0
-- --
Kamuoyu günlerdir, Denizli’de bir annenin, oğluna fırlattığı plastik terliği konuşuyor.

Toplumu bu denli etkileyen olay, elbette annenin oğula terlik fırlatması değil. İnsanları şaşırtan şey, mahkemenin bu eylemi  ‘silahla yaralamaya teşebbüs’ suçu kapsamında değerlendirmesi.

Öyle ya, sokaklarda patlayan bombalar bir anda yüzlerce can alırken, eli silahlı haydutlar kendilerine kurtarılmış mahalleler kurarken, ticari dolmuş şoförleri ve taksiciler araçlarında beyzbol sopaları ile gezerken, bir annenin oğluna plastik terlik fırlatmasının ‘silahlı saldırı’ dan sayılması herkesi şaşırtmış görünüyor.

Konunun aslı nedir?

Aslında konunun aslı, tıpkı haberde anlatıldığı gibidir. Yani bizim ceza hukuk sistemimiz, terliği, taşı, plastik dubayı, plastik tabağı, sıcak suyu, kasten çarpma halinde arabayı…yaralama suçlarında silahtan saymakta ve eğer olayda kullanılmışsa, verilen cezanın yarı oranında arttırılmasını öngörmektedir. Örneğin, bir kimse başka birine bir çubukla vurmuşsa, sanığa en az 2400 TL para cezası verilip, olayda silahtan sayılan cubuk kullanıldığı için ceza yarı oranında arttırılacak ve sanığın 3600 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilecektir.

Türk Ceza Kanunu’nun 6. Maddesinde silah kavramı “1. Ateşli silahlar, 2. Patlayıcı maddeler, 3. Saldırı ve savunmada kullanılmak üzere yapılmış her türlü kesici, delici veya bereleyici alet, 4. Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler, 5. Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeler’ şeklinde sayılmıştır. 2005 yılında yürürlüğe giren 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu uyarınca artık, uygulamada saldırı ve savunma amacıyla yapılmış olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli şeyler, silah sayılmaktadır. Bir başka deyişle, TCK sisteminde patlayıcı maddeler ile plastik terlik aynı şekilde silahtan sayılmaktadır.

Silahtan sayılmanın asıl etkisi, tarafların olaydan sonra anlaşmaları halinde bile davanın düşmemesidir. Yani, bir kimse diğerine güçlü bir yumruk atıp, onun dudağını patlatsa ve mağdura dört dikiş atılsa bile, eğer yaralanan şahıs şikayetten vazgeçerse dava düşer. Oysa, fail yumruk vurmak yerine terlik fırlatılsa idi dava şikayetten vazgeçme ile düşmeyecek, sanığın cezalandırılmasına karar verilecekti.

ŞİKAYETTEN VAZGEÇME DAVAYI DÜŞÜRMEZ

Anne, baba, kardeş ve eşler arasında da şikayetten vazgeçme davayı düşürmemektedir. Asliye ceza hahkemelerinin baktıkları davaların neredeyse dörtte birini teşkil eden eşe karşı yaralama suçlarında, taraflar barışsalar bile dava düşmemekte, sanık eşler çoğunlukla adli para cezası ile cezalandırılmaktadır. Aile içi şiddeti önlemek, özellikle baskı altındaki kadını korumak için getirilen bu kural, çoğunlukla mahkeme salonlarında hazin dialoglara neden oluyor. Kocası tarafından darp edilen kadınların duruşma sırasında yargıca “ Hakim bey kocama para cezası vermeyin, evlere temizliğe gidip ben ödüyorum.”  Dediklerini , adliyeci sohbetlerinde sıkça duyuyoruz. Hapis cezası verilmesi durumunda ise kadınlar, hapis süresi içinde kocanın çalışamayacak ve evin tek gelir kaynağının kesilecek olmasından dolayı çoğunlukla kendilerini suçluyorlar. ‘Yargıçların en çok zorlandıkları konuların başında, eşe karşı şiddet uygulayan kocayı cezalandırmak – aileyi gelirsiz bırakmak ikilemi gelmektedir!’ dersek pek de iddialı bir önermede bulunmuş olmayız.

Yazıya konu olayın daha tuhaf yanı ise tehdit suçunda kendini göstermektedir. Eğer  plastik terliği silahtan sayarsak; anne, çocuğuna terlik fırlatmayıp da eline aldığı terliği ona gösterip “ seni döver, perişan ederim” deseydi bu kez ‘silahla tehdit’ suçundan dolayı yargılanacak ve cezası iki yıldan az olmamak üzere hapis olacaktı. Üstelik bu halde de, şikayetten vazgeçme davayı düşürmeyecekti . Zira; Türk Ceza Kanunu’nun 106/2. Maddesine göre,  silahla tehdit suçunu işleyenler hakkında  iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Uygulamada bazı yargıçlar ceza sisteminden kaynaklanan bu tür sorunları  çoğunlukla kendi yöntemleri ile ve adaletle gideriyorlar. Çoğunlukla bu görev, Yargıtay’a düşmektedir.  Zira, insanlığın binlerce yıldır formüle ettiği gibi “İyi hâkim varsa, kötü kanun yoktur.”   Yine de işi yargıcın subjektif yorumuna bırakmadan; özellikle insan hak ve özgürlüklerini doğrudan ilgilendiren konularda öngörülebilir, net yasal düzenlemeler yapılması parlamentoların asli görevidir.

İKİ NEDENLE BU TARTIŞMALAR DEĞERLENDİRİLMELİ

Elbette bunları topluma ceza hukuku öğretme iddiası ile yazmıyorum. Ancak, iki nedenle bu tartışmaların değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunlardan ilki,  yasalardan kaynaklanan kimi aksaklıkların doğrudan yargıçlara yüklenmesinin adil bir çıkarım olmadığıdır. Bu durum, genç yargıçların şevkini kırıyor. Ancak, toplumun yarattığı tepki algısının yargıçların, yasaların lafzına takılıp kalmak yerine hukuku insana ve olaya uydurmalarının yolunu açtığı bir gerçekliktir.  Tartışmaların ikinci ve daha değerli etkisi de  güncel olan  tutuklamalar ve  kadına karşı şiddet  olaylarında olduğu gibi,  halkın olayları konuşarak hukuka sahip çıkması, sorgulaması, hukukun halkı artık ilgilendirmesi, halkın hukuka müdahalesidir. Yasayı yargıçlar ya da parlamentolar değil, halkın sahiplenmesi  adalet  anlayışını oturtacaktır.

Benzer tartışmalar umarım, ceza sisteminde silah kavramının yeniden ele alınmasına olduğu kadar vatandaşı adaletin, kamu hizmeti kaygılarının merkezine yerleştirmeye de hizmet edecektir. Zira, artık  halkın hukukla bağlantısını ve onların hukuka olan güvenini halkın ihtiyaçlarını ve düşüncelerini göz önüne alarak sağlama zamanı gelmiştir. Hep iktidarlar için değil, biraz da halk için, halkın diliyle, vicdanıyla oluşturulmuş bir hukuk sistemine, adalete ihtiyaç var.

Nuh Hüseyin Köse / Yargıç
http://odatv.com/anne-terligi-

Yorum Gönder

 
Top