gitmektedir.
MÖ. 7. yüzyılda Sarayburnu sırtlarında küçük yerleşmeler halinde kurulmuş olan şehir, Sarayburnu’ndan Bayezid ve Çemberlitaş’a kadar olan bölgeden ibaretti.
Nüfusun artmasıyla şehrin giderek genişlemesi üzerine, İmparator Büyük Constantinos döneminde şehri çevreleyen surlara ilave olarak yeni surlar yapılmış, Vefa semtinin de bu dönemden sonra önem kazanmıştır. Bizans döneminde önemli kişiler için yapılmış olan yapılar Vefa’ya yakın yerlerde bulunmaktaydı.
Philadelphia Meydanı’nın Vefa-Saraçhane civarında olabileceği tahmin edilmektedir. Theodoros Manastırı da Vefa çevresindedir. Bu bilgilerden hareketle, Vefa semtinin 6-7. yüzyıllarda önemli bir yerleşim merkezi olduğu kabul edilebilir.”
Sav tebliğinin sonunda, Roma döneminde semti gösteren harita ve gravürler ile Vefa çevresinde yapılan kazılarda ortaya çıkan bu döneme ait yapı ve lahitleri gösterdi.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nden Yrd. Doç. Haluk Çetinkaya, İstanbul’un fethinin ardından camiye çevrilen kiliselerden biri olan Vefa Kilise Camii (Bizans Dönemi)’ne ilişkin şunları söyledi:
“Bu yapının en az iki yapım aşaması olduğu tahmin ediliyor. Yapının ne tür değişiklikler geçirdiği ile ilgili farklı görüşler mevcut. Kuzey-güney taraflarından genişlemeye müsait bir özelliği olan yapı, 9-10. yüzyıllara ait Bizans eserlerinin özelliklerini taşıyor. Bahçesinde Bizans hizmetine girmiş bir Alman kralına ait (6. yüzyıl) bir mezar taşı bulunuyor. Duvara gömülü üç çanak ise, Osmanlı döneminde, tahminen 16. yüzyılda eklenmiş olup başka bir benzeri de bulunmamaktadır.”
Semavi Eyice’nin yapının ilk olarak 10-11. yüzyılda yapıldığı, daha sonra ise 14. yüzyılda yapıya bazı ilavelerde bulunulduğu yönündeki değerli katkısıyla Çetinkaya’nın tebliği sona erdi.
İTÜ Mimarlık’ta doktora adayı olan Ozan Öztepe Molla Gürani (Vefa Kilise) Camii’nin Tarihi,
Günümüzdeki Durumu ve Koruma Sorunları başlıklı tebliğinde şunları vurguladı: “Merkeze yakın olan semtte soylular oturmaktaydı. Fetihten sonra, semtin en önemli yapılarından biri olan kilise 1471 yılında camiye çevrilmiş ve kapı yönü kıble istikametinde değiştirilmiştir.
Yapıya eklenen minare, Türklerin Orta Asya’dan beri kullandıkları bazı mimari izler taşımaktadır. Cumhuriyet döneminde yapılan restorasyon çalışmalarıyla, Roma ve Bizans dönemine ait izler gün yüzüne çıkarılmıştır. Deprem ve yangınlar, semtin tarihî dokusunu yok edecek derecede büyük tahribatlara yol açmıştır.
Ayrıca eğitim yetersizliği, ekonomik imkansızlıklar, izinsiz yapılaşma ve yanlış inançların sebep olduğu duyarsızlık; hatalı restorasyon ve onarım çalışmaları sonucunda meydana gelen tahribatlar ve son olarak da aldığı iç ve dış göçler neticesinde semt günden güne tarihî dokusunu kaybetmiştir. Semtin tarihî dokusunun korunması ve canlandırılması için semt sakinlerinin bu yönde bilinçlendirilmesi ve sivil toplum örgütlerinin çabalarını artırmaları gerekmektedir.”

“Vefa Semtini Okumak” oturumunda dört tebliğ sunuldu:
Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nden doktora adayı Bekir Cantemir, Haritalar Üzerinden Bir Semti Okumak başlıklı tebliğinde Vefa’yı haritalar üzerinden okudu:
“Ortaçağ haritalarının daha çok tasvire yönelik olması sebebiyle İstanbul haritaları yakın zamana kadar şehrin topografik yapısı hakkında bilgi vermekten uzaktı. 1776 ve 1836 yıllarında Fransızlar tarafından çizilen ölçekli iki harita şehrin yapı adalarını gösterir mahiyette değildir.
1904-1905 yıllarında bir sigorta şirketi tarafından yaptırılan haritada ise Vefa’ya yer verilmemektedir. 1909 yılında Almanlar tarafından çizilen ve sokaklar ile yapı adalarını da gösteren haritada semtteki binaların genellikle 2-3 katlı oldukları, birkaç konağın bulunduğu ve Sirke ile Mensucat fabrikalarının yer aldığı görülmektedir.”
T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri’nden Osmanlı Arşivi Daire Başkanı Dr. Önder Bayır, Osmanlı Arşivlerinde Vefa başlıklı tebliğinde, Osmanlı arşivlerinde bulunan Vefa hanı, karakolhanesi, mektebi, ahırı, ambarı, vakıfları ile Vefa’da iskan ile ilgili vesikaları slaytlarla gösterdi.
Semtin Osmanlı dönemindeki sosyal, kültürel ve iktisadi hayatı ile ilgili çok değerli bilgilerin yer aldığı arşiv vesikalarından Bayır’ın aktardığı bazı ilginç hususlar şunlardı:
Vefa hanını pabuççu esnafı kullanıyor ve burada başka bir yerde imal edilmeyen kırmızı ve siyah pabuçlar imal ediliyordu.
Semtin en büyük korkusu olan yangınlarda zarar gören ve pek çoğu memur semt sakinlerine verilen paranın istirdad edilmemesi ve iki maaş ikramiye verilmesi gibi kararlar da arşiv belgelerinde yer alıyor.
İSAM’da görev yapan Dr. Vildan Serdaroğlu Şuaranın ‘Vefa’sı: rsan Şairinin Kamusal Alanı başlıklı tebliğinde şunları söyledi: “Tarih boyunca önemli bir sosyal çevre olan semt, Osmanlı döneminde de ulema ve ileri gelen şahsiyetlerin çokça bulundukları bir mekan olmuştur. Şiirler için büyük önem taşıyan semt, aynı zamanda şairler için de önemli bir sosyalleşme mekanı işlevi görmekteydi. Şiirlerde geçtiği üzere, İstanbul’un en önemli bayramlaşma yeri Vefa Meydanı idi. Semtte bulunan konak ve paşa saraylarında güzide meclisler kurulmuştur…
‘Vefa’, rsan şiirinde tevriyeli olarak kullanılır. Sevgili, sevdiğini Vefa’ya davet eder, fakat aslında vefaya davet etmektedir.” Serdaroğlu tebliğinde rsan şiirinde Vefa’nın ne şekilde kullanıldığını gösteren çeşitli şiirlere yer verdi.
