0
-- --
Amerika, kuruluşunun 233. yıldönümünde, iç savaştan (civil war) 144, Martin Luther King’in meşhur “Bir rüyam var” (I have a dream) adlı ünlü konuşmasından tam 46 yıl sonra 44. başkan olarak bir zenciyi başkanlık koltuğuna oturttu.



2 milyon kişinin izlediği görevi devir alma merasiminde bazı zencilerin taşıdıkları “görev başarı ile tamamlandı” manasına gelen “mission accomplished” yazılı pankartlar, törenin kameralardan uzak ama bana göre en dikkat çekici 
özelliklerinden biriydi. Obama’nın “60 yıl önce lokantada kendisine servis yapılmayan bir babanın oğluyum.” sözleri, bu pankarta haklılık kazandıran bir söylem olarak tarihe geçti.

Barack Obama yönetiminden ABD halkı başta, bütün dünyanın beklentileri çok yüksek. Ekonomik kriz, artan işsizlik oranları, terör, ABD’nin dünya genelinde Irak savaşı sonrası dibe vuran imajı, çevre problemleri vb. Obama yönetimini bekleyen o kadar büyük ve çok sorun var ki! Obama ve ekibi bunların üstesinden gelebilecek mi? Yeni yönetime başarılar dileriz. Ümitli bir bekleyiş içindeyiz, neticeyi hep birlikte göreceğiz.
Bu yazıda yukarıda saydığım büyük problemler ölçüsünde olmasa da, ABD’de ilgi ve gözlem alanıma gören bir başka probleme değinmek istiyorum; dini inançlar nedeniyle tedavi olmayı reddeden kişilerin varlığı. ABD nüfusuna göre sayıları çok kabarık olmasa da, zihniyet açısından bakıldığında oldukça sıkıntılı bir konu bu. Tedavi olmamayı ferdi özgürlük alanı içinde gören bu zihniyet, sebebiyet verdiği ölüm hadiselerinden dolayı şimdilerde mahkeme kapılarında.

En son cereyan eden hadise 21 Ocak 2009 tarihli The New York Times gazetesine de konu oldu. Habere göre Wisconsin eyaletinde bir anne-baba diyabet hastalığına yakalanmış kızlarını dinî inançları sebebiyle tedavi ettirmemişler. Zamanla konuşma ve yürüme kabiliyetlerini yitiren Madeline Neumann adlı kız çocuğu 11 yaşında iken 27 Mart 2008 yılında vefat etmiş. Kamu idaresi kızın anne babasını ikinci dereceden intihar suçu ve 25'er yıl hapis cezası istemi ile mahkemeye vermiş. Devlet, ebeveynin bu davranışını kayıtsızlık, pervasızlık, umursamazlık, lakaytlık ile vasıflandırıyor. Onlar da "Jesus, insanlara hastaneye doktora gidin, tedavi olun mesajı ile gelmedi; aksine inançla tedavi olun diye gönderildi" diyerek kendilerini müdafaa ediyorlar. 

Bu hadise kamuoyunda ciddi merak uyandırdı veya var olan merakı tetikledi. Gerek üniversiteler gerekse araştırma grupları konu ile ilgili araştırmalar yaptı ve sonuçlarını kamuoyu ile paylaştı. Görülen o ki, dinî inancı sebebiyle tedaviyi reddetmede Neumann ailesi yanlış değilmiş. İstatistiklere göre son 25 yılda 300 çocuk bu nedenle hayatını yitirmiş.
Pekala kamuoyu ne düşünüyor? İkiye bölünmüş durumda. Bir tarafta Neumann ailesi taraftarları. İnternet sayfaları açma, mahkeme masraflarını karşılamak için yardım toplama, mahkeme salonlarında boy gösterip destek verme; diğer tarafta sessiz de olsa bunun yanlışlığına inanan büyük bir kitle. Sonuç ne olur? Şimdiden bir şey söylemek zor.
Bu hadise bana bizim dünyadaki tevekkül anlayışını hatırlattı. Bizde de hastalıklar karşısında tedaviyi tevekkül anlayışına dayayıp reddeden insanların varlığı şüphe götürmez. "Hastalandığımda bana şifayı Allah verir." (Şuara, 80) "Eğer Allah sana bir sıkıntı ve zarar dokundurursa, bunu O'ndan başka giderecek yoktur" (En'âm, 17) vb. mealdeki ayetlere dayanarak tedaviyi reddeden ve kendilerini tevekkül ehli olarak nitelendiren bu zihniyetin, tedaviyi ret sebebiyle gerçekleşen ölümleri tespit edilip kayıt altına alınmış olsaydı, zannediyorum karşımıza çıkan rakamlar hiç de az olmazdı. 


