İstanbul Büyükşehir Belediyesinin başlatmış olduğu İstanbul’a 400 bin ağaç kampanyasını desteklemek için İstanbul caddelerini dolduran afişlerde " havası temiz suyu bol yeşili gür bir İstanbul " özlemi yer alıyor. Bu özlem insanlığın başlangıcından bugüne ve bu günden insanlık tarihinin son bulacağı zamana kadar sürecektir.

Doğanın temiz ve yemyeşil olması için insan olarak herkesin üzerine düşen bir görevi muhakkak vardır. Aslımız toprak olduğuna ve toprakta bulunan özellikler vücudumuzda da bulunduğuna göre bizler de bir toprağız. Doğayı korurken gerçekte kendimizi koruduğumuzu belirtmekte bir yarar görüyoruz. İnsan ve doğa ilişkisi aslında ayrılmaz bir bütündür. Bu bütünlüğün bozulmaması için insanca bir sorumluluk taşımak zorundayız. Kısacası doğayı korumak tüm insanların vazifesi derken şu anda ki muhataplarımız tekstilcilerdir.

Tekstil sözcüğü akla ilk önce pamuğu ardından boya ve konfeksiyon ile ve sair işlemleri getirir. Pamuk Allah ( C.C.) 'hun insanoğluna ihsan ettiği bir nimettir. Pamuğun tarihçesinden uzun uzun söz edipte sayfalar dousu yer kaplamak istemediğimden kısaca , şunları bilmekte fayda görüyorum. Pamuk ,eski dünya insanları tarafından kullanılan en eski dokuma bitkisidir. İ.Ö.’den 2000 yıllarından beri Hintliler pamuklu giysi giyerlermiş. Mısırlılar pamuğa yün ağacı derlermiş.Anadolu’nun pamukla tanışması 1. Yüzyılın başlarında olmuş. Avrupa mı ? Avrupalılar ne yazık ki pamuk kullanımını 18 . yüzyılın sonlarında keşfetmiş. Ve 19.yüzyılın başlarındaki sanayi devrimi ile pamukla içli dışlı olmuş (1)

İnsanoğlu giyinmeye mecbur...Bu nedenle ister yünden olsun isterse bitkisel ürünlerden olsun her türlü kaynaktan faydalanmak zorundadır. Altın yumurtlayan tavuğu aklı olan bir kimsenin kesmeciği bilinen bir gerçektir. Bu durumda giyinmemize ve son yıllarda Türkiye Ekonomisinin lokomotifi durumunda bulunan tekstilin ana maddesi olan pamuk, yün , deri gibi ürünlerin yok olmasına herhalde hiç kimse göz yumamaz. Durum böyle iken sanayileşme adına katlettiğimiz bereketli ve verimli toprakların durumunu düşündüğümüzde bi çarpıklığın olduğunu söylemeden edemeyeceğiz. Sanki hep birlikte el ele vermişiz toprağı katletmek için çabalayıp duruyoruz. Bugün en verimli toprakların bulunduğu, tarih boyunca insanlığın dikkatini çekmiş, her fırsatta yaşamak ve yerleşmek için uğruna savaşlar yapılan Trakya e Ege Bölgelerinin durumu içler acısı değil mi ? Her gün topraktan fırlıyormuşçasına dikilen fabrikaların sayısı her geçen gün artarken ve nutuklarında “...bu tür sanayileşme ve açılan her yeni fabrika gurur kaynağımızdır diyenler ve medyanın da sayfalar dolusu yer verdiği işletmelerin verimli ve bereketli topraklar üzerinde yer alması nedense kimsenin içini karatmıyor...Muhakkak bu fabrikaların hepsi tekstille ilgili değil ama çoğunlukla bunlar.Ya terbiye işletmeleri ya dokuma ve örme fabrikaları veya konfeksiyon işletmeleri. Karşı olduğumuz bu işletmelerin, fabrika bacalarının artması değil. Tabii ki sanayileşme bizlerin de gurur kaynağı. Ama se kalktoprağın en verimli ve de en bereketli olduğu yerlere beton yığınını dik. Ardından topraktan ürün bekle. Hektarlarca alana betonu yapıştırdıktan sonra o topraktan verim bekleme hakkını nereden buluyorsun. Bu sorunun cevabını vermek lazım. Kırsal olmayan alanlar üzerinde yap işletmeni kırsal alanlara yap teşvikini ülke ekonomisini kim dize getirir , görelim.