Ulusal sempozyumun tek uluslararası misafiri Rusya İlimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü’nden Prof. Elfine Sibgatullina idi. Sâmiha Ayverdi’nin Eserlerinde Vefa başlıklı tebliğinde, son dönem Türk edebiyatında önemli bir yeri olan ve kendisi de semte yakın bir yerde dünyaya gelen Ayverdi’nin, eserlerindeki Vefa semtine ilişkin müşahedelerine ve semt hayatına dair çok canlı tasvirlerine yer verdi.
Bir medeniyetin günden güne eski ihtişamından uzaklaşmasının izlerini Ayverdi’nin çeşitli eserlerinden yaptığı alıntılarla süren Sibgetullava’nın “…Ben İstanbul’u Sâmiha Ayverdi’nin eserlerinden tanıyıp sevmeye çalışıyorum…” demesi, aslında eski İstanbul’a duyulan özlemin sadece İstanbul sakinlerinin duydukları bir özlem olmayıp, bütün insanların yaşamak isteyecekleri çok yüksek bir kültürel mekan olduğu anlamına geliyor.

“Vefa’nın Sosyal Kurumları” oturumunda üç tebliğ sunuldu:
Uzman-Sanat Tarihçisi Pınar Bolel Koç Dünden Bugüne Vefa Bozacısı başlıklı tebliğinde bozanın tarihçesine yer verdi: “İlk kez Orta Asya Türkleri tarafından kullanılan boza, daha sonra Kafkas ve Balkanlarda da yaygınlaştı.
Horasan’dan gelen Sarı Saltuk bozayı Anadolu’ya taşımış oldu. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin İstanbul kısmında bozayı 4–5 sayfa ayırmış, burada bozanın tatlı olan ve olmayan türleri, İstanbul’daki tatlı boza dükkânları hakkında bilgiler vermiştir.
Vefa Bozasının ise bozalar arasında önemli bir yeri vardır. Bu bozayı markalaştıran kişi Yugoslavya’nın Pirizen kentinden İstanbul’a gelen Hacı Sadık Bey’dir. İmal ettiği bozanın, saray çevresi ve halk tarafından aranan bir tat halini almasıyla bir süre sonra bugünkü dükkânı açarak ve 1876’da işletmelerini kurumsallaştırmışlardır. Bozayı çok fazla ekşitmeden, içimi kolay bir şekilde yapması ve bozayı mermer küplerde koruyarak koku yapmamasını sağlaması Vefa Bozacısı’nı bu kadar popüler yapan husustu. 1960’lı yıllarda Hacı Sadık Bey’in torunları şirketi kolektif şirket statüsüne getirdiler.”
Koç, konuşmasında boza yapımıyla ilgili bilgiler de verdi: Hammadde olan darı öğütülür, irmiği alınır, hamur kaynayacak kıvama getirilir. Çok uzun süre büyük kazanlarda pişirilir. Çıkarıldıktan sonra içilecek kadarı şekerlenip mayalanır. Bu mayalanan kısmın, 6-7 gün içinde tüketilmesi gerekir. Bozada herhangi bir katkı maddesi yoktur ve A, B, D, E, vitaminlerini içerir.
Onsekiz Mart Üniversitesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü’nden Yrd. Doç. Latife Aktan Vefa’da Çinili Bir Mekan: Dr. Şevket Apartmanı başlıklı tebliğinde Vezneciler’de bulunan ve dış cephesi Kütahya çinileri ile kaplı Dr. Şevket Apartmanı’na yer verdi.
Araştırmacı-Yazar Mehmet Ali Gökaçtı, şu anda İstanbul amatör spor kulübünde yer alan ve 98. spor yılını yaşayan Vefa Spor Kulübü’nün yaklaşık 100 yıllık tarihini ele aldı:
“1904’te İstanbul’da kurulan futbol ligine ilk olarak Galatasaray (1905), ardından Fenerbahçe (1908) katıldı. Meşrutiyet’in ilanının ardından hemen hemen her mahallede bir spor kulübü kuruldu. Vefa Spor Kulübü de bu dönemde Vefa İdadisi’nin öğrencileri tarafından kurulan ve daha çok sosyal amaçlı bir kulüptür. Bir süre sonra semtteki diğer takımlarla birleşen kulüp, Vefa İdman Yurdu adını alır, ardından da Edirnekapı Spor Kulübü’yle birleşir. Vefa Spor o gün için İstanbul’da kurulan dört ya da beş kulüpten biriyken, 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla giderek zayıflar. 1948’de Voleybol şampiyonasında Türkiye şampiyonu olur.
1950’lerden sonra kendi kendine ancak ayakta kalabilen kulüp, 1974’te zorlu bir mücadeleden sonra lige veda eder. Kulüp şu anda amatör ligde ve tekrar lige dönebilmek için çalışıyor.”

“Şeyh Vefa ve Mirası” oturumunda dört tebliğ sunuldu.
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Doç. Reşat Öngören, döneminin tasavvufi hayatına saray ve halk düzeyinde yön veren bir âlim-mutasavvıf şahsiyet olan Şeyh Vefa’nın Tarihi ve Tasavvufi Kişiliğine vurgu yaptığı konuşmasında şunları söyledi: “Tasavvufla gündelik hayatın birbirinden ayrı düşünülmediği Osmanlı toplumunda Şeyh Vefa’nın tarihini ve tasavvufi kişiliğini birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Konya’da dünyaya gelen Şeyh Vefa, Edirne’de zahiri ve batini ilimleri tahsil eder. Üst düzeyde Arapça, Farsça ve Türkçe bilgisine sahip olan Vefa Hazretleri üç dilde de tasavvufi şiirler kaleme alır. Zeyniyye şeyhi Abdüllatif el-Kutsi’ye intisap ederek Meram’da faaliyet gösterir. Fatih döneminde İstanbul’a gelir ve halen adıyla anılmakta olan tekkesi padişah tarafından bizzat yaptırılır.
Fatih’le olan bu muhabbeti dönemin siyasi şartları sebebiyle II. Bayezid zamanında görülmez. Sühreverdi tarikatının bir kolu olan Zeyniyye’ye bağlı bulunan Şeyh Vefa, Zeyniyye-Vefaiyye kolunun da kurucusudur.
