-- --
Bugünlerde bir kısım insanların sevinçten ellerini, avuçlarını heyecanla ovuşturduğunu bir kısım insanın da yani vicdanı olanın da ah ve vah içerisinde yüreklerinin sızladığını fark ettiniz mi?

Lafı uzatmadan konuya geçmek istiyorum. 21 Aralık 2011 tarihinde meclise gelecek olan 2B tasarısı olarak bilinen “orman vasfı kalmamış arazilerin” satış şeklinin belirlenmesi ile ilgili haber sayesinde iştahı kabarık, doyumsuz arazi mafyasının bayramı olacağını öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Haberlere göre “ 410 bin hektar 2B’den ancak 280 bin hektar satılabilecek. Parayı peşin ödeyenlere yüzde 15 indirim yapılacak. Taksitle alacaklara vade kolaylığı sağlanacak. İsteyen vatandaşlara 2B kredisi verilebileceğini belirten Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, “Herkes parasını hazırlasın” idi.

Kısaca 2B’nin ne olduğunu da hatırlayalım. 2B, 6831 Sayılı Orman Kanunu'nun 2. Maddesi B Bendi için kullanılan bir kısaltmadır. Bu tabir, orman vasfını yitirmiş araziler için kullanılmaktadır. Daha açık bir ifadeyle, orman vasfını yitirmiş, kadastro marifetiyle orman alanları dışına çıkartılmış, bir daha geri kazanılamayan ve ıslah edilemeyen (!) araziler 2B olarak tanımlanmaktadır.

Yani 2B uygulaması, orman olma vasfını kaybettiği, bilim ve fen açısından da orman haline tekrar dönüştürülmesi mümkün olmadığı 31.12.1981 tarihi itibariyle tespit edilen, orman arazisi olmaktan çıkmış arazilerin satışını öngörüyor. İşte bu haftalarda gündeme gelen bu arazilerin bedelinin nasıl ödeneceği konusudur.

Orman vasfını kaybetmiş arazilerin satışından elde edilecek gelirden ayrılacak ağaçlandırma çalışmaları payı, mevcut orman alanlarının arttırılmasını sağlayacak(mış).

Yaklaşık 410 bin hektarlık alanı kaplayan araziler üzerinde, su, doğalgaz, elektrik gibi alt yapısı, devlet tarafından sağlanmış bulunan yaklaşık 400 bin civarında yapı yer almaktaymış. Bunlar yasal duruma getirilecekmiş. Aslında, orman vasfını kaybetmiş olan bu araziler orman köylüsü olmayan kişi ve kuruluşların işgali altındadır. Bu gerçek sağır sultan tarafında dahi bilinmektedir. Belki belki bu kadar büyük bir rakamın içerisinde lafı bile edilemeyecek kadar çok az sayıda orman köylüsü olabilir, hak etmişlerdir desek de satılacak olan yerlere baktığımızda acı gerçek kendisini net olarak göstermektedir.

Hali hazırda ve yıllardan beri altyapısı sağlanmış 400 bin küsur bina ve işyerini boşaltıp yıkmak, hem ekonomik hem de sosyal açıdan imkânsız olacağından ve yasal boşluk nedeniyle özde işgalci ancak tapuları olmayan sözde mağdur durumunda bulunan kişi ve kurumlar devlete hiçbir katkı sağlamadan bu arazileri kullanmaya devam etmektedirler. Ve pek yakında bu kurnaz, acımasız ve bir o kadar yasadışı suç işlemiş birileri olarak bu orman sevmezler, yasal sahipleri etiketiyle ülkemizin en değerli illerindeki en güzel yerlerde otururken, ağacı tek tük olan, betonlarla çevrili bulunan mahallelerin insanlarına burun ucuyla bakıp kıs kıs güleceklerdir.

