.

.
.

Kısa Kısa

Taşköprü'de bir kutlu insan - Şeyh Şaban-ı Veli

ŞEYH ŞABÂN-I VELÎ - ( Hazret-i Pir - Mürşidü's-Sakaleyn )

“Eyledi Şa'bân Efendi azm-ı dildâr-ı can!”

Türbesindeki kitâbede de şu beyt yazılıdır:

“Sarıl gel, dâmeni ihsânına sen Şeyh Şa'bân’ın,
Harâbından geçip ma’mûr-u-âbâd olmak istersen.”

A. Hayatı :

Şeyh Şa'ban-ı Veli Kastamonu'nun Taşköprü İlçesi'nin Gökçeağaç Bucağı'na bağlı Çakırçayı Köyü'nün Cimdar Mahallesi'nde dünyaya gelmiştir.

Tumar-ı Turuk-ı Aliyye'de bu yer, Harmancık Mahallesi Çiftehacılar Sokağı'nda şeklinde kayıtlıdır. Doğum tarihi konusunda kesin bilgiye sahip değiliz.

Müze kayıtlarında 903/1497 yılı yazılı ise de bir not konularak bu tarihin kesin olmadığı belirtilmiştir. Sefine-i Evliya'da ise 905/1499 yazılıdır. Şeyh Şa'ban-ı Veli anne ve babasını küçük yaşta iken kaybetmiştir.

Bu sırada büyük bir ihtimalle dokuz yaşlarında bulunuyordu. Ortada kaldığı böyle bir dönemde kendisini hayırsever bir hanım evlad edinmiş ve onu öz evladı gibi sevmiştir. Bu olay vesilesiyle Hz. Peygamber (S.A.V.) e sütannelik ve dayelik yapan Hz. Halime'nin kucak dolusu şefkat ve muhabbeti hatırlanır.

Bu hanımın Şeyh Şa'ban-ı Veli'ye, yaşı icabı gerekli tahsili yaptırmasından hatta onu Istanbul'a kadar göndermesinden, onun oldukça varlıklı bir hanım olduğu tahmin edilebilir. Daha sonraki dönemlerde bu hanımdan söz edilmemesi, onun, Şeyh Şa'ban-ı Veli Istanbul'da iken vefat etmiş olduğu kanaatını uyandırmaktadır. Sefine-i Evliya'da Şa'ban-ı Veli·nin Yahya Efendi adında bir oğlunun bulunduğu kayıtlıdır.


Ancak adı geçen yüz yıldan fazla yaşadığı için torunu olabileceğine dair not düşülmüştür. Her iki duruma göre Hz. Şa'ban-ı Veli·nin evlendiğini ve neslinin devam ettiğini öğreniyoruz. Yahya Efendi İstanbul'da Eyüp Camii'nde kürsü şeyhliğinde bulunmuş ve adı zamanın ileri gelen alimleri arasında geçmiştir. Babası veya dedesi olan Şa'ban-ı Veli'nin irtihali üzerine altıncı postnişin Çorumlu Ismail Kudsi Efendi'den feyz alarak zahir ve batınını ma'mur etmiştir. Nihayet yüz yaşını aşmış olduğu halde H.1082/M.1671 yılında dünyasını değiştirmiştir.

B. Tahsili, Seyahatleri

Şeyh Şa'ban-ı Veli ilk öğrenimine, zamanın gelenekleri de dikkate alınarak, doğduğu mahallenin mektebinde Kur'an-ı Kerim talimiyle başlamış; akli ve nakli bilimlere sahip olmak için zaman zaman Taşköprü İlçesine ve devrinde alimlerin toplandıkları yer olan Kastamonu'ya gitmiştir.

Bir rivayete göre 918/1512 yılında vefat eden ve Kastamonu'nun İsfendiyar Mahallesi'nde kain Abdürrezzak Camii Türbesi'nde medfun bulunan Osman oğlu Hoca Veli'den tefsir ve hadis dersleri okuduğu hatta kastamonu'daki tahsili sırasında kendisinden icazet aldığı bilinir. Şa'ban-ı Veli'nin hayat kronolojisine bakılırsa makul gibi gelmektedir.

