Böyleydi eski İstanbul’umuz, Hatırlar mısınız ?





Böyleydi eski İstanbul’umuz ..

Güzel komşuluklar vardı . 

Yollarımız Arnavut kaldırımıydı ama yürürken kimse üzerinize çamurlu su sıçratmazdı . Mahalemizde bostanlar, çitlembik ağaçları, incir ağaçları , 25 kuruşa üç filim seyrettiren sinemalar vardı 

Hormonlu domatesler . çirkin beton binalar , motor homurtuları , aynı binada oturup birbirini tanımayan , otobüste ,tramvayda yaşlı insan görünce başını cama çeviren insanlar yoktu.

Temizdi kıyılarımız henüz denizlerimiz kirlenmemişti …

Şimdi gözlerimi kapıyorum artık . Ne zaman çağırsam İstanbul’u , eski bir film gibi hayal ekranımda beliriyor 40 sene öncesinin gizemiyle.

Yenikapı sahilinde ufka dalarken yorgun bakışlarım , ben de Orhan Veli gibi yapıyorum artık .
Gözlerimi kapıyor, İstanbul’u dinliyorum .

Biz çocukken, oyunlarımız vardı. 

Sokakta oynadığımız oyunlarımız. Mahallenin bütün çocuklarının birlikte oynadığı oyunlar. Gece yarılarına kadar içeri girmezdik biz. 

Açlıktan midemiz guruldardı da yine girmezdik. 

Bir kere girersek, bir daha çıkamama ihtimali vardı çünkü.” Artık eve gel “demekten bıkan annelerimiz, elimize üstüne sanayağ sürülü ekmekler verirlerdi. 

Bir taraftan oyuna devam eder bir taraftan da aceleyle yer bitirirdik ekmeklerimizi, yine sokakta. 

Mahalledeki herhangi bir komşu teyzeden su isterdik, kendi annemiz yerine. 

Annelerimiz görürse eve çağırır diye...

O yıllarda sokaklarda asfaltımız yoktu ama gönüllere güller seriliydi...Bekçi babanın da aileden biri olduğu; 2 katlı, beyaz badanalı, bahçeli, ağaçlı ve kuyussu olan evlerinimizin Vita tenekesinde yetiştirilen pencere önündeki çiçekleri bile bir başka güzeldi. 

Komşu için dalından koparılan bir dal sardunya, çoğaldıkça mahallenin bütün pencerelerini kaplardı… 

Çay mı bitmiş, şeker mi, yoksa tuz mu? Hiç gam değildi. Kapılar kilitlenmezdi. Gecenin saat kaçı olsa hiç çekinmeden kapısını çalabileceğimiz; hatta aralık duran kapısından içeri gireceğimiz komşularımız vardı… (dede, nine) ile iç içe, iki göz bir odanın içinde huzurlu ve mutlu yaşanırdı.


Eskiden komşu demek, aileden biri demekti. Herkes birbirinin derdini bilir, çare olabilmek için kendine dert edinirdi. Komşuluk bir arada yaşama biçimi olmaktan öte, insanların kendilerini güvende hissettiği, huzur bulduğu bir inanç sarmalıydı.

Küçücük ama içinde tüm ana ihtiyaçlarını karşılayabileceğimiz bakkal dükkanlarını hatırlar mısınız? 

Raflarında 100 gr.lık kutu çayları, çuvalların içinde şeker, pirinç, un, bakliyat. Tenekelerin içinde beyaz peynir, hazırlanarak naylon poşetlerin içine daha girmemiş kocaman tekerlek kaşar peynirleri. Kg.ile satılan yemeklik Vita yağı, kahvaltılık Sana yağı. Gazete kağıdından yapılmış kese kağıtlarında kibarca tartılarak sunulurdu. Ama mutlaka belirli gramajda alınması gerekliydi, (250 gr. 1/2 Kg. ve 1 Kg.) Terazi daralarının ağırlığı kadar. 

Dijital terazi yok, yazar kasa yok, kredi kartı yok. Çekmecesini açan bakkal amca parayı buraya koyar, para üstü varsa üstünü verirdi. Çok sevimliydi bakkal amcalarımız, mutlaka hal hatır sorar, evdekilere selam gönderirdi... 

Bir yüzü AÇIK, bir yüzü KAPALI yazan, kapısında her daim bulunan tabelasının yanında, anımsadıkça beni halen güldüren bir tabelaları daha bulunurdu, "BİR SAAT SONRA GELİCEM" yazan bu tabelayı kapıya asıp giderlerdi. 

O zamanlar insanın kaybolmamış masumiyeti fesatlığa dönüşmediğinden, Bir saatin başı mı? sonu mu? ortası mı? diye düşünülmezdi... Bir zamanlar görmesini, konuşmasını, susmasını bilen, huzuru variyette değil içimizde arayan mutlu bir toplumduk biz.

Ahşap bir eve girince duyulan kokuyu, o kokunun içi ısıtan, kucaklayan sıcaklığını başka bir yerde bulamazsınız. Ya da ağır ağır yanan odun ateşinde, tahta kaşıklarla pişirilmiş yemeğin, tahta bir kapta yapılmış ekmeğin tadını...

- Alıntıdır - 

Google Plus'da Paylaş

0 yorum:

Yorum Gönder