Az sonra karşımıza oturacak olan nikah memuru , eşim olacak yanımdaki kız hakkında bana “evlenmek istiyor musun” diye sorduğunda ne şekilde yanıtlayacağımı bilemiyorum.O soruya coşku ile mi yoksa sakince ve mırıldanarak mı “evet” demeliyim.Hala kararsızım.

***
Sevil’ le yaz başında ,şehrin sayfiye semtlerinden birinde tanışmıştık.Güneş,güzel hava,deniz ve sıcak kanlı insanlarla dolu günlerden birinde idi. Her gün kumsala iner,kısa bir deniz banyosundan sonra kum banyosu yapardım.Ve o gün de kumların içerisinde kaybolmuş gibi idim.Birden göğsümde bir ağrı ile fırladım yerimden...

-Kör müsün yahu ?...sözünün ilk hecesini her halde söylemiştim.Herhalde diyorum,çünkü diğer hecelerin boğazımda düğümlendiğini hissetmiştim.

Ya güneş gökten aşağıya inmişti,ya da güneş ikileşmişti.Buğday sarısı saçları geriye savrulurken , tatlı esmer tene sahip yüz buruk bir Türkçe ile ;

-Af edersiniz...dedi ve koştu,gitti

Kumun içinden nasıl fırladım,nasıl ve nereye koştuğumu bilmeden kızın kaybolduğu yöne ben de koştum.Hemen arkasında bitiverdim.

-Bakar mısın ? dedim.Döndü,bu kez çatık kaşlarıyla , suçlayan bakışlarıyla;

-Sizden , af edersiniz...dedim ya...

Döndü yoluna devan etti.

Birkaç gün peşinden ayrılmadım. Gölgesi gibiydim. Nihayet konuşma fırsatı yaratabildim.

-Merhaba

-Merhaba

Bir solukta onunla arkadaşlık etmek istediğimi,,çok beğendiğimi,kısaca tüm duygu ve düşüncelerimi söyledim.Dinledi.Hiç konuşmadı.

Ve sordum:

-Ne dersiniz ?

-Yok,olmaz...Ben Türkçe bilmez.

Şaşırdım.Gerçekten de Türk’e benzemiyordu.Batı insanını andıran bir tipi vardı.Peki ama burada ne işi vardı.Bu Türkçe’yi nasıl öğrenmişti.sordum.

-Ben Türk’üm....demez mi.şaşkın,donup,kaldım.

Bu konuşmadan sonra onun hiç görmedim.Benim için tatlı bir anı kalmıştı.

Bir gün Aşıklar Kayalığı denilen yere gitmiştim.Burada manzara nefisti.Zaman zaman buraya gelirdim.Öylesine çevreye bakıyordum.Fotoğraf makinemle güneşin denize girer gibi halini yakalamak istiyordum.Objektiften kayalığa doğru baktığımda bir karaltı gördüm.Gözlerimi objektiften ayırıp tekrar kayalığa baktım.karaltı kayalığın tehlikeli yerinde duruyordu.”Hey” diye seslendim.Ve bir yandan bağırırken bir yandan de koşmaya başladım.Yaklaştığımda karaltının O olduğunu gördüm. Yaklaşıp kolundan yakaladım.

-Deli misin sen?Düşüp öleceksin....dedim.Sertçe...Gözleri ağlamaklıydı.

-Beni bırakınız...dedi.Kolunu kurtarmak istedi.Bırakmadım.

Ve gözleri doldu doldu boşaldı.

***

Az sonra bir kahvede oturuyorduk.Bozuk ama tatlı Türkçe’siyle konuştu.

-Biz Almanya’dan yeni geldik.Her şey yabancı.Ben Türkçe Bilmiyor.Sıkılıyor.Hastayım.Üzülüyor.Ölmek istedi.

Üzülmüştüm.Yo,üzülmemeliydim.Acıyamazdım ona...

Ertesi günü şehre indim,onunla....Önce Körler okuluna gittik.Görmeyen gözlerin zaferini gösterdim.Onların çabalarını,sevinçlerini gösterdim.Ardından dilsizler okuluna.Hiçbir lisanın hüküm sürmediği bu okulda , parmakların becerilerini gösterdim.Sağırlar okuluna, hastanelere götürdüm.Ve çektim kenara...

-İşte bunlardan da acizsin sen.Görüyor, konuşabiliyor,duyabiliyorsun ama hiç birini kullanmadın.

Her şeyi “yabancıyım” diyerek kestirip attın.Öldürmek istedin kendini.Neymiş Türkçe’yi konuşamıyor muşsun.Yazık sana...Sen aptalın birisisin...

Ne kadar konuştum , ne zaman sustum, bilemiyorum.Ama geriye dönerken her ikimizde suskunduk.

****

Aradan iki ay geçmiş , sonbahar gelmişti. Sevil ’i o kavgamızdan sonra hiç aramadım.O da beni aramamıştı . O güzelliği hiç unutamamıştım.

Bir gün iş randevum için durakta taksi bekliyordum.Biri omzuma dokundu. Döndüm. O idi. Sevil idi. Tertemiz bir Türkçe ile ;

Sizden nasıl özür diyebilirim.Beni yeniden hayata döndürdünüz.Şimdi ki yaşantımı size borçluyum...

Şaşkın ve suskundum.Hiçbir şey diyemiyordum.Yürüdük.hep o konuşuyor , ben dinliyordum.

****

Eğer o gün tekrar karşılaşmamış olsaydık ve ben o kıza o zaman “benimle evlenir misin?” demeseydim,acaba nikah memurunun önünde , ayağına basarak “evet” diyebilir miydim.

BU ÖYKÜ 1985 YILINDA FELEK YAYINCILIK TARAFINDAN “YAŞAYAN ÖYKÜLER DİZİSİ “ ADI ALTINDA KİTAP OLARAK YAYINLANDI.

EROL KARA



 
Top