0
-- --


Sur içi İstanbul’unun, yüz yıl kadar önce önemli bir eğlence ve sanat merkezi vardı: Direklerarası…

Bizans Levantenleri nasıl 19. yüzyılın ortalarından başlayarak şehrin Rumeli yakasında Beyoğlu’nu bir eğlence, alışveriş ve kültür merkezi haline getirmişlerse, geride bıraktığımız yüzyılın başlarında da sur içi İstanbul’unun sakinleri bunun benzerini Direklerarası’nda meydana getirmişlerdi.

Direklerarası denince, eski İstanbul halkının özellikle ramazanlarda aileler evlerinden çıkarak doğruca Direklerarası’na tiyatro seyretmeye, kanto ya da saz dinlemeye koşardı. Böylece gündüzleri hayli tenha olan bu cadde akşamları birden canlanır, kalabalık gecenin geç saatlerine kadar dağılmaz, oyunlar, kantolar, eğlenceler, gösteriler bitmek bilmezdi.

Tam olarak neresi miydi Direklerarası?



gözlerinin önünde haklı olarak başta tiyatro ve sinema olmak üzere cambaz, hokkabaz, meddah, karagöz, kukla gibi geleneksel seyir türleri beliriverirdi. Hatta, seyrek yapılsa da, pehlivan güreşleri ve at cambazlarının gösterileri de…



Günümüzdeki Vezneciler Caddesi’nin başı ile Şehzadebaşı Camisi arasında kalan yer. Adı, caddenin sağındaki Damat İbrahim Paşa Külliyesi’ne gelir sağlamak amacıyla inşa ettirilen dükkânların önündeki mermer sütunlu revaklardan gelmekteydi.

Bu mermer sütunların zaman içinde istimlâkler ile yok olmasına rağmen, İstanbul halkı buraya daha uzun zaman Direklerarası demekten vazgeçmemişti.

Ta Bizans döneminde bile burası büyük caddelerin kesiştiği yer olması bakımından sur içi

İstanbul’unun önemli bir merkeziydi. Ayasofya’nın önlerinden başlayıp Şehzadebaşı’na gelen Meşe adlı önemli bir yol burada biri Edirnekapı’ya, öteki Altın Kapı’ya uzanan iki ayrı cadde halinde uzayıp giderdi. Bu önemli kavşak noktasının adı Philadelphion’du o zamanlar.

Burası, fetihten sonra da yıllarca önemini korumuştu. 1800′lü yılların sonlarına doğru da açılmaya başlanan çayhane, kahvehane, kıraathane, tiyatro ve eğlence yerleriyle kısa zamanda bir eğlence merkezi haline gelmişti.

Direklerarası yalnız geceleri tiyatro, meddah ya da karagöz seyretmeye gelen halkın rağbet ettiği bir eğlence merkezi değil, aynı zamanda dönemin entelektüel kesiminin de ilgi gösterdiği bir yer olmuştu. 1880′den sonra bu cadde üzerinde birkaç tiyatro binası yapılınca, oyuncular da izleyiciler de bu basık tavanlı, derme çatma iskemlelerin yan yana sıralandığı, sigara dumanıyla dolan eski mekânlardan kurtulmuşlardı.

DİREKLERARASI’NDA TİYATRO VAR

Direklerarası’nda başlıca üç önemli tiyatro vardı: Ferah Tiyatrosu, onun karşısında da iki kat localarıyla Hasan ve Şevki efendilerin tiyatroları.


Ferah Tiyatrosu’nda, uzun bir süre Osmanlı Dram Kumpanyası adı altında Mınakyan Kumpanyası oynamıştı. Oyunların hemen hepsi de o günlerin romantik melodramlarıydı. Hasan ve Şevki efendilerin tiyatrolarında ise önce esas oyun oynanır, sonra sıra kantolara, duettolara gelir ve Hasan ve Şevki Efendi’nin başrolü oynadıkları bir komediyle gece sona erdirilirdi.

Zaman içinde hangi tiyatrolar mı açılmıştı burada?

