-- --
(Biz, daha iyisini veya onun gibisini getirmeden, bir âyeti nesh etmez veya unutturmayız.) [Bekara 106]

Kur'an-ı Kerim'de nesh vardır diyenlerin dayandıkları ilk ayet-i Kerime yukarıda da yazdığımız gibi Bekara suresinin 106 ayetidir. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olarak muhtelif tefsirleri inceleyerek bu ayette ne demek istediklerini tarafsız olarak aktarmak istiyorum

************
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

Bakara 106 Tefsir  - Sözlükte “iptal etmek, gidermek, yok etmek, nakletmek” gibi anlamlara gelen nesh (nesih), İslâmî bir terim olarak “dinî bir hükmün yürürlükten kaldırılması veya daha sonra gelen bir hükümle değiştirilmesi” anlamında kullanılır.

Sadece buyruk ve yasaklarda nesih söz konusu olabilir. Ortadan kaldırılan hükme mensuh, onu ortadan kaldırana da nâsih denir. Prensip olarak neshin aklen mümkün olduğu, ayrıca diğer dinlerde de fiilen meydana geldiği hususunda görüş birliği vardır. Nitekim Tevrat’ın bazı hükümleri İncil ile yürürlükten kaldırılmıştır. Aynı şekilde Tevrat ve İncil’deki hükümlerin bir kısmı da Kur’ân-ı Kerîm tarafından değiştirilmiş veya kaldırılmıştır. Ayrıca Hz. Peygamber’in kabir ziyaretiyle ilgili hadislerinde olduğu gibi İslâm’ın gelişme sürecine bağlı olarak önceki bazı hükümler sonradan değiştirilmiştir. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de neshedilmiş âyetler bulunup bulunmadığı konusu tartışmalıdır. İslâm bilginlerinin çoğunluğu bâzı âyetlerin sonradan gelen başka âyetler veya hadislerle neshedildiğini savunurken bazı âlimler de bu görüşü reddetmişlerdir.

Bu arada Kur’an’da neshi mümkün görenler de mensuh âyetlerin sayısıyla ilgili olarak 5 ile 200 arasında değişen farklı rakamlar ileri sürmüşlerdir. Daha çok son dönem İslâm bilginlerinin tercih ettiği ve bizce de isabetli olan anlayışa göre bir konuda iki farklı hüküm içeren iki âyetten, sonra gelenin –nihaî bir düzenleme getirme amacının açıkça anlaşıldığı durumlar dışında– öncekinin hükmünü tamamen ortadan kaldırdığını kabul etmek yerine, her iki âyetin de kendi şartlarında geçerli ve yürürlükte olduğunu, hangisinin indiği şartlar mevcutsa onun hükmünün uygulanması gerektiğini, böylece duruma göre birinin veya ötekinin uygulanabileceğini, eğer birinin şartları artık sonsuz olarak tekrar doğmazsa pratikte o hükmü uygulamaya da imkân bulunmayacağını düşünmek daha isabetli görülmektedir (nesih hakkında ek bilgi için ayrıca bk. “Tefsire Giriş” bölümü, “I. Kur’ân-ı Kerîm F Nesih” başlığı).

“Unutturursak” diye çevirdiğimiz “nünsi(hâ)” fiiliyle ne kastedildiği konusunda farklı yorumlar yapılmıştır. Şevkânî’nin özetlediği bilgilere göre söz konusu fiili “nense (hâ)” şeklinde okuyanlara göre âyette bu fiil, “(neshedilmesini) ertelersek” anlamında kullanılmıştır. Bizim de tercih ettiğimiz “nünsi(hâ)” şeklindeki okunuşa göre bu ifade, “... o âyeti (değiştirmeden, neshetmeden) olduğu gibi bırakırsak” veya “o âyetin yürürlükten kaldırılmasına izin verirsek” şeklinde açıklanmıştır. Şevkânî, son yorumun, “lugat ve nazar ehlinin çoğunluğunun üzerinde birleştiği yorum” olduğunu söyler (Başka yorumlar için bk. Şevkânî, I, 138-139).

