0
-- --
İyi ki tanışmışım, iyi ki onun gözlerinin içine bakmışım, iyi ki onunla uzun bir sohbete dalmışım.

Ayrılırken uzun uzun sarılmak istedim. Sanki 40 yıllık dostumdan ayrılıyorum. Oysa tanışalı daha yarım saat bile olmamıştı...

Ayaklarım beni İMÇ Çarşısı'nın arkasındaki Ayın Biri Kilisesi'ne götürdü. Karnımdaki kızım (çok tuhaf oldum böyle yazınca ama evet o karnımda!) ve ben güle oynaya kapıdan girdik. E de ne olsa bir çocuğum olması için bu kilisede dua etmiştim.

İyi de olursa, ben ne vaat etmiştim? Hatırlamıyorum. Belki de bu yüzden döndüm olay mahalline. Sadece anahtarı iade etmek için değil. Bir ipucu için. O ipucunu buldum. Kilisenin başkanı olduğunu öğrendiğim Strato da bana yardımcı oldu... Onunla tanışmışken, ortasında zeytin ağacı olan o avluda ona Ayın Biri Kilisesi hakkında merak ettiğim her şeyi sordum...

Bu kilise neden bu kadar çok seviliyor?

- İstanbul'da aşağı yukarı 75 tane Rum kilisesi var. 2 tanesi özellikle popüler: Burası ve Büyükada'daki Aya Yorgi Manastırı...

İyi de neden? Niye insanlar özellikle bu ikisine rağbet ediyor?

- Demek ki, insanların adakları o kadar çok olmuş ki, biri diğerine söylemiş, bu 2 kilisenin ünü yayıldıkça yayılmış. Bir de tabii çok hoş yapılar...


Peki buranın tarihi neymiş?

- Aslında adı Vefa Kilisesi. İsmini de bulunduğu semtten alıyor. Bu semte neden Vefa dendiğine gelince, birkaç rivayet var. Bazı kitaplar Bizans İmparatoru Konstantin'in bu civarlarda öldürüldüğünü yazıyor. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi esnasında, Konstantin de bizzat savaşmış. Ve Osmanlı'ya ait kölelerden biri tarafından öldürülmüş. Son nefesini verirken de kendisini öldüren kişiye ‘Me fa yes' demiş. Yunanca ‘Beni yedin!' anlamına geliyor.‘Me fa yes' de zamanla ‘Me fa' ve ‘Ve fa' haline gelmiş. Bir diğer rivayet ise, Fatih'in, zamanın şairi ve müzik adamı Şeyh Ebül Vefa'dan dolayı bu semte Vefa ismini verdiği...

Tamam, buranın adı Vefa, göbek adı da Ayın Biri Kilisesi. Peki Meryem Ana Ayazması neyin nesi?

- O da burası! Yine rivayete göre kilisenin altındaki ayazma, 1080'lerden beri var. Gerçi, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u aldıktan sonra kilise yok oluyor, haliyle ayazma da. Ne var ki, 1750 yılında bir Rum bu araziyi satın alıyor, tesadüfe bakın ki, kızı da rüyasında bahçenin altında bir ayazma olduğunu görüyor ve babasını o ayazmayı bulmaya ikna ediyor. 1755'te buluyorlar. Akan suyun kutsal olduğuna, her derde deva olacağına inandıkları için de buraya bir kilise yapıyorlar. Sonra da bu kiliseyi İstanbullu Rumlara bırakıyorlar. ..

Ayın biri ritüeli nereden çıkmış?

- İnsanlar nedense ayın birinde geliyorlar! Çok eskiden beri bu böyle. Ama yılbaşlarında özel bir durum oluyor, burası doluyor taşıyor. Hatta bakın şu kitaba ne yazıyor: ‘İstanbul Vefa Kilisesi'ndeki kuyruk bir kilometreye ulaşır. Sadece yılbaşlarında...' Ama geçen ay çok hoşumuza giden bir şey oldu. Yılbaşı olmamasına rağmen, o kuyruk yine bir kilometreydi. Yazınız sayesinde...

Vayyy! Bir Müslüman olarak farkında olmadan, insanları kiliseye gitmeye teşvik etmişim. Sadece adağım gerçekleştiği için değil, ben çok sevdim bu kiliseyi, iyi ki gelmişler... Peki bu anahtar alma adeti ne zaman başlamış?