Daha sonra buralarda da tatmin olmayarak karayolu ile İstanbul'a gider. İstanbul'da her ilim dalının erbabını bulur ve onlardan dersler okur. Kur'an-ı Kerim'i önceden öğrenmiş olması ona tefsir ve hadis ilimlerinin kapılarını rahatlıkla açtırır. Bu dönemde Fatih civarında bulunan medreselerin birinde kalmakta olan Şeyh Şa'ban-ı Veli derslerini ilerlettikçe gerçekleri görmeğe başlar. Bunca ilim okumaktan maksad gerçeğe, ilahi sırlara sahip olmaktır.

Öğrenim yıllarında güzel ahlakı ve ağırbaşlılığı ile çevresinde dikkat çekerek tanınıp sevilen Şeyh Şa'ban-ı Veli Istanbul'da kimseye karışmadığı gibi, zaman zaman odasının kapısını üzerine kilitleyip tefekküre dalardı. Nadiren görüştüğü kimseler de kendisi gibi ilme susamış; halim selim kimselerdi. 0, zahiri ilimlerle tatmin bulmuyordu. İrfan yolunun isteklisi idi. Kendisini devamlı arayışa sevkeden bir iç sıkıntısı vardı. Bu sıkıntı onu bir mürşid-i kamil aramaya sevketti. Istanbul'daki bazı şeyhlere halini arzetti ise de aradığı mürşidi bulamamıştı. Tekkeleri dolaşıyor, zikirlere katılıyordu ama içindeki sıkıntıyı bir türlü gideremiyordu. Bu arada icazetnamesini aldı.

Bolu'da Hayreddin Tokadi (K.S.) adında bir mürşid olduğunu duymuştu. Kendisinin adeta ona karşı sevkedilmekte olduğunu hissediyordu. Bir gece rüyasında memleketine, sılaya gitmesi hitabını görüp işitti. Bunun üzerine Kastamonu'ya dönmeye karar vardi. Sılasına giderken yol üzerinde bulunan Bolu'daki Hayreddin Tokadi'ye uğrayıp onu ziyaret etmeyi düşünüyordu. Bir iki arkadaşıyla birlikte Istanbul'dan yaya olarak yola çıktılar. Müze kayıtlarına bakılırsa Hayreddin Tokadi'nin yanına varmaları 1519 yılındadır.

Bolu'ya, Tokadi'nin yanına bir akşam üstü ulaştılar. Tekkenin yakınındaki handa konaklamayı düşünüyorlardı. Yatsi vakti idi. Arkadaşları hem yatsı namazını kılmak hem de tekkedeki zikri dinlemek için tekkeye gitmeyi teklif etmişlerdi. Şeyh Şa'ban-ı Veli'nin arzusu, şeyhi ile sabahleyin görüşmekti. Sonunda o da arkadaşlarına uyarak birlikte zikir halkasına katıldılar. Kalbindeki parlak ilahi ışıkla o hale geldi ki oralardan ayrılmak için kendinde derman bulamadı. Arkadaşlarını kalacakları hana gönderdi. Gönül sıkıntılarını Hayreddin Tokadi'ye anlatıp bütün varlığı ile ona bağlanmıştı. Biat ederek maddi manevi her şeyini Tokadi'ye teslim etmiş, dünya halini ve arkadaşlarını terk etmişti.


Şeyh Şa'ban-ı Veli Hayreddin Tokadi'nin yanında on iki yıl kaldı. Bu süre zarfında şeyhinin hizmetinde bulundu. Bir çok mertebeler aştı. Hilafetle Kastamonu'ya gönderildiği tarih 1530-1531'dir. 0, dünyaya değer vermeyen olgun biri olduğundan ve adeta yokluğundan memnun bulunduğundan Kastamonu'ya geldiğinde tanınmak istememişti.

Bu şehre geldiğinde Hisarardı semtinde Seyyid Sünneti Mescidi'ne yakın bulunan Hüsam Halife'nin yaptırmış olduğu Cemaleddin Camii avlusuna indi ve orada münzevi bir hayat geçirmeğe başladı. Bu haline acıyan halktan bazıları ona çobanlık teklif ettiler; çamaşırını yıkadılar. Teklif edilen çobanlık için, "Biz insanları gütmeğe geldik.", yırtılan eski gömleği için de, "Biz dünyaya üryan geldik, üryan gideriz." sözleriyle tevekkülünü ortaya koyuyordu.