Buradaki “unutturma” ifadesiyle, geçmiş dinlere ait kitaplarda bulunan ilâhî mesajların unutturulması, yani sonraki kitaplara ve rivayetlere hiç intikal etmemesi de kastedilmiş olabilir.

(http://kuran.diyanet.gov.tr/Kuran.aspx#2:106)

*********
ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR

106-Kırâet: , İbni Âmir kırâetinde nûnun zammı ve sînin kesriyle okunur ki, insâhdandır. İbni Kesir ve Ebu Amr kırâetlerinde birinci nûnun ve sinin fethaları ve ondan sonra bir hemze-i sakine ile şeklinde okunur ki, tehir mânâsına olan nesee ve nesiedendir.

Şer'î usûl bakımından neshin dine uygunluğunu isbat eden bu ayetin sevki, eski kitapların bazı hükümlerinin neshindeki cevaz hakkında ise de söyleniş bakımından kelimesi umum ifade ettiğinden, bazı Kur'ân âyetlerini de açıkça içine almaktadır. Şu halde Kur'ân âyetlerinde de nâsih ve mensûh vardır. Bunun aksini iddia etmek, nassın zâhirini inkâr etmek olur.

Nesih lügatte değiştirmek, yani bir şeyin yerine başkasını geçirmek, halef yapmak demektir. Nitekim (Nahl, 16/101) âyetinde nesih, tebdil olarak ifade edilmiştir. Bununla beraber bu mânâ bazen o şeyin kendisinde itibar edilir ki, buna izale, ilga, iptal denilir: "güneş gölgeyi neshetti" demek onun yerine geçti, onun yerini aldı demektir ki, buna, izale etti ve iptal etti de denilir. Bir başka âyette "Allah, şeytanın attığını derhal iptal eder." (Hacc, 22/52) nesh işte bu anlamdadır.

Bazen de o şeyin yerinde itibar edilir ki, buna da nakl ve tahvil denilir. Nitekim "nesahtü'l-kitab" kitabı istinsah eyledim demek, bir kitaptakini diğerine geçirdim, ona nakletttim demektir. Yazıda nesih, mirasta münasahe," ruhlarda tenasuh tabirleri de bu mânâyadır. "Siz her ne yaptıysanız biz onları istinsah etmiştik." (Câsiye, 45/29) âyetindeki istinsah da yine bu mânâya gelmektedir. Özetle, lügat bakımından nesih, izale ve nakil mânâlarında müştereken kullanılır ise de her iki mânânın da esası tebdil demektir.

Şeriat ıstılahında da nesih, herhangi bir şer'î hükmün aksine sonradan başka bir şer'î delilin delalet etmesidir ki, ilâhî bilgiye nazaran evvelki hükmün müddetinin sonunu beyan, bizim bilgimize nazaran da zahiren bâki görünen o hükmü değiştirip ortadan kaldırmak demektir. Her iki bakımdan da nesih, bir değişikliği bildirmek anlamına gelmektedir. Bunda hiç bir zaman Allah'a nazaran caymak veya bilememek mânâsı yoktur. Bunun içindir ki, ebediyet kaydiyle mukayyed (bağlı) hükümlerde nesih cereyan etmez. Nesih ancak emirler ve yasaklar gibi inşâî bir mânâyı içeren vakıaya ilişkin bir ihbar ve ilâm olmayıp, sırf icad olan ve yalnız bir iradeyi gösteren, bununla beraber ebediyyeti nassa bağlanmamış bulunan konularda ve hükümlerde cereyan eder.

