videoerk

Diyanet İşleri Başkanlığı 1924'ten beri var. Ondan önce Şeyhülsilamlık makamı vardı. Bugünkü CHP'nin doğurganları olan Tanzimatçıların baskısı ile kısıtlanan Osmanlı dönemi Diyanet makamı 19. yüzyıl başlarından itibaren köşeye sıkıştırılmaya, bir çok yetkileri elinden alınmaya başlanan bir kurum idi.


Tanzimat'a kadar bugünkü anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı diyeceğimiz ancak bugünkü vazife ve selahiyetleri ile asla eşleşemeyecek durumda olan tabiri caizse Cumhuriyet dönemi Başkanlığından kat be kat önemli, kat be kat uzak özü ile sözü ile Devlet yönetiminden sorumlu kocaman bir makam idi.

Osmanlı Devleti’nde başında şeyhülislâmın bulunduğu meşihat makamının görev ve yetkileri; Dinî konularda fetva vermesi, devletin yönetimiyle ilgili temel ilke ve kanunların konulmasında söz sahibi olması yanında ilmiye sınıfı tarafından yürütülen yargı ve eğitim öğretim görevleri de bu makama bağlı olup günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü, Adalet ve Millî Eğitim bakanlıkları ile Yüksek Öğretim Kurumu arasında paylaştırılmış olan hizmetlerin hemen tamamı meşihat bünyesinde toplanmıştı.

Tanzimatçılarla birlikte ve Cumhuriyet sonrasında alınan kararlarla önceleri şeyhülislâmlığa bağlı olarak ilmiye sınıfının tekelinde bulunan yargı, eğitim öğretim ve vakıflarla ilgili hizmetlerin büyük bir bölümü, şer‘î mahkemeler ve bağlı kuruluşları elinden alındığı gibi Cumhuriyet döneminde de  cami ve mescidlerin idaresi ve imam, hatip, müezzin, kayyım ve diğer hizmetlilerin tayin, nakil, emeklilik ve azillerine dair bütün yetkiler Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne devredildi.

Başkanlık, bu genel müdürlükle koordineli olarak sadece cami hizmetlerinin dinî yönünü takiple yetkili kılındı.

Kuruluşundan on bir yıl sonra, 14 Haziran 1935 tarih ve 2800 sayılı Diyanet İşleri Reisliği Teşkilât ve Vazifeleri Hakkında Kanun ile ilk teşkilât kanununa kavuşan kurum 1950'den sonra nefes almaya başlamış, Vakıfların sorumluluğuna verilen din görevlileri Diyanet'e verilmiş, 1931 yılında Vakıflar Umum Müdürlüğü’ne devredilmiş olan camiler ve cami görevlileriyle ilgili yetkiler başkanlığa iade edilmişti.

22 Haziran 1965 tarih ve 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile, daha önceki on üç kanunda dağınık halde bulunan hükümler yürürlükten kaldırılarak başkanlıkla ilgili mevzuat tek metinde toplanmış, yeni görevler ve yeni birimler ilâve edilerek teşkilât geliştirilmiş ve günün şartlarına göre daha geniş bir hizmet imkânı sağlanmıştır (*)

Evet, Osmanlı İmparatorluğu döneminde çok ama çok önemli bir makam olan Şeyhüsliamlıktan bugüne bir çok fırtınaya maruz kalan kurum Akparti hükümeti döneminde daha parlak bir döneme girmiş oldu.

Girmesine girdi ama Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez'e kadar atalet ve israfın, tembelliğin, ataletin, adam sendeciliğin, yanlış ve hükümete göre fetva vermenin adı olmaya başlayan kurum Görmez ile kabuk değiştirmiş hatta şaha kalkmış oldu, diyebiliriz.

Hatası olsa da bugün Görmez döneminin meyvesini yiyenler Lale Devri dönemindeki yaşantıyı hatırlatır duruma gelse de Osmanlı vatandaşlarının "o söylüyorsa doğru söylüyor" dediği Şeyhülislamlıktan uzak olan başkanlık, o dönemlerin müftülerinden çok uzak yaşayan, müftülük gibi büyük ve önemli koltuğu işgal edenler aynı ismi taşısa da onların tırnağı olmayacak şekilde çalışan memurların yeri haline gelmiştir.

Dini haber içerikli haberleri paylaşanları mahkeme ile, kanun ile susturmaya aba altından sopa ile arenadan çıkartmaya çalışanların bulunduğu makama yarın elbette birileri gelecektir.