0, ihlas derecesinde çok oruç tutar ve "Oruçlu ağzın zikri, marifetullah kapısının anahtarıdır."derdi.

Şa'ban-ı Veli hazretlerinin şiir, nesir ve nutuk iradı ile ilgili her hangi bir eseri yoktur. Bunun sebebi de kalden (sözden) ziyade hale önem vermiş olmasıydı.

C. Şeyh Oluşu ve şeyhliği:

Şeyh Şa'ban-ı Veli bir gün Seyyid Sünneti Mescidi'nde bulunan halvethanelerden birinde  erbaine niyet etti. Tamamladıktan sonraki hali halk tarafından bilinmeğe başlandı ve onun mutasavvıf kişiliğini anlayan halk sohbetine gelmeğe başladı. Halvetiliğin Kastamonu ve civarında, Seyyid Sünneti'den  sonra ünlü mürşidi kalmamıştı.

Sünneti Efendi hayatta iken, ölümünden sonra yerinin boş kalacağını hissederek derin üzüntüye kapılmıştı. Rivayete göre Seyyid Sünneti, Hızır (A.S.)'dan zaman zaman, seccadesinin bir süre boş kalacağını öğrenmiş fakat sonradan fevkalade bir şeyh tarafından doldurulacağı müjdesini almıştı. Gerçekten de vefatında oğlu küçük olduğu için babasının yerini dolduramamıştı.

0 günlerde Halvetiyye Tarikatından olgun, kamil bir şeyh olan Tarakçızade Abdurrahman Efendi vardı. Fakat bu zat Şeyh Şa'ban-ı Veli kadar liyakat sahibi değildi. Keza aynı tarihte llgaz'da Benli Sultan, Bayramiyye'den İsa Dede, Nakşibendiyye'den Menekşe Dağı'nda Mahmud Efendi vardı. Herbiri usul ve erkanı ile etraflarını irşad ederlerdi.

Seyyid Sünneti'den boşalan seccadeyi Şeyh Şa'ban-ı Veli dolduruyor, Hızır (A.S.)'ın müjdesi gerçekleşiyordu. 0, şeriat kurallarını uygulamada, tarikat yolunu düzenlemede doğrulukla davranıyor, etrafına dervişler ve dostlar topluyordu. 0 tarihte Seyyid Sünneti Mescidi, cami hüviyetinde olmayıp şehrin dışında bulunduğundan Şeyh Şa'ban-ı Veli'nin dervişleri ve kendisini sevenler onu şehir içinde bulunan Honsalar Camii'ne davet ettiler. Bu camiye geldikten sonra etrafındaki halka daha da büyüdü. Kendisini Şaban Dede namıyla anmağa başladılar.

Şeyh Şa'ban-ı Veli dervişlerini Seyyid Yahya Sultan'ın yolundan ayırmıyor ve Mi'yar-ı Tarik adlı kitaba uyarak dervişlerine yol gösteriyordu. Yaptığı her işte Allah rızasını gözetirdi. Dünya arzusu yoktu. Etrafa gönderdiği halifelerinde de bu vasıfları arardı. Kendisini çekemeyenler olmakla birlikte onların irşadı ve tesirleri bu derece kalıcı olmadı.

Şeyh Şa'ban-ı Veli bütün işlerinde şeriat hükümlerine uyar, "Şeriat bademin kabuğu, tarikat özüdür." derdi. Böylece mürşid-i kamil olarak ünü dört bir yana yayıldı. Osmanlı ülkesinin her tarafına halifeler gönderdi. Üç yüz altmış zata hilafet duası etmiştir. Bu hal kendisinden sorulduğunda, "Üç yüzüne ben dua ettim, altmışına Sultan-ı enbiya dua ettiler." demiştir.

Bunca ilim ve irfanına rağmen Şeyh Şa'ban-ı Veli tevazuu seven, ilmiyle övünmeyen biri idi. 0 derece ki, çokları kendisini ümmi bilirdi. Honsalar Camii'nde Kur'an-ı Kerim'i tefsir eder, hadisler naklederdi. Bu ilmi toplantılara halk gelir ve kendisini zevkle dinlerlerdi. Fakat zamanla irşadı batıni galebe çaldığından va'z ve nasihattan vazgeçti.