Cenabı Allah, varlık âleminde bu gün yarattığını yarın yok ederek, diğer bir şeye dönüştürmekle ilmine, kudretine, iradesine hiçbir noksanlık ârız olmayacağı gibi, şeriate ait âlemde de başka başka zamanlarda başka başka şer'î hükümler inşa etmekle, mesela; geçmiş zamandaki bir emrin yerine, şimdiki zamanda yasak koyan bir emir inzal buyurmakla ilminde ve iradesinde haşa bir noksan değil, belki her birinde bir hikmetinin tecellisini ve kemalini göstermiş olur. Ve bunda caymak mânâsını düşünmek bile kabil değildir. Allah katında kararlaşmış bulunan herşey ve her hüküm yerli yerinde gelmiştir. Ve hakikatte hiçbir kelimesi değişmiş değildir. Yaratılışta her anın ayrı bir emri olsa ilahî ilmin zerre kadar değişmesini gerektirmez. Hasılı iman hakikatleri, itikat esasları gibi, ihbarî olan ilmî ilkelerde nesih mümkün değildir. Bunların bir anlık zamana bağlı olanları bile ezelî gerçekler hükmündedir. "Şu şöyledir, filan vakit, filan şey oldu veya olacak." denildi mi bu haberler, bu hükümler artık ezelden ebede doğrudurlar.

O vakitte o şey olmadı veya olmayacak denilemez. Lakin "su iç, şarap içme, nikah yap, zina etme" gibi inşâî olan şer'î hükümler, açıkça ebediyet kaydıyla kayıtlanmadıkça nesihleri mümkündür. Bunlar bir an için meşru, başka bir an için gayr-i meşru olabilirler. Bunların ebediyetleri zorunlu değildir, nesihleri de müddetlerinin açıklanmasına bağlıdır. Önceki kısımlarda Kur'ân, Tevrat'ı ve diğer ilahî kitapları tasdik edici, teyit edici ve destekleyicidir, ayrıca daha fazlasıyla tefsir edici ve açıklayıcıdır. İkinci kısımda ise Kur'ân, onlardaki birtakım hükümleri kaldırarak, her zamana göre uygulanacak hükümleri ve teşri (kanun koyma) usullerini içeren yeni ve mükemmel bir hoşgörülü şeriat getirmiştir. Şurasının unutulmaması gerekir ki, tevhid inancı gereğince yaratılış âleminde olduğu gibi, teşri âleminde de icat ve inşa, ancak Cenab-ı Allah'a ait bir sıfattır. Kullar nihayet O'nun yaratmasıyla ve O'nun gösterdiği âyetlerin ve delillerin ışığında kendi bilgi kapasitelerine göre bir tasarrufa izinlidirler. Yoksa Allah'ın yaratmış olduğu kanunlar, kul iradesiyle kaldırılamaz. Neshin şeriat ıstılahındaki bu tarifi de yine bu âyetin delaletidir ve bu konunun tafsilatı "Usûl-i fıkıh" ilmine aittir.

Gelelim âyetin mânâsına:

Yahudiler, Allah nesih yapamaz ve şu halde böyle yeni yeni hükümler getiren bir vahiy indiremez mi diyorlar? Yalan söylüyorlar ve yanlış biliyorlar. Zira Allah nesih yapabilir ve yapar, yapmasında da kendisi için hiçbir noksanlık söz konusu değildir; şânına noksan gelmez. Aksine O'nun yaptığı nesihte hayır ve hikmet vardır. Çünkü Biz azamet ve kudretimizle herhangi bir âyeti kısmen veya tamamen ve mesela mânâsındaki bir hükmünü veya lafzının hükmü olan tilavetini veya her ikisini bizzat kitabımızla neshedersek veya diğer bir kırâete göre; resulümüze sünnetiyle neshettirirsek, yahut onu unutturur, hafızalardan silersek veya yine diğer bir kırâete göre; onun hükmünün uygulanmasını tehir edersek, ondan daha hayırlısını, veya en azından onun mislini ve dengini getiririz. İşte şer'î nesih bu usul çerçevesinde cereyan eder. Bunların hiç biri abes değildir, hiç biri yokluğa, ihmale ve hatta noksana yönelik şeyler değildir.

http://www.kuranikerim.com/telmalili/bakara2.htm

**************

ÖMER NASUHİ BİLMEN

Bu mübarek âyetler, kâfirlerin İslâm hükümleri hakkındaki yanlış düşünce ve telkinlerinin batıllığını meydana koymaktadır. Ve Allah Teâlâ'nın bütün kâinata sahip ve hâkim olduğunu bildirerek gafilleri uyanmaya davet buyurmaktadır.