Çoook! Şems Tiyatrosu, Mınakyan Tiyatrosu, Abdürrezzak Tiyatrosu, Benliyan Kumpanyası gibi o günlerin önde gelen tiyatroları. Ve Turan Tiyatrosu, Felek Sineması, Hilâl Sineması, Meşrutiyet Tiyatrosu, Kagir Tiyatro, Sanayi-i Nefise Mektebi Tiyatrosu, Sahne-i Musiki-i Osmanî Tiyatrosu, Bizans Tiyatrosu, İstanbul Tiyatrosu, Küçük Kagir Tiyatro, Şark Tiyatrosu, Millet Tiyatrosu, Ferah Tiyatrosu, Malûl Gaziler Millet Tiyatrosu… Bu arada Fevziye Kıraathanesi de tadil edilmiş, önce Emperyal Tiyatro, sonra Millî Sinema adlarını almıştı. Bu tiyatro ve sinemaların hepsi elbette aynı zamanda faaliyet göstermemiş, yarım yüzyıldan fazla bir zamana yayılmışlardı. Sayıca bu kadar çok tiyatro ile sinemanın faaliyet gösterdiği böylesine renkli, böylesine önemli bir caddeye İstanbul’un Broadway’i denmezdi de ne denirdi!

Bu salonlarda hangi sahne sanatkârları sanatlarını icra etmişti? Başta Kavuklu Hamdi (1841-1911), Abdürrezzak (1835-1914), Küçük İsmail (1854-1928), Naşit (1886-1943), Şevki ve Kel Hasan (1874-1929) gibi büyük halk oyuncuları.

Bu sanatkârlar Direklerarası’ndaki kıraathanelerde seyirci karşısına çıkmış, kendilerini izleyenlerin gönüllerini fethedip burada gerçek birer şöhret sahibi olmuşlardı. Direklerarası aslında yalnız sinemaların, tiyatroların karşılıklı sıralandığı bir eğlence
merkezi değildi. Bu cadde üzerinde kıraathane de vardı, eczane de, sucu da, manav da, fırın da vardı, fes kalıpçısı da. Kısacası Direklerarası, özellikle akşamdan başlayarak dolu dolu yaşanan, gelip geçeni hiç eksilmeyen, canlı, hareketli bir caddeydi. Öyle ki, sur içi İstanbul’unun Beyoğlu’suydu diyebilirdiniz Direklerarası’na. Ancak toplumun kendine has kültürünün yeni bir hayat tarzı için yetersiz kalmaya başlamasıyla birlikte, halk da Beyoğlu’na rağbet eder olmuştu. Böylece, sonunda Direklerarası da eski canlılık ve hareketliliğini kaybetmişti.

Bakın, günümüzde nesli neredeyse tükenen, halen seksenli yıllarını sürmekte olan, çocukluğunun ve gençliğinin büyük bir kısmını o çevrede geçiren, önce Pertevniyalli, sonra akademili Mimar Hamit Sözer, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Direklerarası’nı nasıl anlatıyor.

MİMAR HAMİT SÖZER DİREKLERARASI’NI ANLATIYOR



Yıllarca Horhor ve Aksaray çevresinde oturduğumuz için. Direklerarası’na çok yakındık. Öğrencilik yıllarımda, bu caddeden geçmediğim gün yok gibiydi. Direklerarası, o yıllarda tamamen kendi bünyesi içinde gelişmiş, çok renkli, çok hareketli bir eğlence merkeziydi.

Cadde, Saraçhane başından başlar, Vezneciler’e doğru devam ederdi. İşte bu caddenin üzerinde, bugünkü Belediye Sarayı’ndan başlayarak uzanan, bugün yazık ki yerinde olmayan, üzeri arkadlı bir kısım vardı. Burada yan yana muhtelif dükkânlar sıralanırdı. Revaklı yeri tutan bir sıra mermer direkten ötürü, halk buraya Direklerarası adını yakıştırmıştı…

Belediye Sarayı’nın önünden Vezneciler yönüne doğru yürümeye başladığınızda Direklerarası’nın ilk dükkânı, bir fesçiydi. Tunusluydu bu fesçi… Camının arkasında kalıplı, kalıpsız, püsküllü, püskülsüz fesler bulunurdu… Burada fes de satılırdı, feslerin temizliği de yapılırdı.

Zamanla giyilmekten bozulan, hele yağmurda kalmışsa, giyilemeyecek hale gelen fesler özenle kalıplanırdı da… 1928′de Kıyafet Kanunu’nun çıkmasına bir ay kala bana da bir çocuk fesi almışlardı. Bir ay kadar giydim, giymedim. Kıyafet Kanunu çıktı. Tabii benim fes de bir daha çıkarılmamak üzere sandığa kaldırıldı.

Fesçiden sonra lekeci gelirdi. Buraya lekelenen elbiseler verilip bir güzel temizlettirilirdi. 0 zamanlar günümüzdeki gibi, her türden lekeyi kökünden söküp atan kimyevî ilâçlar nerede? O günlerin imkânlarıyla ancak yağ lekeleri çıkartılabilirdi. Lekeci, lekenin üstüne bir tür çamur sürer ve kurumaya bırakırdı. Meğer benim çamur sandığım nesne bir tür yağ emici kil imiş! Bu kil kuruyunca fırçalanarak çıkartılır ve şaşılacak şey, ama lekenin çıktığı görülürdü. Kil, daha çok yağlı lekeleri temizlediği için o dönemin temizleyicileri haklı olarak başka türden lekeleri temizlemeyi pek üzerlerine almazlardı.