Şeyh Şa'ban-ı Veli'ye sadece Kastamonu'dan değil, başka yerlerden de dost ve müridan gelirdi. Bunlar arasında tanınmış ilim ve din adamları bulunuyordu. Değerini anlamayan bazıları ise dedikodu yaparak kötü niyetlerini ortaya koymalarına rağmen o bunların hiç birine cevap vermemiş, tahammül etmişti.

Şehrin Atabey Mahallesi'nde çıkan bir yangında yanan bir tahta Honsalar Camii'ni de tutuşturdu. Ahşap olan binayı kurtarmak mümkün olmadı. Yeniden yaptırmak isteyen dervişlerine Şeyh Şa'ban-ı Veli izin vermedi. "Bu yanıkta bir hikmet vardır." diyerek Hisarardı'nda Seyyid Sünneti Mescidi'ne yakın bir eve taşındı. Bu ev Eyüb Halife tarafından hibe edildi. Şeyh Şa'ban-ı Veli hayatta iken bu evde oturmak ve yerine geçecek şeyhlerin de oturmaları için bir vakıfname tanzim etti. Bu vakfın şahsiyeti daha sonra kütüğe kaydedilmiştir.

Şeyh Şa'ban-ı Veli hayatı boyunca kendine bizzat başvuran veya dua ile yardım isteğinde bulunan herkese koşmuş, çeşitli kerametler göstermiştir. Bunlar kerametleri kısmında geçmektedir.

Şeyh Şa'ban-ı Veli giderek yaşlanmakta idi. Halvet ve uzlet etmek isteyerek Seyyid Sünneti Makamı'ndaki savmaasına girdi. Rivayete göre yedi yıl dünya yüzü görmedi.

Beş vaktini burada kıldı. Tayyı zaman ve tayyı mekan ile namazlarını Ka'be-i Muazzama'da kıldığını söyleyenler de vardır. Kerametlerinin anlatılmasından hoşlanmaz, anlatanı azarlar ve inkar ederdi. Bazı kerametler yalnız kendisinde değil, dervişlerinde de görülmeğe başladı.

Şa'ban-ı Veli evliyalık tacını giymişti. Dışarıya hiç çıkmadığı savmaasında, dua isteğiyle gelenlere yardımcı olmaktaydı. 0, dünyadan elini, eteğini çekmiş; halka minnet etmeyerek kanaat ve tevekkülle ömür geçirmişti. Para biriktirmez, nerede ise hepsini dervişlerinin ve onların ailelerinin nafakalarınave darda kalanlara harcardı.

Şa'ban-ı Veli Hazretleri sadece insanlara değil, cinnilere de mürşid olduğundan insan ve cinnin mürşidi anlamında kendisine Mürşidü's-Sakaleyn denirdi.

Hazret-i Şa'ban-ı Veli kutbiyyet makamına ulaştıklarında Allah'tan üç şey istemiştir:
1. Tarikatına intisab edenlerden bir kimse seyr-ü sülukun sırlarına haberdar olamadan vefat ederse o kimseye son nefesinde tevhid-i zat zevkinden ihsan buyurulması,

2. Tarikatı saliklerinin cin ve peri tasallutundan, bilhassa sihir yapıcıların sihirlerinden muhafaza olunması,

3. Kıyamet gününe kadar ariflerin eksik olmaması.

Gerçekte bu tarikattan çok arifler yetişmiştir. Salikler arasında cin ve periye musallat olanların bulunmadığı kitaplarda yazılıdır. Ömrünün sonlarına yakın dervişlerini yanına toplayarak onlara dua ve nasihatlarda bulunmuştu.


Bu arada Istanbul'da Süleymaniye Camii Vaizi, aslen Kastamonulu Muharrem Efendi kendisini ziyarete gelmişti. Gitmeğe hazırlanırken ona, "Gitme, biz ahirete göç yapıyoruz. Benim namazımı kıl, öyle gidersin." buyurdu. Görünür bir rahatsızlığı olmadığından bu sözleri onun yaşlılığına verdiler. Fakat gerçekten kısa bir süre sonra bir cuma sabahı gün doğarken dünyasını değiştirdi. Tarih 18 Zi'lhicce 976 yani 4 Mayıs 1569 Çarşamba günüdür.