Şöyle ki:

Kur'ân-ı Kerîm, nazil olarak insanlığa yeni bir şeriat, bir ilâhî kanun ihsan buyrulmuş, bunun gereklerinden olarak eski kitapların bir kısım ibâdetlere, muamelelere ait meseleleri hükümsüz kalmıştır. Artık Tevrat ile, İncil ile değil, Kur'an'ı Kerîm ile âmel edilmesi icap ediyordu. Bu, bir hikmet ve maslahat muhtezası bulunmuştur. Ehli kitap denilen Museviler ile i seviler ise buna itiraza başlamışlar, "Allah'ın vaktiyle hakla göndermiş olduğu hükümler, şimdi nasıl kaldırılır? Allah Teâlâ beyanatını, emirlerini, nehiylerini değiştirir mi?.. Dün yaptığını bugün bozar mı?.." diyerek müslümanlık aleyhinde bir cereyan uyandırmak istemişlerdi.

İşte onların bu bâtıl düşüncelerini Cenab'ı Hak bu âyeti kerimesiyle şöylece reddediyor. (Biz) Ben yüce Mabud (bir âyetten her neyi) yani: Bir semavî kitabın ayetlerinden, hükümlerinden hangi birini veya bir âyetin bir kısmını (nesh eder) artık onunla amel edilmemesini emreylersek (veya) o âyeti (unutturursak) hafızalardan çıkarırsak veya vaktiyle bir peygambere verilip ondan sonra zamanın geçmesiyle unutularak kendisinden eser kalmamış olan bir hükmü serîyi böyle unutturursak (ondan daha hayırlısını veya onun mislini getiririz) Peygambere vahyeder bildiririz. Ey insan! (Bilmez misin ki Allah Teâlâ şüphe yok her şeye tam mânasiyle kadirdir.) Bir şeyi ne kadar mükemmel olursa olsun ondan daha mükemmelini vücude getirmeğe kudreti fazlasıyla kâfidir. Artık bu neshi uzak görmeye mahal yoktur. Nasih olan âyet, mensuh olan ayetten hükmen daha mükemmel daha ziyâde hikmet dolu olabilir.

§ Nesh: Lügatte bir şeyi tebdil etmek, başkası ile değiştirmek demektir. Şeriat istilâhında ise her hangi bir ibâdete, bir muameleye ait bir serî hükmün yerine sonradan şeriatın diğer bir hükmünün gelmiş olmasıdır ki, artık evvelki hüküm mensuh olur, onunla âmel edilemez, nasih olan sonraki hükümle âmel edilir. Bu bir hikmet gereğidir. Cenab-ı Hak bunu zaten ilmi ezelîsiyle böyle bilip takdir buyurmuştur. Zamanı gelince de bunu peygamberleri vasıtasiyle kullarına bildirir. Bu bakımdan Allah'ın ilminde ve takdirinde hâşâ bir değişiklik meydana gelmiş olamaz. Belki bu; idarî, İçtimaî bir hikmet ve faydaya binaen böyle takdir edilmiştir. Bu nesha Cenâb-ı Haktan başkası selâhiyetli olamaz. Ve nesih inanç esaslarında, haberlerde geçerli değildir. Şer'î bir hükmün mensuh olduğu ise ya Allah'ın Kitabı ile veya mütevatir veya meşhur olan hadis-i şerifler ile malûm bulunur.

