Header Ads

erolkara.net"/

Bak Şu konuşan Müftüye...

İnsan konuşması ile diğer canlılardan ayrılan özel bir varlıktır. İnsanı insan yapan ya da insanlıktan çıkartan da konuşmasıdır, dilidir. Dil gerçekte bir et parçası iken manaca konuşmanın, konuşturmanın da özüdür.


Dil, tatlı olduğunda yılanı deliğinden çıkartacağı gibi, savaşlara yol açacak bir organ olarak insan hayatının önemli bir yerini de alır.

Kimi insan konuşurken ağzından bal damlar, kimi konuşur önder olur, kimi dili sayesinde gönüllerde taht kurar kimi de kendini kurtarmak, çamur atmak, fitnelik yapmak ya da ayıpların üstünü örtmek için konuşur da konuşur… Rezil rüsva olur.

Bir toplumun manevi önderlerinin en başında gelen din görevlileridir. Dini, diyaneti iyi bilen ve bunu kullanmayı bilen insanlar bulunduğu toplumun manevi lideri olurken yaşadığı saygınlık onu maddi makamların ötesinde gönül saraylarındaki makamların sahibi olmasına da neden olur.

Dini liderler, konuştuğu zaman ağızlar kapanır, kulaklar açılır. Dinlenir, ders alınır, itaat edilir ve “böyle demiş” denilir. İşte, öyle ya da böyle bir şekilde iki dudağının arasından çıkan söz kanun olur. Onu dinleyenler, dinlemeyenlere aktardığı zaman dahi bu söz saygıyla karşılık bulur ve itaat edilir.


Toplumu yönlendiren kişilerin başında geldiğini söylediğimiz din ehli insanların genellikle, Allah c.c ve Resullulah Aleyhisselam ile büyük müctehidlerin kelamı doğrultusunda konuştuğunu sanırız. Kabul ederiz. Sözlerinde şek ve şüphe aramayız. İnanmak zorunda olduğumuz çocuk yaşlarda beynimize kazınır. Ve hoca / imam dediyse doğrudur. Sen odan iyi mi bileceksin sözü sıkça duyulur. Hatta hocaya, imama karşı gelme çarpılırsın, yamulursun denildiği dahi olur.

Ülke sınırları dışarısında din görevlisi olarak bulunan insanların tutum ve davranışlarını bilmem ama ülke insanımın gayret ve çabaları da, sözleri ve hareketleri de yıllardır gözlemlediğim bir konu, bir ilgi alanı içerisinde hep dikkatimi çekmiştir.

Yıllar önce, kadın başbakana sahip olup da yönetildiğimiz yıllarda Cuma namazının farz olup olmadığı konusunda müftülük makamında bulunanlara, yıllarını mihraplara baş koyarak, minberlerde hitap ederek saçını ağartmış ancak “memur” olan kişilere sorduğumda “karıştırma, kıl gitsin” veya “ bu sorulacak soru mu kardeşim, beni mi yakacaksın. Kılarsan kıl kılmazsan kılma” cevapları ile karşılaşmış olmam bir noktada rahatsızlık başlangıcı olmuştu. Daha sonra faiz olayında, zinakâr yaşamlarda kaçamak cevapların artması , ihtiyacı varsa almıştır, günah olmaz ambalajı, tövbe ederse bir şey olmaz tesellisi, kılsın da nasıl kılarsa kılsın, tutsun da nasıl tutarsa tutsun özdeyişleri (!) başını alıp gidince neler oluyor diye kendi kendime sormak zorunda kaldım.

Gerektiğinde ketum olan, lal olan ve başkanlık böyle fetva vermiş, eski içtihatlara uyar uymaz çağa göre mubahtır diyenlerin emekli olunca ya da görevden alınınca 180 derece “çark” etmiş olmaları ve “doğru söz” üzerinde yaşamaya başlamaları dikkate şayan bir durum olmaktadır.

“O zaman memurdum, emre göre konuşmam gerekti” diyenler emekli maaşını almaya başladığında konuşmaya başlayınca yılların vebali altında ezildiklerini hiç mi fark etmezler. Onlarca kişinin ağızlarından çıkan söze göre dine itaat etmeye çalıştıklarını hiç mi görmediler. Ve onların kazandıkları “günah” yükünde hiç mi katkıları yok.