Allah şefaatinden ve himmetinden ayırmasın. Ruhuna Fatiha.


FARKLI BİR KAYNAKTAN ŞEYH ŞABÂN-I VELÎ

On altıncı yüzyıl Osmanlı velîlerinden. Kastamonu vilâyetinin Taşköprü kazâsında doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Küçük yaşlarda İstanbul’a giderek; tefsîr, hadîs , fıkıh ilimlerini öğrendi. Zâhirî ilimlerde yetişmiş bir âlim olarak Kastamonu’ya dönerken, Bolu’da Hayreddîn-i Tokâdî hazretlerine uğradı. Tasavvufta üstâd olan Hayreddîn-i Tokâdî, Halvetî yolunun büyüklerindendi. Hayreddîn-i Tokâdî, kendisini ziyâret eden bu kâbiliyetli talebeyi bir müddet memleketine göndermeyip yanında bıraktı. Şa'bân-ı Velî senelerce Hayreddîn-i Tokâdî’ye hizmet etmekle şereflenip, teveccühlerine kavuştu. Hocasının himmeti bereketiyle kısa zamanda yetişerek, tasavvuf yolunda yüksek derecelere kavuştu. Hocasının 1535 (H.941) de vefâtından sonra halîfesi oldu. Şa’bân-ı Velî, Kastamonu’ya giderek, halkı irşâda, yetiştirmeye başladı. 1568 (H.976) da vefât edince, Kastamonu’nun Hisâraltı civârındaki türbesine defnedildi.


Şa'bân-ı Velî, dünyâya hiç meyletmezdi. Takvâ ve verâ ehli idi. Haramlardan şiddetle kaçar, hattâ şüpheli korkusu ile mübahların bile fazlasını terkederdi. Zamanlarının bir dakika boşa geçmemesi için uğraşır, vaktini ibâdet ve insanlara faydalı olmakla geçirirdi. Kendisine sığınanları boş çevirmezdi. Dîn-i İslâmı yaymak, Ehl-i sünnet îtikâdını herkese anlatmakla vaktini değerlendirirdi. Dînin emirlerini yapmayan ve yasaklarından kaçınmayanlara ziyâdesiyle nasîhat eder, onların Cehennem'de yanmaması için elinden gelen gayreti gösterirdi. Getirilen hediyeleri, kendisi zâhiren çok fakîr olduğu halde, hepsini muhtaçlara, yetimlere dağıtırdı. Halkın arasında Hakk'ı anardı. Görünüşte insanlar arasında bulunurdu, fakat kalbi ile hep Allahü teâlâyı hatırlar, hakîkî sâhibinden bir ân dahî gâfil olmazdı. yaptığı duâlar, kabûl olurdu.

Talebelerinden Muhyiddîn Usta anlattı: Bir gün hocamız Şa'bân-ı Velî hazretlerinin huzûrunda idik. Ilgaz yolundan bir kimse geldi ve hocamızın elini öptükten sonra; “Efendim! Yol üzerinde bir değirmenimiz vardı. Bir arkadaşımla değirmenin taşını değiştirecektik. Yeni taşı kaldırdık, tam koyacakken derenin dibine yuvarlandı. Dereden tekrar çıkarıp yerine koymamız mümkün değildi. Çünkü taş çok ağırdı. Ne yapacağımızı düşünüp dururken, hatırımıza siz geldiniz ve; “Yetiş ey Şa'bân-ı Velî hazretleri!..” diye imdâd istedik. O anda bir el, değirmenin taşını aşağıdan aldığı gibi, getirip yerine koydu. İşte, orada gördüğüm el ile bu öptüğüm el, aynı eldir.” dedi.