Açılışını ülke yönetiminde söz sahibi olanların yaptığı fabrikaların Ege ve Marmara bölgelerinde yol açtığı zararları dile getirmek için buraların durumunu “kanalizasyon tarla” cümlesi ile dile getiren aynı yönetimlerden birinin çevreden sorumlu bakanı İmren AYKUT bir gazeteye verdiği demecinde bakın neler diyor. “....Ege havzası ve Trakya Türkiye’nin en önemli topraklarının bulunduğu, tarımın en önemli bölgeleri, Ege’de Gediz, Büyük ve Küçük Menderes nehirleri ile Trakya‘da Ergene fevkalade tehlikeli durumda. Önce Ege’yi anlatayım. Tarlalar tamamıyla kanalizasyon altında. FABRİKALARIN ZEHİRLİ ARTIKLARI bu nehirlere bırakılmaktadır....Ergene fevkalade kötü durumda .Trakya ‘ya hayat veren bu nehir, Türkiye’ye hayat veren bu bölgedir. Ergene şu anda kanalizasyon halindedir. Hem de ENDÜSTRİYEL ATIKLARIN KANALİZASYONU HALİNDEDİR. ” Ve aynı bakan insan sağlığını tehdit eden bu olayların başrolünde “devletin” olduğunu söyleyebiliyorsa durum daha bir vahim olmaktadır. Bakanın korkusu ve telaşı o denli çok ki demecinde “insan sağlığı tehlikeye giriyor diğer bir taraftanda Türkiye’nin geleceği tehlikeye giriyor. Tarım arazileri kaybediliyor” (2) derken geleceğimizin endişesi ister istemez insanı ürkütüyor

Bundan önceki yazılarımızdan birinde (3) sadece tekstil terbiye işletmelerinin kullandığı boyar maddelerin yol açtığı hastalıkları sayarken “...bu boyar maddeler değişik yollarla insanlarda lösemi, akciğer, mesane, lenf oma ve daha bir çok kanser hastalıklarına sebep oluyor demiş ve “ kendi vücudumuzu ya da soyumuzu kurutmaya sebep olan endüstriyel atıkların aynı zamanda doğanın kurumasına da neden olduğundan bu vahşete daha ne kadar devam edeceğiz ” diye sormuştuk. Tabii her yazılan yazıldığı yerde kaldığından o yazımızın üzerinde geçen zamandan bu yana Ege ve Trakya ovalarında onlarca fabrika açılmış ve bu fabrikalar bereketli toprakları beton çirkinliği ile donatmaya devam etmiştir.

Bitkisel ürünlerin ve hayvancılığın yegane kaynağı olan toprak bu denli bir vurdumduymazlık sonucunda sürekli katledilirken hayvanın sırtından toprağın özünden yararlanan köylü ve sanayici bir gün kara ,kara düşünmeye başlayacaktır.

Düşünce anlayışı belki farklıydı ama olayı biz farklı yorumladık. 9/10/11 Ocak 1998 tarihlerindeTüyap Beylik düzü fuar alanında düzenlenen 5. Uluslararası Deri Günleri 98’e katılan firmalardan biri defilesini duyurmak ve medyayı stadına davet etmek için , basın kuruluşlarına gönderdiği davetiyelerin içine sağ tek eldiven koymuş. Ve davetiyeye iliştirilen bir yazıda da “ uzatılan dostluk elleri,daima sıcak olmalı ... Diğer elinizi de ısıtmak ve dostlukla sıkmak için sizi standımıza bekliyoruz” diye yazmıştı. Gerçek amaca değinmek ve onu yorumlamak istemiyorum. Gözlerinizi kapatın ve öyle bir zaman düşünün.Deri ve deri ile ilgili hiç bir ürününü yer almadığı bir zaman yolculuğuna çıkın. Bir tek deri eldiven bulmuşsunuz. Diğer teki yok. Deri mamulü giysiler bugün için en değerli bir üründen daha fazla kıymete binmiş. Ayakkabıcı sektörü silinmiş, insanlar petrol ürünlerinin değişik tepkimelerinden oluşan sağlıksız kauçuk, lastik vs. gibi ürünlerden oluşan ayakkabılar giyiyor. Deri eldiven tekini bulmuş birini gören insanlar onu çok şanslı biri olarak görüyor. O firmanın fuar davetiyesine iliştirdiği o tek sol eldiven bir an bunları düşündürüyor. Biraz daha ileriye gidelim. Toprak mahsulleri yok. Yemek için ilaçlara, konservelere ve her şeyi ile dışa bağımlı bir ülke olmuşuz. yiyeceklerimiz ithal, giysilerimiz ithal...Yeşile hasret bir ülke olmuşuz...Düşünmesi bile insana acı veren bir olay...Ama o geleceği biz hazırlamışız.Her yerde beton dikmişiz verimli ve bereketli tarım alanlarını katletmişiz.