II. Bayezid’in tahta geçmesinden sonra Halvetiye ve Bayramiyye tarikatları ön plana çıkarken Zeyniyye tarikatı biraz geri planda kalır.” Oturumun diğer bir tebliğcisi Dr. Yavuz Bayram, Şeyh Vefa’nın Manzum Eserlerinde Bulunmayan Türkçe Şiirler başlıklı tebliğinde Arapça, Türkçe ve Farsçaya vâkıf olan Şeyh Vefa’nın Saz-ı İrfan ve Makam-ı Sülük dışında kaleme aldığı Türkçe şiirlerinin pek bilinmediğini söyledi.
Dokuz farklı mecmuada dağınık halde bulunan Türkçe şiirlerinin latinize edilmiş metinlerini, şekil ve muhteva özellikleri açısından dinleyicilerle paylaştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden Doç. Mustafa Çiçekler, Şeyh Vefa’nın Farsça Şiirleri başlıklı tebliğinde Osmanlı’da Farsçanın son derece yaygın bir dil olduğuna dikkatleri çekerek, bunu Selçuklu mirasına ve İmparatorluğun kuşatıcı niteliğine bağladı. Şiirlerinin büyük bir çoğunluğunu (1500 beyit civarında) Farsça yazmasını, bu dile olan vukufiyetine ve Mevlana’dan gelen kültüre dayandırmak gerektiğini söyleyen Çiçekler, daha çok aşk-ı ilahiyi konu alan Farsça şiirlerinden çeşitli örnekleri dinleyicilerle paylaştı.
Şeyh Vefa’nın Arapça Manzumeleri başlığıyla Gazi Üniversitesi’nden Doç. Nurettin Ceviz oturumun son tebliğini sundu. “Osmanlı medrese geleneğinde Farsça ve Arapça öğrenilmesi gereken iki dildir. Şeyh Vefa bir süre Mısır’da bulunmuş olsa da Arapçayı Osmanlı topraklarında öğrendiğinde şüphe yoktur.
Risale-i Manzume-i Şeyh Vefa adlı eserinin ilk on altı varağında Arapça şiirleri yer almaktadır. Dil ve üslûp seviyesi oldukça yüksek şiirler kaleme almış, Türk edebiyatına mahsus edebi tarzları başarıyla Arapça şiirlere uygulamıştır. Edebi sanatları, rumuz ve sembolleri yoğun bir şekilde kullanan Şeyh Vefa’nın astronomiye dair şiirleri de bulunmaktadır. Tasavvuf ve vahdet-i vücut ele aldığı başlıca konulardır” diyen Ceviz, Şeyh Vefa’nın şiirlerinden küçük örneklerle tebliğine son verdi.
“Şeyh Vefa’nın Çevresi” oturumunda dört tebliğ sunuldu: Uludağ Üniversitesi Tasavvuf Tarihi Bölümü’nden Dr. Abdürrezzak Tek, Şeyh Vefa’yı Yetiştiren Mürşid: Abdüllatif Kudsî hakkında bilgiler verdi: “1384’te Kudüs’te doğan Kudsî’nin soyu baba tarafından Hazrec’e, anne tarafından ise Hz. Peygamber’e ulaşır.
Şeyh Hâfî’ye intisab ederek Horasan’a giden ve bir süre sonra icazet alan Kudsî, bir süre sonra Anadolu’ya gitmiştir. Burada pek çok kimsenin kendisine yakınlık duyduğu Kudsî’nin muhibleri arasında Molla Fenari de bulunmaktadır. Üç yıl sonra memleketine dönen, ardından Kahire’ye ve Şam’a giden Kudsî, Şam’da aradığı ortamı bulamayarak 1448’de Konya’ya gelmiştir. Burada irşad faaliyetlerine başlayan Abdüllatif Kudsî, Şeyh Vefa ile Taceddin İbrahim Karamânî’ye icazet vermiştir.
Şeyh Vefa, mürşidinin bazı eserlerini istinsah ederek bu eserlerin günümüze ulaşmasını sağlamıştır. 1451’de ilahi bir işaretle Bursa’ya gelen Abdüllatif Kudsî, bir yıl sonra vefat etmiş ve vazife yapmakta olduğu mahalleye defnedilmiştir. Türbesi önemli bir ziyaretgâhtır.”
Edebî Bir Muhit Olarak Vefa Tekkesi başlıklı tebliğinde Amasya İl Milli Eğitim Müdürü Dr. Avni Erdemir, Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra İstanbul’u ilim ve kültür merkezi haline getirmek üzere pek çok önemli ilim adamını şehre davet ettiğini, Vefa Dergâhı’nın da döneminin önemli ilim çevrelerinden biri haline geldiğini vurguladı: “Şeyh Vefa’nın çevresine baktığımız zaman bir kısmı müntesib, bir kısmı ise muhib olan çok sayıda önemli kişilerin bulunduğunu görüyoruz.
Şeyh Vefa’nın halifesi Abdullatif Efendi, ziyaret ettiği ender kişilerden biri olan Molla Hüsrev, Karamanlı Mehmed Paşa, Sinan Paşa, Molla Lütfî, Ahmed Paşa, Seyyid Emir Buharî, Kâtib, Zenbilli Ali Efendi, Şem’i, Sinoplu Safâyî, Mehmed Muhyiddin Vefâyî, Sabâyî, Şeyh Muslihuddin Efendi, Zâti, Ali Şâh Efendi, Hattât Kâsım ve daha çok sayıda mutasavvıf, alim, müderris, şair, vezir-i azam, kazasker ve şeyhülislam Şeyh Vefa’nın çevresinde bulunmaktaydılar. Bu da semtin ilim ve kültürel hayatının ne kadar canlı olduğunun açık bir göstergesidir.”
Gazi Üniversitesi Arap Dili’nden Doç. Musa Yıldız Sinoplu Safâyî ve eseri Vasâyâ-yı Şeyh Vefa hakkında bilgiler verdi:
“Tahminen 1424 yılında Sinop’ta doğan Safâyî 1534 yılında vefat etmiştir. Gemicilik yapan Safâyî, Galata’da 1529 yılında şeyhinin vefatı üzerine bu makama geçmiştir. Vasâyâ-yı Şeyh Vefa’nın yanı sıra Fetihnâme-i İnebahtı ve Moton Gazânâmesi adlı eserlerin müellifidir. Eserine münâcât ile başlayan Safâyî, Hz. Muhammed’in vasıf ve mucizelerini zikreder. Sultan II. Bayezid’i över. Daha sonra Şeyh Vefa’yı anlatır. Onun herkes tarafından sevilen bir zât olduğundan ve kendi şeyhi olduğundan bahseder. Eserinde şeriat, tarikat ve hakikat ile ilgili bilgeleri manzum bir şekilde ifade eden Safâyî, muhtemelen Şeyh Vefa’nın sohbetlerinden dinlediklerini manzum hale getirmek suretiyle bu eserini yazmıştır.”
Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi bölümünden Yrd. Doç. Mustafa Tatçı, Şeyh Vefa’nın Muhibleri ve Emir Buhari başlıklı tebliğinde Şeyh Vefa’nın muhiblerinden Nakşibendiye’nin Molla İlahî’den sonra ikinci büyük pîri olan Seyyid Emir Buhârî hakkında bilgi verdi: “1443 yılında Buhara’da doğan ve Şeyhi Molla İlahî ile birlikte Simav’da ikamet eden Emir Buhârî, şeyhi tarafından İstanbul’a halife olarak gönderildi. Emir Buhârî İstanbul’a ilk olarak geldiği zaman Şeyh Vefa’nın dergâhına vardı. Şeyh Vefa’nın dergâhı, dönemin âlimlerinin büyük ilgi gösterdikleri ve Anadolu’dan İstanbul’a geldikleri zaman ilk olarak kaldıkları bir mekan olarak da bilinir. Nitekim Emir Buhârî’nin de İstanbul’a geldiği zaman Şeyh Vefa’nın dergâhında kaldığını görüyoruz. 1477’de icazet alarak irşad faaliyetlerine başlayan Emir Buhârî’nin, Nakşibendiliğin İstanbul’da yayılmasında büyük hizmetlerde bulundu.”

Vefa'nın Çeşme ve Sebilleri
Hemen ilk gördüğünüz bir çeşmeden su içivermek suya ulaşabilmenin en kolay yolu olsa gerektir. Günümüzde çeşmelerden su içmek veya bir sebilin penceresinden uzatılmış bir bardak suyla susuzluğumuzu gidermek, geçmişin hayalleri arasında gezinmektir. Bu hayallerin gerçek olduğu dönemler bizi XVI. yüzyıla değin geri götürür. Zira mevcut arşiv kayıtları, İstanbul’un diğer semtlerinde olduğu gibi, Vefa’da da köşe başlarında, meydanda, sokak aralarında, kütüphane altlarında, medrese köşelerinde veya bir evin hemen altında yapılıvermiş çeşme ve sebillerin mevcudiyetini, sahiplerinin kim olduklarını, bu suların nerelerden getirildiğini göstermektedir.
Çeşmeler, en basit şekli ile kesme taştan yapılmış bir sivri kemer ve içindeki nişten oluşan küçük yapılardır. Bu halleri ile sadelik, içtenlik ve güzelliği bir arada barındırmaktadır. İnsana yakın boyutta yapılmaları da onların işlevselliğinin bir işaretidir.  İslam inancının şekillendirdiği Osmanlı kültürünün kendi nev-i şahsına münhasır yapılarından biri olarak karşımıza çıkan, sebil veya sebilhane denmekle maruf binalar ise hayır için parasız su dağıtılan, etrafı parmaklı ve ekseriya kubbe ile örtülü binalardır. Bir dantel gibi işlenmiş pencerelerine konmuş tunç parmaklıkların altında, maşrapa geçecek ölçüde bırakılmış aralıklarda suyla dolu bakır veya pirinç taslar hazır bulundurulmuştur. 
Vefa Semtinde çeşitli kaynaklardan öğrendiğimize göre pekçok çeşme ve sebil mevcuttur.
Abdullah Ağa Çeşmesi, Ali Efendi Çeşmesi, Ekmekçizade Sebili, Darü'l-Hadis Sokaktaki Çeşme, Molla Hüsrev Çeşmesi, Kara Halife Mehmet Efendi Çeşmesi, Kayserili Ahmet Paşa Çeşmesi, Mustafa Paşa Çeşmesi, Rehabula Kadın Sebili, Sadrazam Seyit Hasan Paşa Çeşmesi, Şerife Ayşe Sıdıka Hanım Çeşmesi, Yoğurtçuoğlu Çeşmesi, Ataullah Efendi Çeşmesi hala varlığını sürdüren çeşme ve sebillerden birkaçıdır sadece. 
“Vefa Semti Çeşme ve Sebilleri” oturumunda üç tebliğ sunuldu:
Vefa’nın Çeşme ve Sebilleri başlıklı tebliğinde Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Doç. Nur Urfalıoğlu, mimari ve fonksiyon açısından iki farklı yapı olan çeşme ve sebilleri birbirinden ayırmamız gerektiğine dikkat çekerek, bu yapıların fonksiyonu üzerinde durdu.
Vefa semti sınırlarında tespit edilen üç sebil ve dokuz çeşmenin içinde iki sebilküttabdan birinin ve günümüze ulaşmış en eski sebilinin de bulunduğunu belirten tebliğcimiz, tespit ettiği çeşme ve sebillerin tarihini ve mimari yapılarını dinleyicilere aktardı.
İstanbul Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Ahmet Vefa Çobanoğlu, Ekmekcizade Ahmet Paşa Sebili başlıklı tebliğini oturumun ikinci konuşmacısı olarak sundu.
Ekmekcizade Ahmet Paşa Külliyesi’nin köşesinde yer alan sebilin, arşiv kaynaklarında Hüsrev Kethüda sebili olarak geçtiğini söyleyen Çobanoğlu’na göre bunun sebebi, Ekmekcizade’nin bu sebili ya ihya etmesiyle ya da yeniden yapmış olmasıyla açıklanabilir. Çeşme 17. asır mimari özelliklerine sahiptir ve 18. asrın sonlarında meydana gelen depremde zarar gören bu çeşme yakın dönemde bir tamir geçirmiştir. Tebliğinde sebilin geçmişte ve günümüzdeki durumunu resimlerle anlatan Çobanoğlu, tarihî bir mirası sahiplenemeyişimizi de gözler önüne serdi.
Oturuma, Dr. Fatma Şensoy ve Samime İnceoğlu Arşiv Kaynaklarında Vefa’nın Çeşme ve Sebilleri başlıklı ortak tebliğleriyle katıldılar.
 Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve İSKİ Sular Arşivi’nden faydalandıklarını belirten Şensoy, çeşme ve sebillerin Osmanlı gündelik hayatındaki işlevselliğine dikkat çekti. Arşiv kaynaklarında bu çeşme ve sebillerle ilgili ulaşılan detaylı bilgilerin aktarıldığı tebliğde, Osmanlı’da su kültürünün önemine ve sürekliliğine de dikkat çekildi.

“Osmanlı Vefa’sında Sosyal Doku” oturumunda üş tebliğ sunuldu:
Araştırmacı-Yazar Ferda Mazak, Tarihimizde Esnaf ve Vefa Esnafı başlıklı tebliğinde Vefa semtinin, İstanbul’un fethinden sonraki ilk yerleşim yerlerinden olması hasebiyle eski bir maziye sahip olduğunu belirtti.
