5 Temmuz 2011
Cidde Havaalanında bekliyoruz
400 km.lik yol arada verdiğimiz mola ile en sonunda Cidde havaalanının önünde bitmişti. Otobüslerden aldığımız bavullarımızı bize gösterilen yere bırakarak beklemeye başladık. Akşam saat 21: 45’te kalkacak olan uçağımız için önümüzde uzun saatler vardı.  Herkes boş bulduğu yere, bulamayanlarda yerlere seccadelerini sererek oturdu.

Kim kimi bulduysa sohbete başladı. Vaktin başka türlü geçmesi beklenemezdi. Bir saat sonra ikindi ezanı okununca birkaç kişi namaz kılınmasına ayrılmış alanlara gittiler. Bense havaalanı mescidine gitmiştim. Açık havada namaz kılmanın keyfi burada kendisi gösteriyordu. Mescide girdiğimde bir Arap vatandaşının dışında ve namaz kılan bir Türk umreciden başka kimse yoktu. Mihrap ve minber ağaç oymacılığının büyük bir şaheseri gibi duruyordu.  Namazdan sonra incelerim deyip, ikindinin sünnetini kıldım. Yavaş yavaş dolmaya başlayan mescide bizim kafileden de birkaç kişi gelmişti. Ancak diğer yerlere gidenler ki bunların bir kısmını davet etmeme rağmen benim gittiğim yönün yanlış olduğunu söyleyip farklı yöne sapmışlardı.

Namaz bitmişti. Namazdan sonra mescitte ilk gördüğüm Hacı ağbimizle musafaha yaptık. Tanıştık. Adının Mahmut Avul olduğunu söyledi. Minberin ve mihrabın güzelliğinden söz ederken yanımıza gelen bir başka kişilerde bu sohbete katılmıştı.
Mahmut Avul Ağabeyimiz İşlemeli Mihrap Önünde
Bunun bir Osmanlı işi olduğunu ve Medine’den sökülüp getirildiğini söyledi. Mahmut beyle tanışmaları da varmış. Sohbet Osmanlıdan günümüze kadar ayaküstü sürdü. Mahmut bey’in çok bilgi sahibi, sayılı din öğreticilerinden biri olduğunu, birçok tanınmış hafız, hoca, mevlithan, bakan ve hatta Başbakanın üzerinde bile hakkı varmış. Onlar benim talebemdi diyen Mahmut Hoca hak ettiği değeri bulamamış, engin ve mütevazı bir insan olarak aramızda idi. Onu daha önce tanıyamadığıma üzülmüştüm. Çünkü beraber olsa idik bu kutlu topraklar hakkında farklı bilgilere, farklı gözle bakışa ulaşabilirdim. Nasip böyle imiş..

Namaz için farklı bölümlere gidenlerle karşılaştım. Bana nerede namaz kıldığımı sordular. "mescitte" dedim. "Ne mescidi" dediler. "Mescid yok ki." Ben "Mihrabı minberi, imamı olan yerde kıldım" dediğimde inanmadılar. "Götür göster" dediler. Götürdüm, gösterdim. hayret ettiler. Onlar ise namaz kıldıkları yerde toza bulanmışlardı. "Sizin gittiğiniz yer hanımların erkeklerden sakınmaları için oturacakları ve fazla kullanılmayan yerlerdir" dedim. "Hac mevsimi oralar doluyor."dedim. "Bana inanmadınız oraya gittiniz. Bu da sizin nasibinizdir" dedim. Gülüştük.

Gelen bir çağrıyla eşyalarımızı alarak iç kısma geçtik. Bavulları teslim etmek için sıraya geçtik. Zemzemi olanlar önce farklı bir bölüme, olmayanlarda ya da zemzemi teslim edenler farklı bir yerde sıraya geçtik.

Önümdeki insanlar bavullarını verirken anlayamadığım tartışmalar duyuldu. Sıra bana geldi ki Atlas jetin bir görevlisi “ 30 kg ın üstü ücrete tabidir” dedi. Öyle şey mi olur dedim. Zaten bavullar hurmalar 30–40 gelir. Eşyalarımızı ne yapacağız” dediğimde. Kural hu. Geçen her kiloda 10 Dolar vereceksiniz dedi. “Bu üçüncü gelişim ne Suud Uçağında ne de Türk hava Yolarlında böyle bir şey duymadım. Ne getirdiysek götürdüler” dediğimde. “Bende 10 yıldır bu işi yapıyorum. Biz hep alıyoruz” dedi. Oysaki Atlas Jet bu yıl umreci taşımak için Diyanetle anlaşmıştı.  “Biz dört kişiyiz. Nasılsa 120 kg kadar hakkım var. Hem benim zemzem bidonlarım yok. O hakkımda kullanacağım” dediğimde “kullanamazsınız. Zemzemleri biz kendimiz ikram olarak veriyoruz. Zemzemin olsaydı” diye ters cevap verdi.