Şekerci Cemil Bey’in eserleri hâlâ çalınıyor

Sonraki dükkân, meşhur şekerci Cemil Bey’in dükkânıydı. Birtakım özellikleri olan bir şekerci
dükkânıydı burası… Ortada sabit, geniş bir camekânlı vitrini, bunun sağında ve solunda da iki camlı kapısı vardı. Orta camekânındaki şekerler, şekerlemeler gelip geçenin dikkatini çekecek derecede nefisti. Kapıların yukarısındaki sabit kısımların birinde eski Türkçe olarak Cemilzade Mehmet Ali, diğerinde de Fransızca olarak Confisserie Orientale, yani Şark Şekerlemecisi diye yazardı. Dükkânın sağ girişindeki geniş holde o günlerin musiki üstatları zaman zaman gelip burada toplanır, musiki sohbetleri yaparlardı.

Şekerci Cemil Bey (1867-1928), büyük bir

sanatkârdı. Sanatı yalnız şekercilik alanında değil, musiki alanındaydı da… Şehzadebaşı’nda doğmuş, büyümüştü. 1883te, 17 yaşındayken Şehzadebaşı’nda ilk şekerci dükkânını açmış, üç yıl geçmeden İstanbul’un en ünlü şekercilerinden biri olmayı başarmıştı. 1898′de, II. Abdülhamid’in emriyle Muzika-i Hümayun’a girmiş, bu arada hatırlı kimselerin çocuklarına uzun yıllar musiki ve ud dersleri vermişti, ama şekerciliği de hiç bırakmamıştı.


Hafızdı kendisi, aynı zamanda da büyük bir ud sanatkârıydı. 1911′de Muzika-i Hümayun’dan emekli olmuş, Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitmişti. Büyük takdirle karşılanan Cemil Bey orada da şekerciliğini sürdürmekten geri kalmamıştı. Mısır’da öldüğü zaman 61 yaşındaydı. “Bir nigâh et ne olur hâlime ey gönce denen” gibi günümüzde bile hâlâ çalınmakta devam eden besteleri pek tanınmıştır.

Dükkânda, sağ girişte, karşıda üzerlerinde, kubbeli sarı kapaklar bulunan akide şekeri kavanozları dikkati çekerdi. Güllüsünden nanelisine, sakızlısından bergamotlusuna, tar-çınlısından fındıklısına, envai çeşit akide şekeri vardı bu büyük kavanozlarda… Sol girişin karşısında, yuvarlak, uzun yine kubbeli kapaklı kalaylı kapların içinde çeşit çeşit reçeller… Vişnesinden, çileğine… İncirinden şeftalisine… Bu kapların üzerine boydan boya peştamal serilmiş olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Babamla sık sık şeker almaya giderdik buraya… Babam ayaküstü kısa bir sohbete dalarken ben de şekerleri seyrederdim.

Akide şekeri nasıl yapılıyor?

Bir keresinde dükkânın gerisindeki sağ girişin karşısına rastlayan akide kavanozları tezgâhının yanından şekerlerin yapıldığı imalathaneye girmiştim. İlk kez akide şekerinin nasıl yapıldığını o zaman görmüştüm. Duvara insan boyu yüksekliğinde büyük bir çivi çakılıydı. Tezgâhın üstünde şeker hamuru hazırlanıyor, kıvamını bulunca da karşılıklı çekilerek uzatılıyordu. Sonra bu şeker hamuru duvardaki çiviye takılıp çekiliyor, uzayınca çıkartılıp tekrar birleştiriliyor, yine çiviye takılıp çekiliyordu. Bu yorucu işlem, şeker hamuru istenilen akide şekeri kalınlığına gelinceye kadar devam edip gidiyordu. Sonra da bir makasla, ağza alınabilecek boyda, birbirine dik gelecek tarzda ve büyüklükte teker teker kesiliyordu. Demek istediğim, eziyetli bir işti akide şekeri yapmak! Hem eziyetli, hem zor, hem de vakit alan bir iş…

(Site editöründen anekdot )Bir tüccar bir alışveriş yaptıktan sonra müşterisine şeker ikram edermiş.Bunun anlamı Aramızdaki akid tamamlandı hayırlı olsun demekmiş.Şekerler ağıza atılınca akid de tamamlanırmış.)