Hiç bir makam bir insan için ebedi olmayacağı gibi "gelen gitmek içindir" özdeyişi ile bu ülke nasıl bir Diyanet İşleri Başkanına layıktır, bir Diyanet nasıl olmalıdır ki başkanı da ona yakışsın.

Bugüne kadar sadece sünni vatandaşlara din hizmeti getirmekle yükümlü olan Diyanet İşler Başkanlığı bu misyonunu sürdürmeli midir ?

Sürdürmelidir. Zira sapık cemaat, tarikat, dernek, dünyevi din inançlarına sahip olan bir din anlayışı içerisinde yaşayanları kabul etmeyen Allah'ın emri gereği bunlara hizmet getirmekle hiç bir kurum, kuruluş söz konusu olmamalıdır.

Allah c.c ve Resulu Hz. Muhammed Mustafa aleyhisselama  muhalif olanlara devlet hangi din hizmetini verecektir ki. Ya da muhalif olanlara neden hizmet verilsin ki..

Mesela gayrimüslimlere kilise yapmak gibi.. Şialara ibadethane yapmak gibi, Sapık fırkalara hizmet verdiği zaman Allah'a isyan etmiş olacaktır.

Devlet laik temel üzerinde oturtulsa da hayatın gerçeği buna müsaade etmez. İslamı en iyi yaşayan atalarımızın kiliseleri camiye çevirmiş olması , pek az yerde bir iki tane kilise, havra gibi yerlere göz yumması da sadece bir siyasettir.

İşin özü Diyanet İşleri Başkanı sünnilerin, hak yolda olanların başkanı olmalıdır.

Müezzinlikten, imamlıktan , belli bir branş üzerinde ihtisas yaparak tek bir kulvardan bir yerlere gelenlerin değil çok yönlü dini bilgi, Kurani ilim, hadis vs gibi ilimlerin hocası değil, hocaların hocası olacak liyakat sahibi, tabiri caizse "Hz Ebu Bekir'in sadakatini, Hz ömer'in adaletini Hz Osman'ın hayâsını, Hz Ali'nin de ilim ve cesareti"ni taşıyacak makamından üstün hiç bir makamı görmeyecek, tanımayacak, korkmayacak biri olmalıdır.

Bu görevde liyakat çok önemlidir. Kem küm eden, bugün söylediğini yarın inkar eden, pazarlamacılık yapan, korkutan, ürküten biri asla olmamalıdır.

Yanlı, yansız herkesi kucaklamayı bilmelidir. Bitaraf olmalıdır.

Diyanet İşleri Başkanı asla atanmamalıdır. Seçimle getirilmelidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı özerk ve tam bağımsız bir kuruluş olmalıdır. Başkanı da bağımsız olmalı, emir alan olmamalıdır. Başkanın karşısında ondan daha yetkili ve onun yetki ve sorumluluklarını denetleyecek, hesap soracak gerekirse azledecek alimler üstü bir kurul olmalıdır. Bu kurul ilahiyat konusunda kalburüstü kişiler olmalıdır.

Öncelikle kindar değil, peygamber vekili olduğunu bilmelidir. Herkese karşı iyiniyetli, dürüst, çalışkan, ikna eden, okuyan, araştıran, ifade eden,düzgün konuşma beceresine sahip, yeniliklere açık, lider, önder olmalıdır.

Cezalandıran değil ödüllendiren, tehdit eden değil kucaklayan olmalıdır.

Akli davranan, günlük meselelere mesafeli, halkın (medyanın) her türlü çıkışlarına mesafeli ve dikkatli olmalıdır.

Bazen kör, bazen sağır ve bazen de dilsiz olmalıdır. Herşeye cevap yetiştren olmamalıdır

Diyanet ilmin merkezi olmalı ki, başkanı da ilmin sahibi olsun. İnşaatla, kurban pazarlaması ile, yardım toplamakla uğraşmamalıdır.

Diyanet İşleri başkanı Osmanlı döneminin padişahlarının önünde elpençe divan durduğu Şeyhülislamlar gibi olmalIdır.

Dileriz, bir gün böyle biri kurumun başına gelir. Kurumu yüce bir makama döndürür. Yoksa birileri çıkar hadsiz hudutsuz yırtınır durur . "Sana ne Diyanet"  (**) diye..

(*) İslam Ansiklopedisi
(**) Birgün.net

Erol Kara - 18.11.2019

Yorumunuzu yazın

Daha yeni Daha eski