Orman vasfını kaybetmiş arazilerin satışının sosyal barışa katkı sağlayacağını söyleseler de bunun inanılacak bir söz olmadığı, bu yaptım oldu anlayışının yeni 2blere katkı sağlamayacağını kim iddia eder. Yıllardır bu arazilerde fiili işgalci konumunda yaşayan insanlar, alacakları tapu ve ruhsatlarla yasal çerçeve içinde mülk edinmiş olacaklardır. Bunların içerisinde bir elin parmağını geçmeyecek olan orman köylüsünü korumaya yönelik bir hareket olduğu söylense de buna kimsenin inanmayacağı gün gibi aşikârdır. Bu arazilerde yaşayacak olanların ya da turistik otel, pavyon ve bu tür yapılaşma yapacak olanların köylüden ve köylülükten ne kadar uzak olduğu satıştan sonra net olarak ortaya çıkacaktır. Ve asıl rantçıların yüzü ortaya çıkacaktır. Ve biliniyor ki, artık ormanla ilgisi kalmamış bu arazilerde orman köylüsü bulunmuyor. Ayrıca bu yerler çoğu kez alınıp satılarak birkaç el değiştirmiş durumdadır. Şimdi hangi arazi hangi köylünün olacak, sadece nazariyede kalacaktır.

Başta Antalya olmak üzere İstanbul, Balıkesir, Samsun, Mersin, Ankara, Sakarya, İzmir gibi bu ülkenin göz bebeği olan şehirlerde 2-B arazisi bulunuyor. Ve çoğunda villalar, oteller, moteller zaten arzı endam etmektedirler.

Bir diğer konuda, aklın almayacağı şu cümleye takılmaktadır. “ bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş” ne demektir. Orman vasfını nasıl kaybeder. Kaynaklara baktığımızda çok ilginç bir durumla karşı karşıya kalmaktayız.

Bilim ve fen bakımından nitelik kaybı DOĞAL BİR NEDENLE gerçekleşirse buna nitelik kaybı denilir, denmektedir. Bilim çevreleri, doğal nedenler ancak insanların iradesi dışında ve zorlama olmaksızın, örneğin büyük bir bitki hastalığı, deniz taşması suretiyle ormanların suların işgaline uğraması, ciddi bir deprem ve toprak kayması ya da yanardağ patlaması sonucu lavların ormanları yok etmesi gibi doğal olaylarla ormanlar niteliğini kaybederse buna bilim ve fen bakımından nitelik kaybı denilebilir., demektedir. Bu doğa olaylarının hiçbiri ülkemizin coğrafi ve jeolojik tarihinde yoktur, gerçekleşmemiştir. Diye de ısrarla altını çizmektedir.

Bu bilgiden yola çıkarsak demek ki, Türkiye’mizin ormanlarında “YAPAY YOLLARLA ORMANLAR YOK EDİLEREK NİTELİĞİ KAYBETTİRİLMİŞTİR” Anlamı çıkmaktadır. Yani, Türkçesi ile kalın kafaların anlayacağı şekilde ülkemizde ormanlar “ insan eliyle ya da makinelerle orman bitkileri, ağaçlar köklenerek, orman ortadan kaldırılarak yerine otel, villa gecekondu, apartman, işyeri, gazino, yüzme havuzu gibi inşaatlar yapılarak yok edilmektedir. Ya da narenciye, fındık, muz dikilerek, bağ, bahçe, tarla haline getirilerek yasadışı ele geçirilmesi sonucu “ bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş” (!) olmaktadır.

Siz artık ne düşünürseniz düşünün.

Oysaki okullarda bize “ağaç ve orman” sevdirilmeye çalışılır, Türkiye’nin büyük bir çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu söylenir, durulur. Bütün gücümüzle bu yeşili korumamız gerektiği beynimize kazınırdı. “Birkaç dakikada kesilen bir ağacın 50 – 60 yılda büyüdüğünü biliyor muydunuz?” derlerdi de biz de çocuk aklımızla şaşar kalırdık.

“Ağaç kesen baş keser” derlerdi de orman gördüğümüz zaman bir ağaca yaklaşmaktan, ona zarar vermekten korkardık. Biz korkardık ta korkmayanların kasti orman yangını çıkarttıklarını haberlerde izlediğimizde de beddua üstüne beddua etmek zorunda kalırdık. Bunların acımasız, vicdansız, hain, katil, Allah’tan korkmaz insancıklar olduğunu düşünürdük. Ama bunların adı daha sonra evlerine, tesislerine ruhsat alamayan garibanlar( ! ) olduğunu da üzülerek okumaya başlardık.