Yanılmıyorsam, sur içi İstanbul’unda ilk kez pasta da yine bu Şekerci Cemil Bey’in dükkânında yapılmıştı. Cemil Bey Girit’ten bir pasta ustası getirtmiş, pastaları ona yaptırmıştı. Duyduğum kadarıyla Giritli Usta, pasta yaparken belli bir yere gelince yamaklarını bir bahane ile yanından uzaklaştırır, sanatının en can alıcı aşamasını yanına kimseyi sokmadan yaparmış.

Cemilzade müessesesi, günümüzde de biri Kadıköy Selâmiçeşme’de, öteki Şaşkınbakkal’da, üçüncüsü de Etiler’de olmak üzere faaliyetini hep sürdürmekte devam ediyor.

Daha sonraki dükkân, bir erkek terzihanesiydi. Bir arkadaşımın yakın akrabası olan bu terzide, sonraları ben de dost hatırı ile ucuza bir kat elbise diktirmiştim. Aslında, o yıllarda kumaş alıp terziye diktirmek çok pahalıya mal olduğu için herkesin kolay kolay altından kalkabileceği bir şey değildi. Orta sınıf halk, daha çok hep hazır elbise alır, onu giyerdi.

(…) Ve, meşhur Çinili Fırın! Bugün de açık olan bu fırın, zamanın en güzel peynirli pidelerinin, açmalarının, çatallarının yapıldığı yerdi. Buranın küçük çavdar ekmekleri o kadar lezzetliydi ki, ben katıksız yerdim. Tanesi 60 paraya, yani bir buçuk kuruşa satılan bu çavdar ekmekleriyle tereyağlı, reçelli, zeytinli, peynirli bir kahvaltı yapmanın zevkini başka hiçbir şeyde bulamazdım. Bu Çinili Fırın, günümüzde de sanırım Lâleli’de faaliyetini sürdürmekte devam ediyor.

Çinili Fırın’ı geçince, İbrahim Ethem Bey’in ünlü eczanesine yer vermemek olmaz! Bu eczane çok ciddi bir müesseseydi. Yaptığı ilâçlar hiç endişesiz kullanılırdı. O zamanlar hazır ilâçlar hemen hiç olmadığından doktorların yazdığı reçeteler, hep eczanenin gerisindeki laboratuarda, işinin ehli eczacı kalfaları tarafından elle hazırlanırdı. O zamanların eczanelerinde, duvarda iki büyük camlı dolap vardı.

Biri kırmızı camlıydı, üzerinde “Şiddetli Zehirli”, diğeri yeşil renkli camlıydı, “Hafif Zehirli” diye yazardı. Bu camlı dolaplar hep kilitli tutulur, gerekmedikçe hiç açılmazdı.İçinde ilâç hammaddesi bulunan kavanoz dolaptaki raftan indirilir, içinden reçetede belirtildiği kadarı alınıp tartılır, havanda dövülüp öğütülür, sonra da azar azar ya kapsüllere, ya da kâğıt zarflara konurdu. Sulu ilaçlar küçük şişelerde, merhemler de minik küçük tahta hokkalarda verilirdi. Dediğim gibi, müstahzar denen hazır ilâçlar, birkaç öksürük ya da iştah şurubundan başka, yok denecek kadar azdı.

Bu eczane. Direklerarası’nın sıra sıra mermer sütunlarının son noktasını oluştururdu.

Kahve ya da çay parasına bütün gazeteleri okuyabilirdiniz

Bumdan sonra, Fevziye Caddesi’nin oluşturduğu köşede meşhur İkbal Kıraathanesi vardı. Kıraathane, “okunan yer” anlamına gelir. İnsanlar gelirler, burada çay ya da kahvelerini içerken, bir yandan da o günün bütün gazetelerini okurlardı. Ama buraya gelmekteki asıl maksat, çay ya da kahve içmek değil, okumaktı. Bir kahve ya da çay parasına o günün gazetelerini okuyup günün haberlerini öğrenebilirdiniz. Aslında ciddi bir yerdi bu İkbal Kıraathanesi.

Kıraathanenin müdavimleri, çoğunlukla hep okumuş emeklilerdi. Bu kişiler her gün değilse bile sık sık buraya gelirlerdi, aralarında sohbet ederler, görüş alış verişinde bulunurlar, dünya ahvali üzerine fikirler yürütürlerdi. O günlerin gazeteleri ancak dört, bilemediniz altı sayfaydı. Buranın müdavimleri, yan yana getirilmiş ince kamışlardan oluşan bir gazeteliğe geçirilen gazeteleri, gazeteliğin sapından tutarak öyle okurlardı.