Beni bu yazıyı yazmaya itaat eden son olayda büyük bir ilin müftülük makamında bulunan şahsın, profesör unvanlı şahsın görevden alınması ile birlikte yaptığı beyanatları olmuştur ki, daha önce neredeydiniz diye soran bir kimsenin bulunmaması bir o kadar üzücü, bir o kadar manidardır.

Sekiz yıl uzun bir süredir. Bir çocuğun doğumu ve ilköğretim 2. hatta 3. sınıfına gittiği bir süreci düşünün. Böylesine uzun bir süreçtir. Sekiz yıl görev yapmış, yıllarca toplum onun ağzından çıkana bakmış, 33 ilçe müftüsü ondan gelen talimatla hareket etmiş. Binlerce cami görevlisi itaat edecek tarzda boyun eğmiş. Bu zatı muhterem televizyon ekranlarına çıkarak “cami dernekleri beni çaresiz bıraktı” deyince uzun uzadıya düşünmek ve farklı yönlerden yorum getirilmesi gereken bir söz olup, tüm cami görevlilerini ve dernek, vakıf idarecilerini töhmet altında bırakmaya yetmiştir.

Bu yazının sahibi kesinlikle bir cami derneğinde yakından uzaktan görev almış biri değildir. Ama halkın kutsalı olan bir kurum için öyle ya da böyle çaba gösteren, dernek çatısı altında faaliyet gösterip, ibadethaneleri topluma kazandırmaya çalışan kişileri zan altında bırakmak hiç hoş olmayan şekilde söz edilmesinden dolayı rahatsızlık duymuş olduğumdan bu konuyu gündeme getirmek zorunda kaldım. Bu yazının kesinlikle bencillik duygusuyla yazılmadığını belirtmek isterim.

Şimdi, bu söz karşısında ayağa kalmayan bir cami derneği görevlisi olacağını sanmam. Zira profesör unvanlı ve diyanet gibi bir makamın önemli bir basamağında lider konumunda oturmuş bir şahıs görevden alınınca ilk olarak “dernekler beni çaresiz bıraktı” dediyse bunun üzerinde düşünmek lazım. Aklanmak lazım. Sokaktaki insanın gözünde değer kaybetmek değil saygın yeri bulmak için mücadele etmek lazım.

Sözü tekrar okuyalım. “Cami dernekleri beni çaresiz bıraktı”. Neden ve hangi yönden diye adama sorulmaz mı? Ve devam ediyor “ … Özellikle yüksek gelirli camilerde bir takım sorunlar olmaya başladı. Ne yazık ki bazen para insanları bozuyor.” Gerçekten acı, üzücü, düşündürücü, suçlayıcı bir söz. Şimdi bu söz üzerine “camiye yardım” davetine icabet etmek isteyen bir sade vatandaş demez mi “koskoca müftü derneklerin para için bozulduğundan dem vuruyor. Ben artık camilere yardım etmem”.. Der mi demez mi?

Müstafi önderin ifadesine göre 1700 ü aşkın camiinin derneği şaibe altında kaldı. Şimdi size sorulmaz mı, sayın profesörüm “8 yılda bu tür olaylardan haberdarsınız da, Başkanlığı ve Adalet Bakanlığının savcılarını yanınıza alarak bu muzdarip ve şüpheli olayların üzerine neden gidip de dernek ve vakıfları islah yoluna gitmediniz” ?

Camiada bir yolsuzluk varsa bunu denetleyecek makam önce sizsiniz. Suç duyurusunda bulunarak şaibeli, şüpheleri dernek ve vakıfları pek ala temizleyebilirdiniz. Bütün dernekleri zan altında bırakmazdınız. Her cami derneği için beyaz ve temiz defterler açardınız. Bunları yapmayın, yapmayın, görevinizi bıraktıktan sonra tehditten, şantajdan söz ederek konuşmaya başlayın.

Bana hiç mantıklı gelmedi. Keşke sussaydınız. Susmak da bir erdemdir.

15.12.2011 - EROL KARA



Blogger tarafından desteklenmektedir.