Bunları bir kenara bırakalım , çevre için ne yapmamız lazım. Onlara değinelim

Çevre yönetim standartları olarak nitelenen ISO 14001 standartları bilhassa tekstil terbiye sanayiinde alınması gereken tedbirleri içermektedir. Çevre üzerinde en fazla etkili olan sanayi kollarından biri olan terbiye işletmeleri uygulamak zorunda kaldıkları türlü proseslerle hem havayı ve hem de toprağı rahatça kirletebilmektedir. Tabii bu kirletmelerin insanları ne denli elim bir sona hazırladığını da düşünmemiz gerekir. (4)

Ayrıca 90’lı yılların başlarına doğru çeşitli deneyimler sonunda Viyana’daki Avusturya Tekstil Araştırma Enstitüsü yaptığı bir dizi araştırma sonunda EKO-TEKS 100 STANDARTLAR’ını belirliyerek insan ekolojisi yönünden zararlı maddeler üzerine dikkatleri çekmiştir.

Bugün ortak çözüm arayışında arıtma tesisi kurarak çevre dostu olma yolunda adımlar atan işletmeklerin varlığı anımsanmayacak durumda olmasına rağmen bu tesislerin maliyete fazla tesir etmemesi için en ekonomik olması yönünde bir tercih kullanılması ister istemez bir çok soruyu beraberinde getirmektedir. Öyle ki en basitinden arıtma tesisi sonunda oluşması düşünülen temiz suyun tekrar işletme içinde kullanılması düşünülememektedir. Bunun nedeni suyun renginin bozuk olması , farklı mineral yapıyı barındırması, doğal suyun terbiye işlemleri sırasında uygulanan proseslerde verdiği etkiyi arıtma sonunda elde edilen suyun vermeyeceği endişesi ile ekonomik olarak fiyatı en ucuz olan sistemlerden kurulu bir arıtma sisteminin sağladığı suyun çok çok yerleri yıkamak ya da bahçeyi sulamak yahut ta ark ve kanallar yoluyla fabrika dışına atılması hiç bir anlam ifade etmiyor. Zira arıtılan suyun halen üzerinde taşıdığı zararlı mineraller temizlenmiş olmamaktadır.

Devletin en basitinden yapacağı tedbir olarak ne olursa olsun Ege ve Trakya gibi bölgelerde toprağın verimli olduğu arazilerde KESİNLİKLE FABRİKA - maksadı ne olursa olsun - KURULMASINA İZİN VERMEMESİ gerekmektedir.Buralarda kurulacak fabrikalara teşvik vereceğine köylüye üretim için teşvik vermeli, sulama alanlarını artırmalı, toprağı işlemeyi ve bunun için çalışmayı teşvik etmelidir. Toprağın verimli olduğu yerde alınacak bitkisel ürünlerin yanı sıra hayvancılığın gelişmesine de katkıda bulunmuş olacaktır

KAYNAKLAR
_____________________________________________

1 . Gelişim Hachette Ansiklopedisi.
2 . M.SABUNCU. MİLLİYET GAZETESİ. 11 OCAK 1998
3 . E.KARA. TEKSTİL TERBİYE & TEKNİK. TEMMUZ 1996.
4 . E.KADIOĞLU. TEKSTİL TERBİYE & TEKNİK. MART 1997

©YUKARIDAKİ YAZI İHLAS MAGAZİN GRUBUNA AİT ÖRME&TEKNİK DERGİSİNİN MAYIS 1998 AYINDA YAYINLANAN SAYISINDA SAYFA 34’ TE YAYINLANMIŞTIR.
 
Top