Semte, ilim ve tasavvuf erbabının yerleşmesiyle sosyal hareketliliğin sağlandığını, ticari faaliyetlerin yoğun bir şekilde yaşandığı alanlara yakınlığı dolayısıyla da oldukça önem taşıyan bir semt olduğunu vurguladı.
Vefa meydanının esnaf ve sanatkarların sanatlarını icra ettikleri bir alan olduğu ifade eden Mazak, arşiv belgelerine dayanarak Vefa meydanında meslek icra edenlerin Vefa’nın sosyal ve iktisadi hayatına ne şekilde yön verdiğini de ele aldı.
Vefa’da Su Kullanıcıları konulu sunumuyla İktisat Tarihçisi Dr. Fatma Şensoy, burada meskun halkın su kullanımı hakkında bilgiler sundu. Su ile ilgili her şey kayıt altına alındığından, 16. yüzyıla kadar giden su nazırının defterleri ile Şer’iyye Sicilleri içinde yer alan Mâ-i Leziz Defterleri’nden hareketle Şensoy, Vefa’daki sosyal yaşamın izini sürmeye çalıştı.
Bu su defterlerinden, suyun tasnifi, şehre bırakılan suyun hangi tesise bırakıldığı, mülk sularının halka alım-satımı, kiralanması, mirasa konu olması, vakfa ayrılan suyun ne şekilde değerlendirildiğine ilişkin sunduğu detaylı bilgilerle suyun, nasıl bir ekonomik meta olduğuna işaret etti.
Ayrıca, defterlerde yer alan belgelerdeki semt sakinlerinden örnekler verilerek yaşanmış gerçek hayatlardan da kesitler sunuldu.
Marmara Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Tarkan Oktay, II. Meşrutiyet dönemi İstanbul Belediye Seçimlerinde Vefa Bölgesi Seçmen Profili adlı tebliğinde bize, Vefa semtinin sakinleri hakkında, seçimler vesilesiyle ekonomik, demografik, kişinin bulunduğu vergi dilimi gibi yine sosyal dokuya ilişkin önemli ipuçları sağlayan bilgiler serdetti. O dönemdeki işleyiş, seçme-seçilme şartları gibi konularda izahatta bulundu.
Ağırlıklı olarak Müslümanların yaşadığı ve özellikle nüfus bakımından yoğun bir bölge olan Vefa semtinde Oktay örnek olarak, Molla Hüsrev Mahallesi’nin seçmen profili bakımından daha varlıklı, daha yüksek vergi veren ve en çok seçmen potansiyeline sahip mahalle olduğunu ortaya koydu.

“Vefa Semti ve Tabii Afetler” oturumunda üç tebliğ sunuldu:
Depremler 
Mimar Sinan Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Yrd. Doç. Fatma Ürekli, İstanbul Depremlerinin Vefa Semtine Etkileri başlıklı tebliğinde 1509, 1766 ve 1894’te meydana gelen büyük İstanbul depremlerinin özellikle Vefa üzerindeki etkilerini konu aldı.
“‘Kıyamet-i suğra’ da denilen, 20 Ağustos 1509’da İstanbul’da meydana gelen ve aralıklarla 40 gün devam eden depremde Topkapı Sarayı zarar görmüştür. 1766 yılının Kurban Bayramı’nın üçüncü günü gerçekleşen depremde ise can kaybı daha az olsa da sarsıntılar üç ay devam etmiştir.
Merkez üssü Eminönü-Vefa civarı olan 1894 depremine ‘zelzele-i azime’ denmiştir. Depremden en fazla Vefa etkilenmiş olup kargir binaların çoğu yıkılmış; Beyazıd, Eminönü, Fatih, Topkapı, Balat, Kapalıçarşı ciddi hasar görmüştür. Devlet daireleri çalışamaz hale gelmiştir. Şeyh Vefa Camii de tahrip olmuştur.
İnsanlar ahşap bina yapmaya yönelince bu kez de yangınlar artmaya başlamış; bu sebeple binaların yalnızca üst kısmının ahşap yapılmasına izin verilmiş ve binaların arasına yangın duvarı konması şart koşulmuştur.
Depremden sonra rasathaneye önem verilerek Avrupa’dan uzmanlar getirilmiştir. Halkı bilinçlendirmek için okullara temel dersler konması gündeme gelmiştir.”
Yangınlar
Kafkas Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Yrd. Doç. Kemalettin Kuzucu, tebliğinde Osmanlı Dönemi İstanbul Yangınlarında Vefa’yı konu aldı.
 “1660 yangınında Vefa bölgesinde tahribat büyüktür. Su bentleri, değirmenler yanar, ekmek yokluğu baş gösterir. 1693’te Molla Gürâni ve Şeyh Ebu’l-Vefa mahalleleri yanar. ‘Harik-i kebir’, ‘ihrak-ı azim’ de denilen bu yangın Saraçhane’ye kadar uzanır. 1840 yılında Vefa Hanı’nda çıkan yangının ardından hükümet, bekâr hanlarında kefil suretiyle oturulmasını karara bağlar. 30 Haziran 1918 yangını ise Vefa’yı bitiren bir yangındır.
Bu yangının çıkış sebebinin ise İngilizler olduğu söyleniyor. Yangından sonra toplanan 400 bin lira yardım parasına itilaf devletleri el koyar. Para bir şekilde geri alınsa da, bu sefer Tayyare Cemiyeti el koyuyor. 1600 ve 1700’lü yıllarda çıkarılan yangınlar ise evlerdeki yazma eserlerin kaçırılmasıyla sonuçlanır.”
Sosyolog Müfid Yüksel, Vefa Semti ve Modernleşme Sürecinde Kaybolmuş Osmanlı Eserleri başlıklı tebliğinde modernleşme ile meydana gelen değişimi ele aldı. “Özelikle tek parti döneminde tarihî eserlerimizin pek çoğu yıkılmaya yüz tuttu. 1980 sonrasında Atatürk Bulvarı açıldığında Vefa-Zeyrek bölgesi darbe aldı, tarihî eserler zarar gördü.
Manifaturacılar Çarşısı ve Sosyal Sigortalar’ın açılması ise pek çok eserin olumsuz yönde etkilenmesini beraberinde getirdi. 60’lı yıllardan sonra ahşap binaların yıkılıp yerine betonların yapılması ise semtteki bir diğer önemli değişimdir.”

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Vefa’da Kütüphaneler” oturumunda dört tebliğ sunuldu: İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Dr. Aras Neftçi, Atıf Efendi Kütüphanesi Mimarisi başlıklı tebliğinde kütüphanenin mimarisine dair detaylı bilgiler verdi:
“Devlet adamı ve rsan sahibi bir şair olan Atıf Efendi’nin 1741 yılında yaptırdığı kütüphane, Köprülü’den sonra müstakil olarak inşa edilen ilk kütüphanelerdendir.