- 15-20 yıl önce. Her şeyin bir anahtarı yok mudur? Evin, arabanın, işin, kalbin... Her yeri, her şeyi bir anahtar açar. İnsanlar buraya Tanrı'dan bir şey istemeye geliyorlar, ya da sadece sağlıkları için dua ediyorlar ve bir anahtar alıyorlar. Eskiden bu adaklar gümüştü. Fakat pahalı olduğu için bu küçük anahtarlara dönüştü. Bu anahtarlar önemli. Anahtarı alıyorsunuz, dileğiniz olunca da geri getiriyorsunuz, kilise onu yeniden kullanıyor, sonra bir başkasına veriyor, bunun karşılığında da ufak bir ücret alıyor. Aslında bu tür bağışlarla ayakta kalıyor. Ne var ki geçen ayın birinde, öngöremediğimiz bir şey oldu, saat 11'de anahtar bitti. İki saat içinde. Önce bir panik yaşadık, sonra bir yerlerden anahtar getirttik. Önümüzdeki ay daha hazırlıklı olacağız...

Yapılması gereken ritüeller var mı?

- Yok. ‘İçinizden ne gelirse onu yapın' diyorum. İsterseniz gidin papazın yanına sizin için bir dua okusun, istemezseniz gitmeyin; isterseniz anahtarı kilisenin duvarlarına sürün, isterseniz sürmeyin. Yani ‘Anahtarla açma kapama hareketi yapacaksın!' diye bir kural yok. Başınızı filan örtmenize de gerek yok. Burası ALLAH'ın evi, herkese açık. Müslüman Müslüman gibi, Hıristiyan Hıristiyan gibi dua etmeli... İki arkadaşımız yaşıyor kilisemizin müştemilatında: Beşir ve Maria. Çok iyi bakıyorlar buraya. Akşam 8'de mi geldiniz? Olsun, mutlaka kapıyı açıyorlar...



Sizin buraya dair sinirinizi bozan hiç mi bir şey yok?

- Var. Bazen kuyruk çok uzun olunca katakulli yapmaya çalışanlara rastlıyorum. ‘Ayıp olmuyor mu?' diyorum. Küçük bir numara çekip öne geçmeye çalışıyorlar, e bunu da kutsal bir yerde yapıyorlar! Bir de içeride ikonların yanında filan millet dua ederken cep telefonuyla konuşanlar oluyor. ‘Lütfen dışarıda gevezelik edin' diyorum. Başka sinir olduğum bir şey yok.

Doğal olarak daha çok Hıristiyanlar geliyor...

- Yok hayır, son yıllarda daha çok Müslümanlar geliyor. Biz tabii Ortodoks olarak çok az bir nüfusuz, sadece 3 bin kişiyiz. Ermeniler de çok geliyor, ama en çok Müslümanlar...

Adağı olanların tepkisi, olmayanların tepkisi...


- Dileği gerçekleşenler bir sürü hediye getiriyor. Mesela burada her yerde kandil yanıyor. Kilisemizin yağa çok ihtiyacı var, ne mutlu ki hiçbir zaman yağsız kalmıyoruz. Öyle ki başka kiliselere dağıtıyoruz. Sonra halılar getiriyorlar. Kilisede kullanıyoruz ya da ihtiyacı olanlara veriyoruz... Dileği olmayanlar ise anahtarlarını değiştiriyorlar, çoğu ikincisinde ya da üçüncüsünde gerçekleştiğini söylüyor. Ben onların yalancısıyım!

Benim dileğim olduğu için artık anahtarımı vermek istiyorum. Anahtarımı vermek dışında ne yapabilirim?
- Hiçbir şey.

İyi de yapmak istiyorum. İçimden geliyor...

- Bir fakire yardım edin ya da kilisemiz için bir şey yapın.

O andan itibaren ne yapacağımı düşünmeye başlıyorum... Ve buluyorum!

YANLIŞ ANLAŞILMASIN DİN ADAMI DEĞİLİM

Sizin asıl mesleğiniz nedir?

- Teşekkürler sorduğunuz için. Ben din adamı değilim. Turizmciyim. Gönüllü olarak bu kilisenin başkanlığını yürütüyorum. Resmi bir titrim filan da yok. Bizde her kilisenin kendi vakfı vardır. En son seçim 91'de yapılmış, o zamandan bu zamana kadar da kiliselerimizin yönetim kurulundaki insanların bir kısmı vefat etmiş, bir kısmı da kiliselerle ilgilenemez hale gelmiş. Mesela buranın resmi bir başkanı yok. Ben elimden geldiğince ilgilenmeye çalışıyorum.

Neden?

- E benim de içimden geliyor! Burayı seviyorum. Bakar mısınız nasıl huzurlu bir yer. İki adım ötesi Unkapanı, kıyamet kopuyor, bir de şu avluya bakın...

Ayşe ARMAN aarman@hurriyet.com.tr

Yorum Gönder

 
Top