Cidde Havaalanı Mescidi
Ben Atlas jetin kaba görevlisi ile tartışırken polis tarafından bavulların alınmaması, işlemlerin durdurulması anonsu yapıldı. Zemzem bidonlarını teslim edenle etmeyenler birbirilerini sıralarını aldığı, ya da sırada bekledikten sonra zemzem için farklı sıraya girmesi gerektiği saatlerce bekleyen umrecilere söylendiği için ipler kopmuş, sabırsızlık ortaya çıkıvermişti. Bunu gören Suudi Polisi de bunu engelleyebilmek, düzeni sağlayabilmek için işlemleri durdurma kararı aldı.

10–15 dakika beklemeden sonra işlemlere tekrar geçildi. Ben son bavulumu yaparken Atlas jetin görevlisi banko görevlisinin önündeki kâğıttan bakarak benim bavullarımın miktarını 150 kg çıktığını söyledi. Ne 150 kg kardeşlim daha 70–80 civarındayım dedim. Yok dedi. Bak kâğıtta 148 kg olmuş dedi. O anda görevliye miktarı ben sordum. 82 kg cevabı aldım. Gördüm dedim. Suudlu banko görevlisi bana gülümseyerek “sabır hacı” kelimesini söyledi.

O sırada kafileden bir bayan kendisinin fazla eşyası olduğunu, parasının olmadığını, fazlalık için para ödeyemeyeceğinden dolayı eşyalarının kalacağı korkusunda olduğunu, benden yardım etmemi istedi. Yaklaşık 20 kg eşyasını alarak halen hakkım olan kalan miktarımdaki hakkımı kullanmak üzere bayanın eşyasını aldım. Bankoya vererek teslim ettim. 

Bu çok yanlış bir uygulamadır. Hacca ve Umreye giden kişi en az 1–2 koli hurma alır. Buda 30–40 kg yapar. Geri kalan ne olacak. Bu adamın bavulu var, özel eşyaları var. Aldığı hediyeler var.  Buna başta DİB olmak üzere uçak firmalarının bundan sonrası için tedbir ve kara alacağı bir durum olmalıdır. Hacca ve umreye gidenlere aşırı olmamak üzere bagaj hakkını yüksek miktarlarda tutmalıdır.

Bavulları teslim ettikten sonra yönlendirme ile pasaport kontrolü yapılan yere yürüdük. Halen kafilemizin bir kısmı dışarıda idi. Bavullarını teslim etmek üzere daha çok sıra vardı.

Pasaport kontrolü için sıraya geçtiğimde önümde beş kişi vardı. Nasıl oldu , nereden geldiler göz açıp kapattığım an kadar bir süre içerisinde benim önümde bir hayli fazla kalabalık olduğunu gördüm. “Hacı ağbiler, hacı ablalar lütfen tek sıraya geçer miyiz” dediğimde genç olan bir tanesi “Ne var ne olmuş” diye diklendi. “Sıra var” dedim, “sıraya geçseniz” dediğimde “geçmişsek geçmişiz ne olmuş. Sen bekle” dedi. “Tamam hacı ağbim” dedim. “Nasıl olsa uçak beni almadan kalkmaz buyur geç” dediğimde ise aldığım cevap çok farklı oldu. “Hadi hadi sana acıdım. Sana ikramım olsun, sen geç kontrolünü yaptır” dedi. Hem suçlu hem güçlü hacı kardeşime cevap bir başka kişiden geldi. “Sen ona ikram edemezsin. Çünkü o senden çok önce buradaydı.”Dedi. Bu kez bana ikram (!) etmiş olan sabırsız hacı kardeşim bu kez ona kafa tutmaya, tartışamaya başladı.

Sabır çekerek pasaport kontrolünü yaptırdım ve havaalanının üst katına çıktım. Bu arada havaalanının çok büyük ve modern bir yapı haline geldiğini belirtmek isterim.

Akşam namazımızı salonun bir köşesinde kılarak beklemeye başladık. Beklememiz sürerken ortalığı ayağa kaldıran bir feryat duyuldu. Doktor, doktor diyen bir genç sağa sola koşuşturuyor, bir yandan yakaladığı rehber hocaların yakasına yapışıyor bir yandan feryadına devam ediyordu. 

Herkes gencin gösterdiği yere bakıyordu. Umrecilerden biri yerde kıvranır vaziyette yatıyordu. Genç ise bu kez sinkaflı konuşmaya başlamış elinde telsiz tutan bir havaalanı görevlisine doktor, ambulans deyip duruyordu. Bazıları küfür etmemesini söylese de genç aldırmıyordu. Yerde kıvranan ise pasaport kontrolünde “acıyan” “ikram” da bulunan, “sıranın önüne geçen”, daha sonra “çevresiyle tartışmaya giren” adamdan başkası değildi. Kendini yerden yere vuruyordu. “Beni kurtarın” diye bağırıyordu. Az  sonra gelen doktor muayene etti. Böbrekleri taş düşürüyormuş Ağrı kesici yapıp gitti. Ortalık sakinleşmişti.

Yatsı namazını devamla uçağa binmek üzere son çıkış mahallinde sıra olmaya başladık. 
 
Top