-- --
Validebağ, İstanbul’un en köklü ve bir o kadar da en sakin semtlerinden Koşuyolu’nun mütevazi bir kırsal alanıdır.

İçerisinde bir adet sağlık meslek lisesi, bir adet hastane, bir adet sanatoryum, bir adet öğretmen evi, bir adet izci kampı, bir adet Abdülmecit av köşkü ve Çamlı Köşk gibi tarihi eserler bulunmaktadır.

Leylekleri ve yeşili ile bilhassa sakinliği ile mutena yerlerden biridir.

Yerleşik bulunan halk biraz elit takılan ve genelde memur olan insanlarıyla doludur. Giderek deresi kurutularak imara açılan yerleriyle fazlaca yüksek katı olmayan kalabalık bir semt halini almaya başlamıştır.

Yıllar önce yaz aylarında severek kaldığım yerlerden birdir. Sessizliği çocuk yaşımda dahi beni etkilemiştir. Orada dolaşırken çevrede kimse yoksa bile insanı,  kuşları ve ağaçların arasında yürürken rüzgârı dahi rahatsız etmeden yürümek istemenin duygusu kaplar.

Bugünlerde gündemde olan Validebağ Korusu ikinci bir Gezi olaylarına gebe olacak bir endişe ile polis-vatandaş gerginliği içinde medyaya düştü.

Kaşıyanlar yeni bir huzursuzluk rantı elde etmeye çalışırken cami yapmanın karşıtlığı içinde gösterilen ve bizden, içimizden biri olan bu insanların bilinmeyenlerce, bilmeyenlerce hedefe oturtulması ve “hangi dinden bunlar” tarzı sorulara ve düşüncelere muhatap bırakılması aslında derin bir yaranın dışa vurulmasıdır.

İstanbul bir mozaik kent olabilir. Her din ve dilden insanın yaşadığı ve hatta çeşitliliği giderek artan bir karışım içinde nüfusa sahip ulusal değil uluslararası bir şehir olmaktadır.

Validebağ ya da diğer adı ile Koşuyolu, belki yıllar önce yaşayan o mütevazı ve saygın insanların dahi “kim bunlar” dedirtecek parası olanların ama kültürleri farklı sonradan gelenlerle dolmaya başladı.

Vurgulamak istediğimiz bu insanların son olaylarla “cami karşıtı” lanse edilmesidir. Doğrudur. Birçok vatandaş yapılan röportajlarda net bir şekilde “cami ve ezan karşıtlığını” dile getirdi.
Peki, bu insanların “cami ve ezan karşıtlığı” neden. ?

Bu nefretin ardında ne var.

Neden karşılar..

Öğrenimleri yadsınmayacak şekilde üst düzey olan, şehrin eski veya sonradan görme kişileri, medeni diyebileceğimiz tavırlar içinde yaşayan bu munis insanlar neden net bir şekilde bu “cami ve ezan karşıtlığını” dile getirmektedir.

Aslında psikologlara iş düşmekte.

Camilerin en bol olduğu bu şehirde yaşamış bu insanların bir kısmı “cenazeden cenazeye” gittikleri camilerle ne alıp veremediği var.

1400 kusur yıldır okunan ve dünyadan hiç eksik olmayan bir “ezan” sesi duymak neden nefret edici durumda.

Küçük bir örnek vermek istiyorum.

Galata semti, Galata kulesinin çevresinde bulunan sokaklarda genellikle Ermeni, Yahudi vatandaşlarımızla girdaba düşmüş amaçsız kişilerin ve sanatçı geçinen bir zümrenin, içki dostu kişilerin çoğunlukla olduğu bir yerdir. İşyerleri kapandığında gece hayatının da kısmen yer aldığı Beyoğlu’nun arka bahçesidir.

Bir ikindi vakti oradan geçerken küçük bir mescitte okunan ezan sesi kulakları yırtacak şekilde bozuk bir hoparlörden öylesine rahatsız edici çıkıyordu ki, okuyanın boğazlandığını sanırsınız.
Ve o an düşündüklerimle şimdi yazacaklarım hiçte farklı değil.

Hamdolsun bir Diyanetimiz var. Mehmet Görmezin başkanlığına kadar neredeyse hıyanet makamı gibi İslam’ın prensiplerine aykırı fetvaların çıktığı bir kurum idi.

Hatta bazı semtlerde imamlara gördükleri baskı yüzünden arka çıkmayan, hatta imamına baskı yapan bir diyanet vardı.

Tayinleri, görevlendirmeleri öyle yapardı ki nereye kimin görevlendirilmesi gerektiğine değil adamına göre muamele ederdi.

Bazen bir lise mezunu imam kültür seviyesi yüksek, tefsirleri, ilmihalleri incelemiş bir zümrenin önüne geçtiğinde cahil kalabiliyordu.

Masraf olmasın diye yapılan ucuz hoparlörle, önüne gelenin ezan okumasıyla de patates soğan satıcısı gibi garip okuyuşlarla insanların tepkisine neden olan sesler önemsenmediği, dikkat edilmediği için bugünkü nefret resminin ana çizgisi oluşuyordu.

Sabaha karşı uyumaya çalışan bir takım insanlar bozuk hoparlörden gelen sesle zorla “uyanık” kalmak sendromuna düşüyordu
.
Camileri bu elit (!) tabakaya sevdiremeyen, ezanları “hoş” okuyamayanların kimler olduğunu DİYANET düşünmek zorundadır.

Bu insanlara kızmayalım.


Bunları dini değerleri “adamına göre” uyarlamaya çalışan eski diyanet görevlileri zan altındadır.
Bugün ilahiyat mezunu, kültürlü, dini bilen bir imam efendiler, hatta birkaç lisan bilen imam efendiler ihtiyaç haline gelmiştir.

Camilerin ses donanımlarına para harcanarak kaliteyi tutturmalı, sesi güzel olanların, beş vakit ezanı olması gereken makamına göre okuyacak yetenekte müezzinlerle bu tür semtlere “aşı” yapılmalıdır

Yoksa bizimle aynı havayı solumuş insanlar neden “ezan”dan ürksün. Onların derdi “ses”…
O halde Diyanet “ses” ve “bilgi” sahibi görevlilere değer verip buralarda değerlendirmelidir.

Camiler haftasında Gençlere ve Kadınlara yakın omak isteyen Diyanet bu semtlerde yapacakları çalışmalarla bu “zümre”yi cami ile barıştırma mücadelesine girmelidir.

Ben “ezan” ve “cami” karşıtlığında olduklarına inanmadığım bu insanların verilen çarpık hizmete karşıt olduğunu düşünüyorum.

Dini sevdiremediyseniz, anlatamadıysanız kendi evladınız bile size “karşı” olabilir.

Erol KARA – 11 Kasım 2014

TAVSİYE YAZI

Ölü toprağı serpilmiş talihsiz semtler


 
Top