-- --
İstanbul’da yaşamanın en güzel yanı, selâtin camilerle iç içe olmamızdan gelir desem, yeridir. İstanbul’a âşık olmanın derin mutluluğu yanında canım sıkıldıkça gezdiğim ya da cemaat namazlarını kılmak için gittiğim camilerdeki huzur ve sakinliği hiçbir yerde bulamam. Özellikle cuma günleri müsait isem, uzakta da olsa büyük camilere gitmeyi çok severim.

Bir Müslüman ülkesinde yaşamanın en güzel yanı camilerin bolluğu, ezanların çokluğudur. Bu büyük bir nimettir. Şükredilmelidir. Rabbim camilerin sayısını artırsın. Biz millet olarak ta camileri, cami yapmayı da seviyoruz, hamdolsun. Ancak yaptığımız ya da yaptırdığımız camilere nedense dikkat etmiyoruz. Heva ve heveslerimiz, nefisimizin boyunduruğu altında öylesine coşuyor ki yaptırılan bu beytullahlar, bu mabetler, bu Allah’ın evleri nedense cami yapımında söz sahibi kişilerin, dernekçilerin, vakıfçıların zevkine uygun şekilde inşa edilmektedir. Kimse sünnete, fıkha uygun olup olmadığını önemsemiyor. Diyanet Başkanlığı bu konuya müdahale etme gereği duymuyor. Camiinin yapıldığı yerdeki insanların örf ve adetleri, beğenileri kabul görüyor.

Birkaç yıl önce ilçe olan bulunduğum beldede son 30 yıl içinde yapılan camilere bakıyorum. Birbirinin kopyası olduğu gibi birindeki kıble yönünün yanlışlığı diğerlerinde de aynen devam etmiş. Geçenlerde haber sitelerine konu olan kıblesi yanlış camiinin cemaatine de hiç aklım ermemişti. Behey, zavallılar teknolojinin bu denli havada uçuştuğu bir zamanda inşa halindeyken de mi bir Müslüman çıkıp kıble yönü böyledir dememişte yıllar sonra trajikomik duruma düşüyorsunuz.

Bugünlerde bulunduğum yerde yeni bir cami yapılıyor. Üç kez mimari proje değişmiş dernekçilerle, belediye arasında gerginlik oluşmaya başlamış. Ne kadar yazık, ne kadar acı bir olay. Neyse ki bu camiinin kıble yönünde diğerlerine uyulmamış. O biraz sevindirici.

Camilerde yaşanan imar şekilsizliği kıble yönünün adam gibi belirlenip yapılması bir yana katlı olarak yapılan camilerde cemaatle namaza uymamanın ya da uyamamanın, imamsız halde diyebileceğimiz namaz kılmanın acı örnekleri yaşanmaktadır. Bilhassa alt kat olarak yapılan yerlerin asıl namaz kılınan yerlerle olan bağlantısı bazı camilerimizde hiç yok gibi. Bazılarında ise hangi akla hizmetle oluyorsa zamanında bırakılan aralıkların kapatılarak iptal edilmesi gafletine sahne olmuştur.

Fıkıh kitaplarına imama uyan kişinin imamı ya da imamı göreni görmesi gerektiği yazılıdır. Molla Hüsrev’in Dürer-ül Ahkâm Şerhi, H: 1313 İstanbul Baskısının 1. cildinin 93. sayfasında imama uymaya engel olan şeyleri sayıyor ve “imamla cemaat arasında bir duvar, bir engel olursa ve bu engel imamın durumunu bilmeyecek şekilde ise iktidaya engeldir. Engel olmuyorsa iktida sahihtir” diyor. ( İktida; uyma, tabi olma ) Yani, imamla cemaat arasında bulunan engel imamı ya da imamı göreni görmeye engelse oradakilerin imama uyduğundan, cemaate iştirak ettiğinden söz edilemez. İmam Serahsi’nin 30 ciltlik Mebsut’unun birinci cildinde “İmamla cemaat arasında delik bulunmayan büyük bir duvar bulunması imama uymaya engeldir.” Yani; arada duvar var, delik var, caiz.. Arada duvar var, alçak, görünüyor, icabında yan gözle bakılabilir yine caiz.



Bunlar yıllar önce yazılmış, ulema tarafından kabul edilmiştir. Bakıyoruz günümüz camilerine önce alt kata uyduruk bir mihrap, şöyle böyle bir minber yapılıyor. İbadetler cami inşaatı bitip de asıl kata çıkılıncaya kadar burada yapılıyor. Sonra cumadan cumaya, bayramdan bayrama açılan bu yerlere cemaat doluyor. Namaza niyet edilirken alt kattakinin görmediği, göreni dahi göremediği imama uydum demesi abesle iştigalden başka bir durum değildir. İmama uyulmamıştır. Diyanetin fetva kürsüsünün buyurduğu “ imamın sesini duymak yeterlidir”, emrine itaat etsek de mikrofonlarla ( oysa kalabalık cemaatlerde aralarda bulunacak müezzinin varlığı önemli, tekbirleri tekrarlaması ve duyurması açısından, çağdaş olduk ya buna gerek duyulmuyor (!)) alt katlara ses gidince alt kattakilerin de cemaate katıldıkları kabul edilir, deniliyor. Ya mübarekler, mikrofon ve hoparlör elektrikle çalışıyor ya kesilirse… Hatta elektrik kesilmedi diyelim, sesi takip edenin imamın hareketlerini kaçırma gibi bir ihtimali de mi yok.