Normalde insan yaşamı açısından ağaç ve ormanın büyük önemi vardır. Hava su ve toprakla ilgili birçok konu ağaçla ilgilidir. Havanın zehirli gaz ve zararlı tozlardan temizlenmesini; toprağın¸ yağmur ve rüzgârın tesiriyle erozyona uğramaktan korunmasını; suyun toprak tarafından tutulmasını ve kaynakların beslenmesini ormanların sağladığını hangi dine mensup olursa olsun, ateistlik dâhil hangi inanca sahip olursa olsun her insan bilir.

Ağacın önemi ve ne kadar faydalı olduğu dinimizde de önem verilen konulardandır. Ağaç ve orman Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde geniş olarak yer almaktadır. Kuran’da bağ ve bahçelerden o kadar çok bahsedilir ki¸ bu sayede Müslümanlarda ağaç¸ bağ ve bahçe bilinci bulunmaktadır. Allah celle celalehu yüce kitabında bu dünyayı yaratırken¸ onu ağaçlar¸ bağ ve bahçeler ile süslemiş ve insanın istifadesine sunduğunu açıkça belirtmiştir. Bilindiği şekliyle Kur’ân-ı Kerîm’de ağaç 26 yerde¸ ağacın bir araya gelmesiyle meydana gelen bağ¸ bahçe ve cennet anlamındaki kelimeler 146 yerde geçmekte olduğu dini çevrelerce söylenmektedir.

İşte, Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah¸ su ile sizin için ekinler¸ zeytinlikler¸ hurma ağaçları¸ üzümleri ve meyvelerin her birinden birçok rızıklar bitiriyor”. Derken başka bir âyette de¸ “İnsanlar yediğine bir baksın! Şöyle ki: Yağmurlar yağdırdık; sonra toprağı göz göz yardık da oradan ekinler¸ üzüm bağları¸ sebzeler¸ zeytin ve hurma ağaçları¸ iri ve sık ağaçlı ormanlar¸ meyveler ve çayırlar bitirdik. Bütün bunlar sizin ve diğer canlıların yararlanması içindir” buyurmuştur. Yine Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de¸ “Yıldız¸ bitki ve ağaç Allah’a secde ederler¸ göğü Allah yükseltti ve dengeyi o koydu. Sakın bu dengeyi bozmayın.” buyurmuştur. Ve birkaç ayet daha… "Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği, güzel bahçeler meydana getiren mi?" "Bitkiler ve ağaçlar O'nun buyruğuna boyun eğerler". "Allah'ın, hoş bir sözü; dallan göğe doğru olan -Rabbi'nin izniyle her zaman meyve veren- hoş bir ağaca benzeterek nasıl örnek verdiğini görmüyor musun?”. Hatta Kur’ân-ı Kerîm’de ağaca verilen önem cennet benzetmesiyle bir kat daha artmaktadır.

Sevgili Peygamberimiz Aleyhisselam “Elinizde bir ağaç fidanı varsa¸ kıyamet kopmaya başlasa bile¸ eğer onu dikecek kadar vaktiniz varsa¸ mutlaka dikiniz”. “Kim ağaç dikiminde bulunursa¸ onun için ağaçtan meydana gelen ürün miktarınca Allah sevap yazar”. “Müslümanlardan bir kimse ağaç dikerse¸ o ağaçtan yenen ürün mutlaka onun için sadaka olur. Kuşların ve diğer canlıların yediği de onu diken insan için sadakadır.” “Kişi ölmüş olup da kabirde bile olsa¸ diktiği ağacın meyvesinden yiyenler veya faydalananlar olduğu müddetçe ona devamlı sevap yazılır¸ onun sevap defteri kapanmaz”. Derken ağaç dikmenin insan için ne kadar fayda sağlayacağını, ahretine dahi katkı sağlayacağını sıkça dile getirmiştir.

Bunların yanı sıra, Fatih Sultan Mehmed’in “Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim” deyişi de unutulmaması gereken önemli bir sözdür.