Yanılmıyorsam, sur içi İstanbul’unda ilk kez seyyar sinema bu İkbal Kıraathanesi’nde oynatılmıştı.

Biraz daha ileride Hilâl Sineması’nın önüne gelirdiniz. Daha çok basit halk tabakasının zevkine hitap eden bir sinemaydı burası. Daima iki film birden, daha çok da sıradan kovboy filmleri filan oynatırdı. Biletler seansa göre satılmazdı. Ne zaman isterseniz, bir bilet alıp sinemaya girebilirdiniz. İster filmin başı olsun, ister ortası, hiç fark etmezdi; çünkü filmler devamlı oynatılırdı. Bilmem ki, sabah girip, akşam çıkan işsiz güçsüzler de olur muydu?

Kulağınıza “Çın! Çın! Çın!” diye bir zil sesi mi geliyor? Bu sesler oracıkta bir sucu olduğunu haber verirdi size…



Eski bozuk saatlerin mekanizmasıyla dönen, döndükçe de merkezkaç kuvvetiyle çevresine açılan, iki ucunda, iki küçük ağırlık bulunan bir regülatörün, yani bir düzenleyici fırdöndünün, yanı başındaki küçücük bir çana çarpmasıyla çıkardı bu “Çın! Çın! Çın! sesleri… Bu madeni tınlamaların ardı arkası kesilmek bilmezdi. Kurması bitince sucu saati tekrar kurar, kurunca da bu “Çın! Çın! Çın!” sesleri yeniden başlardı. Bu sucuda, bütün ötekilerde olduğu gibi bardakla iyi su da satılırdı, gazoz gibi, şerbet gibi meşrubat çeşitleri de…

Pırıl pırıl elmalar, hoş kokulu armutlar…

Hemen oracıktaki manav da manavdı hani! Önce bir güzel hohlayıp, sonra da beline sarılı peştamala silip silip parlattığı elmalar, armutlar gelip geçene adeta “Al beni… Ye beni!” der gibi göz kırparlardı. Bu manavda kivi, mango, avokado, ananas gibi on günlük yoldan getirtilmiş nevzuhur meyveler bulunmazdı. Bilinmezdi ki bulunsun! Ama mevsimine göre Sapanca ya da ferik elmasının en âlâsı da bulunurdu, sulu, hoş kokulu kış armutları da…

Mis kokulu Arnavutköy çileği de bulunurdu, incecik kabuklu, seyrek salkımlı nefis Bozcaada çavuşu da…

Zekeriyaköy kirazı da, sulu ve bal gibi Antalya portakalları da… İçi cücüklü Vaşington portakallarının, elma iriliğinde hışır çileklerin, gösterişli olmasına rağmen ağızda grıç grıç eden mânâsız kirazların, birbirine yapışmış, biçim değiştirmiş, hormon kurbanı ucube meyvelerin henüz manav dükkânlarını istilâ etmediği mutlu yıllardı o yıllar…

Şimdi de Millî Sinema’nın önündeyiz. Burası çevrenin en kaliteli filmlerini oynatan, kibar bir sinemaydı. Cenanı ailesinindi. Hilâl Sineması’nın aksine, burada seans başına bilet kesilir, film başladıktan sonra içeriye kimsecikler alınmazdı. Filmin sonunda da salon boşaltılırdı. Ciddi ve kaliteli filmler hep bu sinemada oynardı. Arkadaki birkaç sıra koltuk kadife kaplı olup, ötekilerden daha geniş ve daha rahattı. Tabii ki, bu koltukların bileti, öteki koltuklara kıyasla biraz daha pahalıydı. Şimdi vardığımız yer, Vezneciler’dir.

İsterseniz, buradan, eski Acemoğlu Hamamı’nın önünden karşı kaldırıma geçelim ve sola dönerek Şehzade Camisi’ne doğru yürümemize devam edelim. Bugün, bu meydanlıktan, çoğu sur dışı İstanbul’unun yeni yerleşim merkezlerine otobüsler ve minibüsler kalkıyor.

Günün her saatinde, hele hele sabahları ve akşamları kaldırımlarda, caddeye taşan kalabalık nedeniyle zor yürünmekte…

Sağımızda kalan Bozdoğan Kemeri Caddesi’nin başında tarihî Vezneciler Hamamı bugün de yerli yerinde durup durmakta… Karşısında Fen Fakültesi ile Zooloji Bölümü’nün bulunduğu binada aynı zamanda Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü de yer alıyor…

Biraz ilerisindeki 16 Mart Şehitleri Caddesi’nin başında geniş bir alanda yapılmakta olan metro istasyonunun kazısı sürdürülmekte… Bu cadde, önce Kız Öğrenci Yurdu’nun ve eski bir Bizans kilisesinden çevrilme Kalenderhane Camii’nin yanından, sonra da Bozdoğan su kemerlerinin altından geçerek doğruca Esnaf Hastanesi’nin önünden Süleymaniye Camisi’ne uzanıyor.