Bu bağlamda bizim dünyamızda bazı şeylerin karıştırıldığı muhakkaktır. Evet, şifayı veren sadece ve sadece Allah'tır; ama Allah o şifayı sebepler dairesindeki cari olan kaidelere riayete bağlamıştır. Bu durumda hastalık karşısında mümine düşen vazife, sebeplere riayet ederek tedavi imkanlarını araştırmaktır. En büyük mütevekkil olan Efendimiz (sas) bizzat baş ağrısı, akrep zehirlenmesi vb. hastalıklara maruz kaldığında devrinin tıbbî bilgileri dahilinde tedavi olmuştur. Bedevilerin "Ey Allah'ın Rasulü! Hastalandığımız zaman tedavi yollarını aramasak, bu günah mıdır?" sorularına "Tedavi olun/ tedavi yolları arayın ey Allah'ın kulları! Zira Allah koyduğu her hastalığa şifa da koymuştur, bundan sadece ihtiyarlık hariç." diye cevap vermişlerdir. Efendimiz'in genelde sağlık, özelde ise hastalıklar karşısındaki ortaya koyduğu ilkeleri şöyle sıralamak mümkündür. 


Bir; insanların sağlık, sıhhat ve afiyetlerinin kıymetini bilmeleri ve onu muhafaza etmeleridir. "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu konuda aldanmıştır. Sağlık ve boş zaman." hadisi bu hakikate farklı bir metotla vurgu yapar. Fakat çoklarımızın bu konudaki genel karakteri hastalık kapıyı çalmadan, sağlığın kıymetini bilmemek üzerine kurulu. Halbuki koruyucu ve önleyici tedbirler zamanında alınabilse, hastalıkların kökü kesilmese de büyük ölçüde sağlıklı ve sürdürülebilir bir hayata kavuşmamız mümkündür.

İkinci olarak, hastalık vaki olduğunda hemen tedavi olma cihetine gitmektir. Zaman kaybetmeme, işin uzmanını bulma, tedavi sürecinde denilenleri yerine getirme bu safhanın vazgeçilmezleridir. Efendimiz'in bir hadislerinde cennete girecekler arasında döneminin yanlış tedavi metodu sayılabilecek şeylere müracaat etmeyenleri sayması bu açıdan oldukça önemlidir. Bunlar Efendimiz'in beyanıyla " okuyarak ve üfleyerek tedavi olmayan, fala bakmayan, ümitsizliğe kapılmayan, tedavi için dağlanmayan ve ancak Rabb'lerine tevekkül edenlerdir." 


Üçüncüsü; şifayı Allah'tan bilme ve O'na şifa vermesi için dua dua yalvarmadır. Yukarıda tevekkül bağlamında karıştırılıyor dediğimiz nokta da işte burasıdır. Mümin şifayı ne doktordan, ne hastaneden, ne ilaçtan bilmelidir. Zira inancımıza göre bunlar bizi şifaya götüren vesilelerden ibarettir. Şifayı veren, kullandığımız ilaçlara şifa verme etkisini veren sadece O'dur.


7 Şubat 2009

Yorum Gönder

 
Top