Ormanları ve ağaçları sadece kâğıtlık odun¸ kereste ve ticarî araç olarak görmek yanlış olduğu gibi, ormanlık alanların içerisine binaları kondurup, sayılı günden başka bir zamanı olmayan insanın keyfi davranışlarına feda edilecek yerler olmadığı da bilinmelidir. Ormanlar, toprak oluşturur, iklimi düzenler, yağmuru oluşturur, erozyonu ve selleri önler. Hayvanların yaklaşık yarısını içinde barındırır. Oksijeni yayarak insanın nefes almasını sağlar. Bu kadar faydalı ve kıymetli olan ağaç ve ormanlarımızı korumamız gerektiğini bilmemize rağmen yakarak, keserek yok ederek çıplak bıraktığımız alanlara betonları dikerek sadece 3-5 kişinin huzur buluyorum (!) demesi için feda edilmesi ve arkasından rantiyenin gücü olarak kanun çıkartılıp katledilmesinin ödüllendirilmesi aklın ve vicdanın alacağı bir durum değildir.

Biz millet olarak tarihimize baktığımızda hatıra ağaç dikme âdetimiz olduğunu görürüz. Yakın zamana kadar doğan bir çocuk¸ ölen bir insan ve askere giden genç için ağaç diken dedelerimiz vardı. Her yıl Mart ayında Orman Haftasını kutlarız. Birbirimize güzelliklere, sevdalara katkıda olsun diye gül sunarız. Ve deriz ki ormanlar dedelerimizin mirası değil torunlarımızın bize emanetidir. Ama nerde, tüm bu adetler, gelenek ve görenekler, bu deyişler eski çamlar bardak oldu dercesine masallarda, tarihin tozlu sayfalarında kaldı.

Bugün “üzerinde huzur bulacağız” denilen yerlerde, katledilen ormanların, binlerce ağacın köklerinin üzerinde evler yapmakla meşgul olmaya başlayanlar gaflet içerisindedir. Ve inanıyorum ki Allah c.c ve Resullulah’ın hoşlanmadığı, ağaçların ve orada yaşamış hayvanların ahlarının kıyamete kadar süreceği bu yerlerde yaşayacak olanlarda huzur olmayacağı kesindir.

Oysaki Allah cc, havasıyla¸ suyuyla¸ ağaç ve ormanlarıyla güzel olan bu topraklarda doğmamızı nasip etmiştir. Eğer hayatımızı devam ettirmek istiyorsak bütün bireyler olarak bizler ağaç ve ormanlarımızı sevmemiz lazım. Yangınlara fırsat veren rantiyecilerin şerrinden onları korumamız lazım.

Kısacası; zaten yeterince çarpık kentleşmeden söz edilirken, ormanları kaybetme riski ve korkusunu yaşamak istemiyorsak, bilinçli bir şekilde, bu peşkeş çekmelere dur demeliyiz. Bunun için ben Müslüman’ım, ağacı seven bir Peygamberin ümmetindeyim, bana ağaçtan rızıklar veren ve onu benim faydam için yaratan Allahın kuluyum diyenlere iş düşmektedir. Başta Orman ve Su İşleri Bakanlığı olmak üzere, Milli Eğitim Bakanlığının, Aile Bakanlığının, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının, Enerji ve Tabii Kaynaklar bakanlığının, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının , Kültür ve Turizm bakanlığının sadece orman haftasında ağaç sevgisini hatırlatmak yerine hatta tüm din görevlilerinin ve öğretmenlerin her fırsatta ormanlara zarar vermenin ne kadar vebal olduğunu, suç olduğunu anlatmaları gerektiğini söylemek istiyorum.

Cami gibi ibadethanelerin , okulların, hastanelerin çevresinde ağaçlandırma çalışmalarının yaptırılmasıyla çevreye ağaç sevgisini kazandırmaya çalışmalıyız. Hukukçuların ise ormanı kasten yakan ve yaktıranların idama varacak cezalandırmalarına, onlara ve onların birkaç kuşak yakınlarına orman alanlarında barınma, faydalanma yasaklarının getirilmesine, yakılan yok edilen orman alanlarına sebep olanlara ağaçlandırma ve ormanı koruma cezalarının verdirilmesinin gerektiğini savunuyoruz. Bu kez 2B’lere fırsat veren hükümetin bundan sonra bunlara fırsat vermemesi için vekil olduğunu hatırlayarak ormanlar üzerine yeni kanunlar getirmesi gerektiği kanısındayız.

19 ARALIK 2011 – EROL KARA

 
Top