Bakın eski selâtin camilerde ya da diğerlerinde Osmanlı, Selçuklu camileri inşa ederken alt katları da yapmış mı? Alt kat olarak bırakılmış yerler mevcutsa da bunlar sığınak amaçlı alçak, dar ve mihrapsız yerlerdir.

Kısaca, imamı görmek, imamı göreni görmek cemaatle namaz kılındığını, cemaat sevabı alınacağının belgesidir. Gerisi bahanedir. Buna olur verenlere şunu da demek gerekir. O halde cami duvarına bitişik ev, iş hanı, otel gibi camiye komşu binalarda yaşayanlarda “uydum imama” deyip namazlarını bulundukları yerlerde kılsınlar, olmaz mı?

Gelelim bu konuyla ilgili bahsetmek istediğimiz minberlerin durumuna .. Genellikle mihrabın sağ tarafına yakın yere konulan bu merdivenli yüksekçe yerin yapılmasına. Caminin yüksekliği ile hemen hemen yarış edercesine yapılan minberlerin giderek kapatıldığının farkında mısınız? Hele hele, bazı camilerde, eskiden yapılmış diğer tarafı görülmesi için deliklerden oluşmuş mihrapların alt kısımları sandalye, rahle, temizlik malzemeleri ile doldurularak bir örtü ile kapatıldığının farkında mısınız?


Minberlerin kenarlarında delik yoksa diğer tarafta namaza duran imamı görmüyorsa cemaate uymamış sayılacağını da belirtmemde sakınca olmaz herhalde. Bu nedenle mihrapları yaparken çok dikkat etmeli. İmama 3–4 metre mesafede namaza duran insanları da mimari hataya kurban etmeyelim. Cemaatten uzaklaştırmış olmayalım. Süsleme yapılacaksa mihrapların diğer tarafları da görülecek şekilde süslenmelidir.

Hatta vakit namazlarında müezzin mahfilinde bulunan görevli ya da görevlilerin birkaç sıra teşkil eden imamın arkasındaki cemaate aralarında mesafe olduğu için, imama dahi uymadığını söylememe de bir tepki alacağımı sanmıyorum. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığına da sorabilirler, cemaatin az olduğu hallerde müezzinlerin cemaatin arasında olması özellikle belirtilmiştir.

Aslında işin özüne baktığımızda minberin mescit diyebileceğimiz küçük yerlerde bulunmaması gerektiği buna bile dikkat edilmeden her mescit, camii, musallah gibi ibadethanelere minberin konulduğuna şahit oluyoruz. Cumaların hangi camilerde kılınması gerektiği fıkıh kitaplarında yer almaktadır. Cumaların kılındığı yere de minber yapılır. Fıkıh kitaplarında köylerde Cuma olmaz deniliyor. Ama köy yerlerinde kınlan cumalara kimse ses çıkartmıyor.

Gelelim mihraplara… Çok değil birkaç önce Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez Mardin gezisinde iken çok hoşuma giden bir söz sarf etmişti. “Ben din görevlisi yerine mihrap görevlisi tabirini daha çok seviyorum. Çünkü yeryüzündeki en yüce makam mihraptır. Mihrap dünyadaki bütün makamların önündedir. Siz o makamda bu mübarek görevi icra ediyorsunuz.” Sayın Görmez’in “Mihraplar dünyadaki en yüce makamdır,” sözü gerçekten üzerinde durulması gereken bir anlam teşkil etmektedir. Mihraplara bakıyoruz. Orada görev yapan kişiye saygımıza bakıyoruz. Gerçekten orada durmak çok önemli, oranın hakkını vermekte… Ama oraya gereken hassasiyeti gösterdiğimize inanmıyorum. Fayanslara yazılmış, işlenmiş karmakarışık şekiller ve onların arasında yazılmış genelde Ayet-ül Kürsi olan Kuran-ı Kerimden ayetlerle tam bir cümbüş gibi durmaktadır. Hatta mihraba konulan fayanslara yazılmış ayetlerdeki harf ve işaretlerin eksikliği de söz konusu olmaktadır. Ayetin anlamı bozulmaktadır.

Namaz kılınan yerin karşısında dikkatimizi dağıtacak her hangi bir unsurun olmaması önemlidir. O halde bu renk ve desen cümbüşü hangi ayete, hangi hadisi, hangi fetvaya sığmaktadır. Yaparsın düz mermerden bir mihrap. Namaz kılan da dalar onun pürüzsüz ve akça güzelliğine derinliklerde âleme akar. Ama nerede cami inşaatlarını ele geçirilen dernek üyelerinin, parasını veriyorum diyen vakıf üyelerinin, ben yaptırıyorum diyenin zevki camilerde olur olmaz çirkinlerin oluşmasına neden olmaktadır.

Ve mihraplardaki bir başka çirkinliğe mikrofon ve hoparlör çeşnisine gelmek istiyorum. Ne kadar çok mikrofon sever millet olduk. Bilhassa sabah namazlarında, bazı küçük camilerde vakit namazlarında tek bir saf dolu, beş on kişi var yok. Bir bakıyorsunuz imam efendi takıyor yaka mikrofonunu, yanında yine birkaç mikrofonu açıyor. Gümbür gümbür ses camide yankılanıyor. Hani camiler çok kalabalık olsa, arkalara sesini duyurmak zorundasın. Kardeşim 5 – 10 kişi var arkanda… Ne gereği var. Zaten güzel okuyorsan da o mikrofon emeğini bozuyor, sesini bozuyor, cazır cuzur bir ses iç gıcıklıyor. Hem sünnete uygun olan çıplak ses değil mi?

Yapmayın ne olur.

08 ARALIK 2011 - EROL KARA


 
Top