Modern Türk tiyatrosu Letafet Apartmanı’nda Doğdu!

Bozdoğan Kemerleri’ne doğru giden 16 Mart Şehitleri Caddesi’nin başındaki büyükçe bina, sur içi İstanbul’unun ilk apartmanlarından meşhur Letafet Apartmanı idi.




Geçtiğimiz yüzyılın başlarında İstanbul’un çok zenginlerinden Serasker Rıza Paşa tarafından konak olarak inşa edilmişti. Dört katlı olup en üst ahşaptı. Köşesinde yuvarlak bir cumbası vardı.

Aslında çok önemli bir bina idi bu Letafet Apartmanı… Önemli olması şundan ileri gelmekteydi: İstanbul Şehremini, yâni Belediye Başkanı Operatör Doktor Cemil Topuzlu, batılı anlamda bir müzik ve tiyatro konservatuarı açmak üzere harekete geçtiği zaman, Paris Konservatuarından Andre Antoine adlı hocayı İstanbul’a davet etmiş ve ilerde Şehir Tiyatroları adını alacak olan Dar’ülbedayi adlı sanat kuruluşunu 13 Ocak 1914 günü bu binada açmıştı. Burası 1914 Haziran’ından 1917 sonuna kadar tatbikat sahnesi olarak kullanılmıştı.

Ayrıca, Türk Futbol Federasyonu da 1923 yılında, Yusuf Ziya Bey (Öniş) tarafından bu binanın bir salonunda yapılan toplantıyla kurulmuştu. Federasyonun o zamanki adını da söylemeden geçmeyelim: Futbol Hey’et Müttehidesi!

Letafet Apartmanı’nın altındaki tatlıcı Hacı’nın dükkânı ile bir de nişancıyı hiç unutmadım. Bu tatlıcının yaptığı bir tür şam fıstıklı tatlı olan “berazik”in tadı, aradan bunca on yıl geçmesine rağmen hâlâ damağımdadır. Haftanın belli günlerinde bu apartmanın zemin katındaki salonunda Da’rüttalim-i Musiki Cemiyeti’nin konserleri olurdu. Türk musikisi meraklıları bilet alıp içeri girer ve o yılların en tanınmış hanende ve sazendelerinin icra ettikleri fasıl konserini dinlerlerdi. Orta oyununun büyük üstatlarını hep burada görüp seyretmişimdir. Hatta başta meddah Sururi olmak üzere daha başka meddahları da… Yazık ki, o yıllar, meğer geleneksel seyir sanatlarımızın can çekişmekte olduğu son yıllarmış…

Bu nişancı dükkânı da ilgi çekici bir yerdi. Burada çok az bir para karşılığında tüfekle hedeflere atış yapılırdı. Aslında atılan şey, basit birer saçma tanesinden başka bir şey değildi. Burada bazı âletler vardı. Meselâ elinde çekiç tutan, teneke bir adam gibi… Bunun nişan yerine isabet mi kaydettiniz? O adam hemen harekete geçer, elindeki çekici “Tak! Tak! Tak!” diye önündeki örse vurmaya başlardı! Bende bir sevinç! Bir heyecan! İsabet ettirdim diye… Kurması bitene kadar “Tak tak”ların arkası kesilmez, sonra giderek yavaşlar, en sonunda da durup susardı. 0 zaman dükkânın sahibi gider, o teneke adamın arkasındaki zembereği yeniden kurar, bir sonraki müşteriye hazırlardı. Bu atışlara o zamanlar pek meraklı idim. Sık sık gider, atış yapar, isabet kaydedince de çok sevinirdim. Ne yazık ki bu tarihî Letafet Apartmanı, bir süre sonra (sanıyorum, 1960′h yılların başlarında) yıkılarak ortadan kaldırıldı.

Şehzade Camii’ne doğru birkaç adım atınca meşhur Ferah Sineması’nın önüne gelirdiniz. Ferah, bu çevrenin en büyük sinemasıydı. Burada aynı zamanda tiyatro da oynatılırdı, konser de verilir, cambaz gösterileri de yapılırdı. Meselâ Hafız Burhan’ı ben ilk kez bu Ferah sinemasında dinlemişimdir.