Talebelerinden Mehmed Efendi anlattı: “Şa'bân-ı Velî hazretlerinin talebesi olmakla şereflendiğim sıralarda, onun pekçok kerâmetlerini gördüm, hâllerine şâhid oldum. Horasan evliyâsından biri, talebelerinden hâl ehli olan birkaçına; “Anadolu’da derecesi yüksek, pek kıymetli bir velî yetişti. Arzu ettiği an melekler âlemini seyretmektedir. Siz de ziyâretine gidiniz. Onun feyz ve bereketine, teveccühlerine kavuşunuz.” buyurdu. O talebeler de Anadolu’ya doğru yola çıkıp Kastamonu’ya yaklaştılar. Bu sırada Şa'bân-ı Velî, iki talebesine bir ayna verip; “Horasan dervişlerinden üçü ziyâretimize gelmektedir. Aynayı bu gelenlere veriniz.” buyurdu. Aynayı alan iki talebe, Horasanlı dervişleri karşılamaya çıktılar. Yolda karşılaştıklarında, emânet olan aynayı gelenlere verdiler. Horasanlı dervişler aynaya baktıklarında, içinde Şa'bân-ı Velî’nin tebessüm ederek kendilerine baktığını gördüler. Bu hâle hayret ettiler ve; “Bize bu kâfidir. Göreceğimizi gördük, Şa'bân-ı Velî’nin teveccühlerine kavuştuk.” diyerek Horasan’a döndüler.”

Şa'bân-ı Velî’ye bir gün fakir bir kimse gelerek; “Efendim! Fakirim. Bir merkebim vardı, o da öldü. Şimdi ne ile çocuklarımın geçimini temin edeceğim? Ne olur duâ buyurun da, cenâb-ı Hak beni nâmerde muhtâc etmesin.” dedi. Şa'bân-ı Velî de, ellerini açarak bu fakir için Allahü teâlâya yalvardı. O sırada bir atlı, yedeğinde bir katır ile Şa'bân-ı Velî hazretlerinin huzûruna varıp; “Efendim! Bu katırı size hediye etmek niyetiyle tâ memleketimden geldim. Lütfen kabûl buyurunuz.” dedi. Şa'bân-ı Velî, yanında duran fakîre dönerek; “Ey fakîr! Allahü teâlânın sevdiklerine olan bağlılığın ve muhabbetin sebebiyle, cenâb-ı Hak sana, merkebin yerine daha güçlü bir katır ihsân etti. Nîmetinin şükrünü bil ki, daha da çoğaltsın.” buyurdu ve katırı fakîre teslim etti. Katırı getiren kimse, bu işe şaşırıp kaldı ve hayretinden; “Sübhânallah” deyince, etraftakiler; “Niçin hayret ediyorsun?” diye sordular. O kimse de; “Bu katırı yarın getirecektim. Lâkin içime, hayırlı işi geciktirme, diye bir düşünce geldi. Bunda bir hikmet var diyerek acele ettim.” dedi.

Kürekçi Mustafa isminde, Şa'bân-ı Velî’yi çok seven biri anlattı: “Birisine bin iki yüz akçe borcum vardı. Onu ödemek için çok çalıştığım hâlde bir türlü para biriktirip veremedim. O kimse de, zaman zaman gelip parasını istiyordu. Ben her defâsında; “Biraz daha mühlet ver.” diyordum. Bu durumun böyle devâm etmeyeceğini anlayınca, bir velînin kabrine giderek; “Yâ Rabbî! Enbiyân ve bu evliyân hürmeti için, bana borcum kadar dünyâlık ihsân eyle!” diye duâ eyledim. Oradan ayrıldıktan sonra, aklıma Şa'bân-ı Velî hazretleri geldi. Huzûr-i şerîflerine vardığımda yanında kimse yoktu. Beni görünce, oturduğu minderin altını işâret ederek; “Bunun altındakileri al!” buyurdu. Elimi uzatıp, bir miktârını aldım. Hepsini almadığımı görünce, bana; “Hepsini al. Hak teâlâ oradakilerin hepsini senin için gönderdi.” buyurdu. Bunun üzerine hepsini aldım. Sonra benim için el kaldırıp; “Yâ Rabbî! Bunu darda koyma.” diye duâ etti. Huzûrundan ayrıldım. Tenhâ bir yere vardığımda paraları saydım, tam borcum kadardı. Çok sevindim. Hemen gidip borcumu verdim. O günden beri hiç kimseye borçlanmadım, elhamdülillah.”