Kitap okuma salonu, orta mekân ve eyvanlar olmak üzere üç bölümden oluşan kütüphane binasının çevresinde, görevlilerinin ikameti için inşa edilmiş üç katlı meşruta kısmı yer almaktadır. Bina taştan yapılmış bir bodrum katın üzerine oturtulmuştur ve bu kat kitapların nemden korunmasına yönelik olarak boş bırakılmıştır.
Pencere kapaklarının ve kitap depolarının kapılarının demirden yapılması kitapları yangından korumaya yönelik çok önemli tedbirlerdir. Sivil mimarinin en güzel örneklerinden bu kütüphanenin mimarı bilinmemektedir.”
Sakarya Üniversitesi’nde Yrd. Doç. Nuran Altuner, Atıf Efendi Vakfiyesi’nin Tanıtımını konu alan tebliğinde Defterdar Mustafa Atıf Efendi’nin 1740-41 yıllarında yazdırmış olduğu vakfiyelerden biri olan kütüphanede kayıtlı 2858 no’lu vakfiyenin genel içeriğini anlattı: “Vakfiye besmeleyle başlayıp hamdele ve salveleyle devam ediyor.
Kitaplar kütüphaneye iki defada vakfedilmiş olup, bazı kitaplarda Atıf Efendi’nin kendi el yazısıyla kaleme aldığı nazımları yer alır. Kütüphanede görevlendirilen üç hafız-ı kütüb, bir şeyhülkurra, bir suyolcu, bir mücellit ve bir marangoz haftanın beş günü sabahtan akşama kadar çalışmak zorundadır.
Kütüphanede Zeki Pakalın’ın yazmalarıyla beraber bazısı müellif nüshası da olan 3228 nadide yazma eser bulunmaktadır. Kütüphaneye vakfedilen kitaplara dair tafsilatlı bilgilerin yer aldığı vakfiyeden dönemin sosyal hayatına dair çok önemli bilgilere ulaşmak da mümkündür.”
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Doç. Ramazan Biçer, Atıf Efendi Kütüphanesi’nde Bulunan Akaid, Kelam ve Mezhepler Tarihi Kitapları başlıklı tebliğinde bu eserlerin dönemin yapısını yansıttığını belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Kütüphanede bu alanda Arapça, Farsça ve Türkçe 300 kadar eser bulunmaktadır. Bunların büyük bir kısmının Arapça olması döneminin ilim diliyle doğrudan alakalıdır.
Eserlerin çoğu Hanefi-Maturidi eksenlidir. Medreselerde Eşari akaidinin yanı sıra, Şii bir müellif olan Nasreddin et-Tusi’nin eseri de okutulmaktadır. Bu, medreselerde mezhep taassubunun olmadığını gösterir. Mutezili hiçbir esere rastlanmazken, Gazali ve Kemalpaşazade’nin eserlerinin tamamına yakını yer almaktadır.
Bu, vakfedenin kişisel tercihi ve dönemin yapısıyla alakalıdır. Birçok kişinin ilmî çalışmalarına kaynaklık eden kütüphane, kelam ve akaid sahasında oldukça mümbit bir yapıya sahiptir.” İstanbul Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde doktora adayı Soner Şahin, Ali Paşa’nın konağıyla bitişik olduğu anlaşılan kütüphanenin mimarisi ve Osmanlı medeniyeti içinde yer alan kütüphanelerin tarihî seyri hakkında detaylı bilgiler verdiği Şehit Ali Paşa Kütüphanesi ve Osmanlı Mimarlığında Kütüphaneler başlıklı tebliğinde şunları vurguladı: “Osmanlı mimarisinde kütüphaneler ilk dönemlerde belli yapılar içerisinde varlıklarını sürdürürken, ancak 17. asırdan itibaren medrese yapı programlarına dahil edilmiştir.
Bu ilk müstakil kütüphanelerden birisi de Vefa semti sınırları içinde yer alan, Bozdoğan Kemeri’nin bir duvarına bitişik olarak inşa edilmiş Şehit Ali Paşa Kütüphanesi’dir. Bu kütüphane için 1716 tarihli bir vakfiye düzenletmiş; ancak şehit olmasının ardından henüz vakfetmediği kitaplarına müsadere edilmek üzere saray tarafından ele konulmuştur.”

“Osmanlı Vefa’sında Fiziki Doku” oturumunda dört tebliğ sunuldu:
Marmara Üniversitesi Yerel Yönetimler Programı’ndan Yrd. Doç. Aynur Can, Mekansal Perspektiften Bir Semt Biyografisi: Vefa (1453-1775) başlıklı tebliğinde, insanın mekan duygusuyla varlık kazandığını vurgulayarak, Vefa semtinin Osmanlı kültürel mirasını şu dört mekan üzerinden ele aldı: Şeyh Vefa Külliyesi (15-16. yüzyıllar), Ekmekçizade Ahmed Paşa Medresesi (17. yüzyılın ilk çeyreği), Atıf Efendi Kütüphanesi (18. yüzyılın ilk yarısı), Recâî Mehmed Efendi Sıbyan Mektebi ve Sebili (18. yüzyılın son çeyreği). Can tebliğinde, ilk olarak inşa edilen Şeyh Vefa Külliyesinin, zaman içinde bütün semtin kültürel açıdan inşa edilmesinde merkez konumuna geldiğini vurguladı.
İktisat Tarihçisi Dr. Baki Çakır, Vefa’da Kayıp Üç Mahalle: Revani Çelebi, Sekbanbaşı İbrahim Ağa ve Hoca Teberrük başlıklı tebliğinde günümüze ulaşmamış Revani Çelebi, Sekbanbaşı İbrahim Ağa ve Hoca Teberrük mahallelerinin sokakları, emlak adetleri, mülk sahiplerinin unvanları ve vergiler hakkında bilgiler verdi. Çakır’a göre, daha çok orta gelirli ilim sahibi insanların ve memurların oturdukları bir semt olduğu anlaşılan Vefa’da evlerin genellikle 2-3 katlı olduğu görülmekte, daha büyük yedi adet konağın bulunduğu da vergilerinden anlaşılmaktadır.
Celal Bayar Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Dr. Zekai Mete, Vefa Hanı’nı ele aldığı tebliğinde bu hana ilişkin şunları söyledi: “1794 yılında pabuççu esnafının hana yerleştirilmesi sonunda bu mevki han olarak anılmaya başlandı. Daha önce ise, 1650’den 1782’ye kadar çeşitli sayıda ahır ile ilgilenen esnafın kâim oldukları, yangından sonra pabuççu esnafının yerleştirildiği bilinmektedir.