Kapının önünde, bir klarnet, bir cümbüş ve bir de davuldan oluşan üç çalgıcı başta İzmir Marşı olmak üzere hep canlı havalar çalarak gelip geçeni içeriye çekmeye çalışırlardı. Davulcunun saçsız başı bugün bile hep gözlerimin önünde… Sonra bu adamlar, aynı şeyleri çalmaya içerde, sahnenin önündeki şanoda devam ederlerdi.

Aslanları, kaplanları ilk kez Ferah Tiyatrosu’nda gördüm

Çoğu yabancı ülkelerden gelen usta ip ve trapez cambazları, çeşitli gösterileriyle salonu dolduranların neredeyse yüreklerini ağızların getirirlerdi. Salonun sahneye yakın kısmının üzerine, sahneye paralel bir ağ gerilir, (tabii bu ağ gerilen yerin altına rastlayan koltuklara bilet satılmaz, boş bırakılırdı) ip cambazları, ellerinde uzun mu uzun denge sopalarıyla insanı şaşkınlık içinde bırakan müthiş numaralar yaparlardı. Zaman zaman sirkler de gelirdi. Bu sirklerde palyaçolar da olurdu, gösteriye çıkan aslanlar, kaplanlar da… Ben, çocukken aslan, kaplan gibi vahşi hayvanları ilk olarak burada görmüşümdür. Tabii, demir kafeslerinin içinde…

Pek az daha yürüyünce Turan sinemasının önüne gelirdiniz. Burası Naşit’in Tiyatrosu diye bilinirdi. Aslında bu salon Fıstıkçı Rasim’indi. Bu kişi başlangıçta sinema ve tiyatrolarda fıstık satarak hayata atılmış, sonra işi ilerleterek bu salonun, daha sonra da yıllarca Beyoğlu’nda Dormen Tiyatrosu’nun oynadığı Halep Pasajı’ndaki tiyatro binasının da sahibi olmuştu.

Naşit, yalnız kendi döneminin değil, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun eşine zor rastlanan büyük yeteneklerin-dendi. Büyük bir taklit ustasıydı. Pek az aktörde bulunan bir sahne sempatisi vardı. Ortaoyunu ve Tuluat Tiyatrosu’nun büyük ustalarındandı. Kadrosu daha çok Amelya, Şamram Küçük Virjin, Mari, Aventiya, Bardbesyan Virjin gibi hep Ermeni kökenli kantocu ve oyuncu hanımlardan oluşmaktaydı.

Halktan kimseler de gelirdi Naşit’i seyretmeye, entelektüeller de… Kendisini, öğrencilik yıllarımda ve şöhretinin zirvesine çıktığı yıllarda pek çok kere burada seyretmişimdir. Yazık ki, bu büyük halk sanatkârını 1943 yılının Nisan’ında kaybettik. Dümbüllü İsmail Efendi de (1897-1973) onun yanında yetişen unutulmaz sanatkârlardandı.

Baş tarafta sözünü ettiğim fesçi dükkânının karşı hizasına gelinceye kadar yürüyelim. Dede Efendi Sokagı’nın bir köşesi, oracıktaki tek minareli Damat İbrahim Paşa külliyesinin sebilidir. Sebile eskiden iki, üç basamakla çıkılırdı. Günümüzde ise sebil cadde ile aynı hizada kalmış… Öteki köşe de, Şehzade Camii’nin bahçe duvarının köşesidir… Bu köşeye yerleştirilmiş, ancak bele kadar gelen siyah bir taş sütunun da, sur içi İstanbul’unun tastamamına ortası olduğuna inanılırdı. Bu Dede Efendi Caddesi, doğruca Vefa Lisesi’ne uzanırdı.

Şehzade Camisi’ni, Kanuni Sultan Süleyman genç yaşta ölen çok sevdiği oğlu Mehmet için 1543-1548 yılları arasında yaptırmıştır. Bu camiye, dolayısıyla semte Şehzadebaşı denmesinin nedeni, vaktiyle nizâm-ı âlem uğruna acımasızca boğdurulan şehzadelerin başlarının bu camiin avlusuna gömülmesinden ötürüdür. Bahtsız şehzadelerin küçücük küçücük kabirleri hâlâ gözlerimin önündedir.

Zamanı tayin eden muvakkitler Sinan’ın “Çıraklık dönemimin yapısı” dediği bu muhteşem mimarlık eserinin bahçe girişinin sağ kenarında caminin muvakkithanesi yer almaktaydı. Burası zaman tayininin yapıldığı ve halkın saatlerinin buradan ayarlandığı yerdi. Muvakkit denen görevliler -ki içerde iki kişi olduklarını çok iyi hatırlıyorum-aynı zamanda pek çok meslektaşları gibi usta birer saat tamircisiydiler. İçerde her zaman ya ayarlanmayı, ya da tamir edilmeyi bekleyen pek çok saat bulunurdu. Girişin sol yanında da Destârî Mustafa Paşa’nın aile türbesi vardır. Cami duvarının yanı başında bir su terazisi ile önünde iki musluklu bir çeşme günümüzde bile, suyu akmasa da yerli yerinde durmaktadır.