Murâd Halîfe ismindeki imâm, bir gün Şa'bân-ı Velî’yi ziyârete geldi. O sırada Şa'bân-ı Velî câminin bahçesinde talebeleriyle oturmuş sohbet ediyordu. Murâd Halîfe, bir müddet onların yanına oturup sohbeti dinlemeye başladı. Dinledikçe, Şa'bân-ı Velî hazretlerinin büyüklüğünü anlıyordu. Bir ara Şa'bân-ı Velî’nin mübârek başını câminin kubbesi yüksekliğinde gördü. Hemen varıp, Şa'bân-ı Velî’nin dizinin dibine oturdu ve elini öpmeğe başladı. Talebelerden biri yavaşca; “Bu adam ne yapıyor? Durup dururken hocamızın elini öpüyor.” deyince, yanındaki kalb gözü açılmış olan talebe de; “Eğer hocamızın mübârek başının Arş-ı âlâya değdiğini görse, zevkten helâk olurdu.” dedi.


Şa'bân-ı Velî, zaman zaman şehrin kenârında bulunan bir ulu çınar ağacının yanına gider, ağacın kovuğu içine oturarak Allahü teâlâyı zikreder, mahlûkları hakkında tefekkür ederdi. Bir gün, böyle ağacın kovuğunda tefekkür edip otururken, bâzı kimseler gelip Şa'bân-ı Velî’yi çağırdılar. Tefekkür etmeyi bırakıp gelenlerle berâber şehre giderken, arkalarında bir gürültü koptu. Geriye döndüklerinde, koca çınar ağacının da peşlerinden geldiğini gördüler. Bunun üzerine Şa'bân-ı Velî; “Ey yaşlı çınar! Daha gelme, yerinde kal!” buyurunca, köklerini sürükleyerek gelen ağaç, olduğu yerde kaldı.

Ömer Füâdî isminde bir sevdiği anlattı: Teyzemin başı çok ağrıyordu. Bu baş ağrısı için gitmedik doktor, içmedik ilâç bırakmadık. Kimden ne ilâç duyarsak onu deniyorduk. Fakat netice hiç değişmiyordu. Bir gün Şa'bân-ı Velî’ye gittik, durumu anlattıktan sonra duâ istedik. “Kur’ân-ı kerîmin her harfinde bin derde bin devâ vardır. Ondan şifâ aramayan şifâya kavuşamaz.” buyurdu ve bir Fâtiha-i şerîfe okudu. Oradan ayrıldık, eve gelirken teyzeme ağrısını sorduğumda; “Elhamdülillah hiçbir ağrı ve sızı kalmadı.” diyerek Şa'bân-ı Velî’ye duâ etti.

Şa'bân-ı Velî, 1568 (H.976) senesinde hastalandı. Hastalığının son günlerinde talebelerini başına toplayarak, ayrı ayrı nasîhatlerde bulundu. Herbiriyle vedâlaştı. Helâllaştı. Son nefesinde Kelime-i şehâdet getirerek vefât eyledi. Kastamonu’nun Hisaraltı civarındaki türbesine defnedildi. Vefâtı için şu mısrayı târih düşürdüler:

“Eyledi Şa'bân Efendi azm-ı dildâr-ı can!”
Türbesindeki kitâbede de şu beyt yazılıdır:
“Sarıl gel, dâmeni ihsânına sen Şeyh Şa'bân’ın,
Harâbından geçip ma’mûr-u-âbâd olmak istersen.”