1834 yılında çıkan bir yangın sonucu ahırların buradan çıkarılması ve tek katlı olarak 70 odadan oluşan bir han yapılması planlandı. Bu yeni yapıda pabuççu esnafının yanı sıra dokumacılar da iskan edildi.”
Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktora adayı Ahmet Yaşar, Vefa Hamamları üzerine bir tebliğ sundu.
Biri 1734 tarihli Suriçi hakkında, diğeri 1766 tarihli Bilâd-ı Selâse’yi de kapsayan iki hamam defterinden hareketle her ikisi de günümüze ulaşamamış olan iki hamam hakkındaki tebliğde Vefa Hamamı ile Pertev Paşa Hamamı (Büyük Kovacılar Hamamı) ele alındı.
“1476 tarihli Şeyh Vefa Hamamı, Evliya Çelebi’nin ifadesine göre İstanbul’un ilk hamamlarından biridir. Hamamda 18 kişinin çalıştığı bilinmektedir. Pertev Paşa Hamamı ise Şeyh Vefa Hamamı’na nazaran daha küçük bir hamamdır. 1923 yılında yol yapımı için yıkılmıştır.”

“Vefa Semti Hazireleri” oturumunda üç tebliğ sunuldu:
Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi’nde doktora adayı Mustafa Sürün, Şeyh Vefa Haziresine ilişkin tebliğini sundu. Genellikle tekke gibi yapılar etrafında gelişen mezarlıklar olarak tanımladığımız hazirelerin en büyüklerinden biri Şeyh Vafa Camii yanında teşekkül etmiş Şeyh Vefa haziresidir.
Buradaki 475 mezar taşını inceleyerek serpuş ve şahidelerin dönemsel tasnifini yapan Sürün’e göre, “bu hazireye 15 ve 19. asırlarda defin yapılmış olup, 15. asırdan günümüze kalan tek taş Zeyniyye mezar taşıdır. Taşların büyük bir kısmı ise 19 asra aittir. Yine haziredeki taşlardan anlaşıldığı kadarıyla bölgede tüccardan ilmiye mensuplarına kadar her sosyal sınıfa rastlamak mümkündür. İstanbul’un fethinden sonra oluşan hazirelerin ilklerinden olan Şeyh Vefa haziresi, zamanla büyük bir şehir içi mezarlığına dönüşmüştür.”
Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Yrd. Doç. Ahmet Sacit Açıkgözoğlu Molla Gürani Camii Yanındaki Hazire başlıklı tebliğinde hazirelere dair önemli bilgileri dinleyicilere aktardı: “Eski haritalardan isminin tespit edilemediği hazire yanı başında bulunan camii ile beraber anılmaktadır. 400’e yakın mezar taşının bir kısmı kırık, bir kısmı da toprağa gömülü vaziyettedir. Taşların en eskisi 1549 tarihli bir Zeyniyye mezar taşı, en yenisi ise 1869 tarihine aittir. Mezar taşlarından, Balkanlar’dan Mısır’a uzanan bir coğrafyanın mensuplarının da Vefa civarında yaşadığını öğreniyoruz.
Yine Vefa semtinin devlet ricalinden pek çok sakini olduğunu da görüyoruz. Hazirenin diğer bir önemi de, çok nadir rastlanan yeniçeri mezar taşlarından birinin bulunmasıdır.” Vefa Hazireleri: Bir Atölye Çalışması başlığıyla Sanat Tarihçisi Dr. Nicole Kançal-Ferrari tebliğinde atölye çalışmasına ilişkin faaliyetleri ayrıntılı bir şekilde anlattı: “Vefa semtinde bulunan sekiz hazire üzerinde yürütülen çalışmalar neticesinde mezar taşlarının kitabeleri çoğu zaman yerinde, zaman zaman da fotoğraf üzerinden okunarak sanat ve üslup açısından incelendi. Bu atölyenin ileriye yönelik amacı, Vefa semtinin mezar taşlarının bir envanterinin çıkarılması, bununla ilgili katoloğun hazırlanıp yayımlanması, hazirelerin ıslahına ve korunmasına yönelik öneriler geliştirilmesi, uzun vadede ise bu hazireleri semt içinde daha anlamlı bir dokuya kavuşturulması. “Vefa Semti Fiziki ıslah atölyesi” ise, restorasyon çalışmalarını gerekli kurumlarla irtibata geçmek ve gerekli izni almak suretiyle sürdürüyor.”

Vefa’nın Yarını” oturumunda dört tebliğ sunuldu:
İBB İstanbul Metropolitan Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezi’nden Prof. Cengiz Eruzun Süleymaniye Projesi’ni anlattı.
“Tarihî yarımadanın bütünü daha önce sit alanı ilan edildi. Yapılan binalar bu yüzden koruma amaçlıdır. Süleymaniye Projesi’ndeki temel amaçlarımız şunlardır: tarihî kültür varlıklarını koruma, yaşatma ve gelecek nesillere sunma; yapı malzemesi olarak geleneksel yapıyı ön plana çıkarma; kaçak yapılaşmada eski problemleri giderme; binaların katlarıyla ilgili sınırlamalar getirme; tescilsiz yapılar içinde yer alan betonarmelerin ve sur içindeki kaçak yapılaşmanın önüne geçme; kültür varlığı adına yapılan sahtecilikleri önleme ve özgün malzeme kullanılmasını sağlama; tarihî yarımadada yaşayan ama tarihsel dokulardan hoşlanmayan, sadece ucuz olduğu için ikamet edenleri sur dışına taşıma.”
Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal mühendisliği Enstitüsü’nden Prof. Hikmet Üçışık, Maziden Bugüne Vefa Semti Önemi ve İstikbali: “Vefa Üniversitesi” başlıklı tebliğinde, bu semti kurtarmanın yolu olarak burayı ilim merkezi haline getirilmesi gerektiğini vurguladı.
Zira ‘şerefü’l-mekân bi’l-mekîn’dir. Üçışık’a göre, İstanbul Üniversitesi bu anlamda başarılı olamadı; zira yapılması gereken lisans düzeyinde değil, lisansüstü düzeyinde bir kurumu burada açmaktır.
İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Dr. Yücel Bulut, Vefa ile ilgili yaptıkları atölye çalışmalarının sonuçlarını Vefa Semtinin Sosyal Yapısı başlıklı tebliğinde ortaya koydu. Buna göre, “Vefa’nın profil çıkarma noktasında epeyce bir birikime ulaştık. Burada bekâr evleri, esnaflar ve aileler bulunuyor. Bekâr odaları en önemli fenomenlerden birisi. Vefa’nın iş merkezlerine yakınlığı, ekonomik olması ve ulaşımının kolay olması sebebiyle dönemsel olarak memleketteki ailelerini geçindirmek üzere gelenler, en ucuz şekilde Vefa’da kalmayı tercih ediyorlar. Bunlar Vefa’da en çok rahatsızlık uyandıran kesim ama onların da sorunları var. Vefa, 1950’lerden itibaren göç alıyor ve hâlâ göç devam ediyor. Buna paralel olarak nüfus yapısı da sürekli değişiyor. Mesela 1950’li-60’lı yılları arası Siirtliler yoğunluktayken, bugün ciddi bir Diyarbakırlı yoğunluğu görmekteyiz.”
Kendisi yurtdışında olduğu için sempozyuma bizzat katılamayan İstanbul Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Bölümü’nden Dr. Hasan Şenocak’ın, Vefa’daki işyerleri ve işyeri sahiplerinin incelendiği Günümüz Vefa’sında Esnaf ve İşyerleri tebliğinde şunlar belirtildi: “Vefa’daki işletmeler genellikle küçük ve orta boy işletmeler. Buradaki insanların eğitim durumu genellikle ilkokul düzeyinde, ilkokul mezunu olmayanlar ise okur-yazar. Üniversite ve lise mezunu oranının ise Türkiye ortalamasıyla aynı olduğu söylenebilir.
Doğum yerleri Doğu ve Güneydoğu illerimiz. Fiziksel yapı ve insan ilişkileri dolayısıyla bu semtte yaşamaktan dolayı memnuniyetsizlikleri had safhada. Buradaki işyerleri genellikle nalburiye, kırtasiye ve berber. Haftanın altı günü çalışıyorlar, günlük çalışma süreleri ise 10–12 saat, yani yasal zorunluluğun üstünde. Herhangi bir sosyal güvenceleri ise bulunmuyor.”

Sempozyumun kapanış “Bir Semti Çalışmak” başlıklı panelle yapıldı.
Panele katılan Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden Prof. Selçuk Mülayim, “Terk et beni artık yetişir, sende vefa yok” dizeleriyle konuşmasına başladı ve şunları söyledi: “Vefa her yere yakın ama hiçbir yere dâhil edilmeyen bir kültür dairesi. Burayı nasıl tanımlayacağız? 1918 depreminden sonra bu semt ucuzladı. Sözel tarih ise bizde geç fark edilen bir tür. Asla sırtımızı dönemeyeceğimiz bir gerçek var: Başımız belada… Yalnız Üsküdar’ıyla, Vefa’sıyla, Eyüp’üyle değil; Sinop’uyla, Sivas’ıyla hangi cepheye koşmamız gerektiğini tespit etmeliyiz.”
Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Prof. İlber Ortaylı ise şunları vurguladı:“İstanbul’da İstanbullular yok. Bu iş senetle, sepetle olmaz. Bu, gönül ile olacak bir iş. Diyarbakır’da oturan biri İstanbullu olabilir ama mesela İstanbul’da oturan biri İstanbullu olmayabilir. İstanbul İstanbullulara bırakılamayacak kadar önemli bir mesele. Okumuş Türklerin en büyük vasfı okudukları liseye ve üniversiteye, mezun olduktan sonra bir daha adım atmamalarıdır.”
İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nden emekli Prof. Süha Göney, “Semt ve mahalle çalışmak iyi bir analiz ünitesi olabilir mi? Cevabım olumludur. Şehir bir bütündür. Bir semti çalışmak mutlaka bir fikir verir. Ama tabii her zaman tam olmayabilir. Önemli olan çalışmaların, şehrin bütünüyle koordineli olmasıdır. Şehir ve semt birbirinden karşılıklı olarak etkilenir. Vefa semti de İstanbul’dan çokça etkilenmiş ve etkilemiştir.” dedi. Panelin ardından üç günlük Vefa Sempozyumu başarıyla sona erdi. Semtin ihyası hususundaki bu çabaların sonuca ulaşmasını temenni eden misafirlerimiz, üç gün boyunca Vefa Bozacısı'nın sponsorluğunda ikram ettiğimiz bozaları yudumladılar.

Cumartesi günü sunulan tebliğlerin ardından, daha ziyade Vefa’da ikamet eden katılımcıların katkılarıyla gerçekleşen “Hafızalarda Vefa” Paneli yapıldı.
Kendisi Vefa’da ikamet etmese de semtte bulunan Sarı Beyazıt üzerinde araştırmalar yapan Prof. Dr. Ali Rıza Abay, Sarı Beyazıt Camii ve haziresi ile Sarı Beyazıt Caddesi hakkında bir tebliğ sundu. Abay, bir dönem İstanbul’un en önemli yerleşim birimlerinden birisi olan semtin dışarıdan aldığı göçler neticesinde fiziki ve sosyo-kültürel açıdan büyük değişiklikler geçirdiğini; semtte yaşayan insanlar değiştikçe, semtin de tarihî ve kültürel dokusunu kaybetmeye başladığını ifade etti.
Vefa’da doğup büyüyen ve halen semtte ikamet eden bazı konuklar da söz alarak kendi çocukluk ve gençlik dönemlerinde yaşadıkları Vefa’yı hasretle anlattılar.
Anlatılanlara göre bir zamanlar Vefa, bahçelerinde her çeşitten meyve ile mor salkımlar olan, evleri şirin, sokakları düzenli ve en önemlisi sakinleri İstanbul terbiyesi görmüş gerçek birer İstanbullu olan, ilim sahibi insanların birlikte ilim-irfan meclisleri tertip ettikleri, en seçkin insanların sokaklarından eksik olmadığı bir semt imiş.
Semtin günümüzdeki durumunu anlatmak ise onlar için oldukça zor ve dayanılmazdı; zira içlerindeki acıyı kelimelerle anlatmakta zorluk çekiyorlardı. Hiç birisi Vefa’nın artık eski günlerine dönmesinin mümkün olduğuna inanmıyor:
“Artık ne yapılsa faydasız… Vefa bir daha eski Vefa olamaz” diyorlar kahırla. Vefa’nın eski günlerinden bahsederken gözlerindeki ışıltı ne kadar parlaksa, şimdiki halinden bahsederken gözleri o kadar nemli idi. Fakat gerçek birer Vefalı oldukları için, hiç kimse semtten ayrılmayı düşünmüyor, Vefa’dan ayrı bir hayatı düşünemiyorlar.
#Yargı, #Magazin, #Hastalık, #Gezi, #Dini, #Kamuda

Yorum Gönder

0 Yorumlar
*Asılsız yorum yapmayınız. Mesajlar Yönetici tarafından denetleniyor.