Evet… Direklerarası gezimizi, başladığımız fesçi dükkânının karşı hizasına gelerek sona erdirdik. Ramazanlarda bu cadde, özellikle mermer sütunların oluşturduğu Direklerarası bölümü, geceleri buraya eğlenmeye, hoşça vakit geçirmeye gelenlerle dolup taşardı… Faytonlarla gelenler, kalabalığın arasından geçerken zorlanır, çapkınlar hanımlara zarafetle lâf atarak harfendazlık yapmaya kalkışır, çoluk, çocuk bir kaldırımdan ötekine koşuşarak daha da bir karışıklık yaratırlardı. Eski âdetlerin imkânları içinde birtakım kaçamaklar yapıldığı da olmaz değildi hani…

SONUÇ

Direklerarası’nın Direklerarası olduğu dönemin son yıllarına yetişen Mimar Hamit Sözer’in anlattıkları burada bitiyor. Ya anlatmadıkları? Ya anlatamadıkları? Günümüzdeki cadde, seksen yıl öncesinden çok değişik…

Tarihi Yeniçeri Kışlası’nın hamamı ortadan kalkmış, yerine büyük, şato gibi bir büyük otel ve iş merkezi inşa edilmekte. Oteller, kebapçılar, çiğ köfteciler, ızgara köfteciler ve iki de erkek berberi: Biri kuaför, öteki sadece erkek berberi! Az ilerde bir lokumcu, bir de kuru yemişçi. Manav da var, müzik aletleri satıcısı da.

C
amekânın arkasında boy boy bağlamalar, darbukalar, kaval benzeri nefesli sazlar ve bir de zilli maşa! Ozalitçi de var, güzellik malzemesi satılan bir dükkân da. Birinde tatlı çeşitleri satılıyor, ötekinde sucuklu tost yapılıyor. Ve, büyük bir yapının cephesinde kocaman harflerle Blue King Disco Bar yazmakta! Bir başka camekânın arkası boy boy, çeşit çeşit, sıra sıra ucuz saatlerle dolu. Bu arada bir de gümüşçü gözüme ilişti. Küçücük dükkânda hediyelik gümüş satılmakta.

Çiçekçi de var, eczane de. Müzik Center de var, Tekstil İş Merkezi de. Fevziye Sokağı’nın girişinde, önünde İngiliz'inden Alman'ına, İtalyan'ından Japon'una sıra sıra bayrakların asılı olduğu Hamidiye Hotel adlı bir başka otel yükselmekte. Bir zamanların sineması, çoktan Grand Otel Gülsoy olmuş, çıkmış.

Gördüğünüz gibi her şey var günümüzün Şehzadebaşı Caddesi’nde. Gerçekten her şey var! Ama ne yazık ki, yıllar öncesinin sur içi İstanbul’unun Beyoğlu’su diye anılan bu caddede yalnız tiyatro yok! Hatta tek bir sinema bile! Çevredeki gençlerin arasında Direklerarası sözcüğünü duymamış olanlar bile var. Turan Sineması, Naşit, Ferah Tiyatrosu, Letafet Apartmanı sözleri genç kuşak için hiç, ama hiçbir şey ifade etmiyor.

Orta yaşlılardan, eskiden bu caddenin bir eğlence merkezi olduğunu bilenler çıkıyor da, hangi tiyatronun, hangi sinemanın nerede olduğunu bir türlü bulup çıkartamıyorlar. Daha yaşlı kuşak mı? Onların hemen tümü çoktaaan yerlerini kendinden sonra gelenlere bırakmışlar bile. 0 günleri yaşayanlardan tek tük hayatta kalanlar, Direklerarası’nı ellerinden geldiğince bizlere anlatmaya çalışıyorlar. Yalnızca dinlemekle Direklerarası gözlerde ne kadar canlandırılabilir ki! Böyle olunca da o canlı, o rengârenk Direklerarası artık giderek tarihteki yerini almaya hazırlanıyor. Yoksa çoktan yerini aldı da, bizler mi farkında değiliz? Bilmem? Siz ne dersiniz?

ESER TÜTEL / Toplumsal Tarih* Toplumsal Tarih Dergisi’nin 166 numaralı Eylül 2007 sayısından alınmıştır

Yorum Gönder

 
Top