DERDİME ÇÂRE

Şa'bân-ı Velî, bir sene kendine âit bir odada halvete girerek, günlerce dışarı çıkmadı. İçerde nefsini terbiye etmek, yüksek dereceler katetmek için uğraştı. O sıralarda hac mevsimiydi. Kastamonulu bir kimse, hac vazifesini yapmak için Kâbe-i muazzamaya gitmişti. Orada hastalandı. Kendisine yardım edecek bir yakını yoktu. Berâber geldiği kimseler, Mekke’den ayrılıp memleketlerinin yolunu tuttuğu hâlde, bu kimse iyileşip yola çıkamamıştı. Memleket hasretiyle yanıp yakıldığı ve gözyaşlarıyla ağladığı bir gün, yanına bir zât geldi. “Ey hacı efendi! Ağlamanızın sebebi nedir?” diye sordu. O da durumunu anlatınca, dedi ki: “Kâbe’nin Hanefî mihrâbı yakınında beş vakit namazını kılıp, kaybolan bir zât vardır. Oraya git, kim olduğunu araştır. Bulduğun zaman ellerine yapış ve sıkıntını anlat. O kendisini gizlerse de, sen ısrarla; “Derdime çâre!..” de. O hacı; “Peki” diyerek, Hanefî mihrâbına gitti. Namaz arasında dikkatle gelenleri kontrol ediyordu. Bir ara kendi memleketinden tanıdığı Şa'bân-ı Velî hazretlerini de orada gördü. Namazdan sonra yanına varırım, diyerek, namazını olduğu yerde tamamladı. Fakat namazdan sonra ne kadar aradıysa da Şa'bân-ı Velî’yi göremedi. Bana bildirilen herhâlde budur diyerek, sonraki namaz vaktini bekledi. Ezanlar okunduğu sırada, yine aynı yerde Şa'bân-ı Velî’yi görünce, yanına sokuldu ve ellerine sarılıp öptü. Sonra bir nefeste derdini anlattı ve; “Beni memleketime götürmek Allahü teâlânın izniyle sizce mümkündür. Derdime çâre...” diye yalvardı. Şa'bân-ı Velî; “Mümkündür. Fakat sırrımızı açığa çıkarmanızdan korkarız.” buyurdu. Hacı da sır saklayacağını bildirince, Şa'bân-ı Velî, namazdan sonra kimsenin bulunmadığı yerde görüşerek; gözlerini yummasını ve açmamasını söyledi. O zât sonunda; Allahü teâlânın izniyle kendini evinin önünde buldu. Hacı, Şa'bân-ı Velî’nin kerâmeti ile, kısa zamanda çok uzun yolu kat ederek memleketine gelmişti.

MİNDERİN ALTINDA

Bir zamanlar birinin, bir zâta borcu vardı,
O devrin parasıyla, beş yüz akçe kadardı.

Bunu ödemek için, çok çalıştığı hâlde,
Bir türlü biriktirip, veremedi yine de.

Alacaklı o adam, zaman zaman gelerek,
İsterdi parasını, hem de sitem ederek.

"Biraz mühlet ver diye yalvardıysa da ona,
O mühlet vermeyince, çok üzüldü o buna.

Bir velînin kabrine, gitmeye karar verdi,
Onu vâsıta edip, şöyle duâ eyledi:

"Mâlumdur elbet sana, yâ Rabbî, benim hâlim,
Bu velî, hürmetine, yardımcım ol sen benim.

Ödeyebilmem için, beş yüz akçeyi buna,
Bu borcum miktarınca, parayı gönder bana."

O velî hürmetine, duâ edip dönerken,
Şâbân-ı Velî geldi, aklına onun birden.

Huzûruna vardı ki, kimse yoktu evinde,
Diz çökmüş otururdu, ibâdet mahallinde.

O içeri girince, gösterip minderini,
Buyurdu: "Gel al bunun, altındakilerini."

Hâlbuki henüz ona, bir şey söylememişti,
Ondan başka kimse de, yanına gitmemişti.

Çekinerek oradan, bir miktar para aldı,
Ve lâkin utancından, hepsini alamadı.

Allah'ın velî kulu, buyurdu ki o zaman:
"Rabbimin ihsânıdır, al hepsini oradan."

"Peki" deyip o dahi, alıverdi hepsini,
Şâbân-ı Velî ise, kaldırdı ellerini,

Acıyıp onun için, duâ etti Allah'a:

"Yâ Rabbi, bu kulunu, darda koyma bir daha."

Bu kişi hem parayı, hem duâyı aldı ve,
Sevinç ve huzûr ile, döndü ve geldi eve.

Oradan getirdiği, paraları çıkardı,
Saydığında gördü ki, tam da borcu kadardı.

Gitti hemen koşarak, o alacaklısına,
Borcunu ödeyerek şükretti Mevlâsına.

Yâ Rabbî, kul borcundan bizi de eyle halâs,
İhsân et kalbimize, kavî îmân ve ihlâs.

1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); s.199
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1147
3) Menâkıb-ı Şa'bân-ı Velî
4) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.381
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.14, s.364