(seviler neshi kabul ederlerse de yahudiler kabul etmezler. Neshi kabul etmeyip itiraz edenler düşünmelidirler ki, kendi kitapları da daha evvelki kitapların bir çok hükümlerini nesh etmiş hükümsüz bırakmıştır. Tevrat ile incil'in hükümleri aynı midir?.. Eğer aynı ise bunların sahiplerin ne için bir birini tekfir ediyor? Artık o kitaplardaki bir çok ahkamın neshi ile yerine Islâmî hükümlerin geçmesini uzak görmeye, tenkide asla mahal yoktur. Kur'ân'ı Kerîm'in bâzı âyetleri arasında da bu nesih vakidir. Bu müctehidlerin icmaı ile sabit bir hakikattir. Bunun vukuunu müslümanlar, bir hikmeti ilâhîye gereği olarak bilir, saygı gösterirler.

Evet... Cenab'ı Hak, serî hükümlerden bâzılarını nesh etmiştir. Bu da bir ilâhî sünnet ve dinî hikmet icabıdır. Binaenaleyh neshin meydana gelmemesi, bu ilâhî sünnete ve rabbani hikmete aykırı olacağından asla iddia edilemez. Böyle bir iddia, hem Kur'ân-ı Kerîm'in hem de bütün müctehidlerin icmâına muhalif, cahilce bir iddiadan başka değildir. Hattâ bu hususa dair Ibni Hazm'in bir eseri de vardır.

http://www.tahavi.com/tefsir/002c.html

****************
Yukarıda 3 farklı kaynaktan aldığımız Bakara süresi ayet 106 hakkındaki tefsirleri incelediğimizde geçmişten bugüne gelen alimlerin birbirinden etkilenerek yazıları ele aldığını görüyoruz.

Bu kaynakları yazanlardan Allah-u Teala razı olsun. Biz hiç birinin bir diğerinden ayırmıyoruz. Düşüncelerine de saygılıyız.

Dikkat edilirse nesh konusunda günümüz ilim adamlarının katkılarıyla ortaya çıkartılmış olan Diyanet Tefsirinde bile kesin sonuca ulaşma olmadığı gibi nesh vardır/yoktur arasında gidip gelinmiş, kesin bir açıklamaya yer verilememiştir. (Diyanetin tefsirini hazırlayanlarında bugün farklı cephelerde olduğunu da dikkat etmek lazım.)

Kesin olarak Bakara suresindeki ayet 106 nin bu yazılanlar ışığında Musevi ve İsevilere geldiğini söyler miyiz söylemez miyiz, ona bakmak lazım.

Görüleceği gibi "Kur'ân-ı Kerîm, nazil olarak insanlığa yeni bir şeriat, bir ilâhî kanun ihsan buyrulmuş, bunun gereklerinden olarak eski kitapların bir kısım ibâdetlere, muamelelere ait meseleleri hükümsüz kalmıştır." cümlesi ile birlikte ayetin kimlere hitap ettiğini iyice anlamak lazımdır.

Birileri bir şeyler yazmış, "İslam Dünyasında alim olarak bilinen biri , yazdığına inanmak lazım" deyip kayıtsız şartsız buna inanmak her ne kadar doğru değilse de doğruyu Kur'an-ı Kerim de arayıp onda şüphe etmemek en doğru inanç olacaktır. Çünkü yazılanlardan bir harfi dahi inkar edilemeyeceği gibi, şüphe etmeden ve düşünmeden itaat etmekte boynumuzun borcudur.

Allah-u Teala neyi nesh etti.

Kur'andan önce gelen kitaplardaki ayetleri.. Kimler neshten söz etti. Yahudi ve Hirisitiyanlar.
Kimler isyan etti. Batıl dinde olanlar.. O halde bu ayete dayanarak Kur'anda nesh var demek doğru mudur ?

Beşer olarak Peygamberlerin dışında her kim olursa olsun hangi konuda yazmışsa yazdıklarında hata bulmak, kendi nefsi doğrultusunda , çevresinin baskısı altında, gelenek ve göreneklerinden esinlenerek eserler ortaya koyacağı malumdur. Aksi iddia edilemez.

Hatadan, unutmaktan, söylediğinin aksi yönünde söz etmekten uzak olan sadece Allahu Teala'dir. Kendi nefsinden konuşmayan da peygamberlerdir.

Bunun dışında kim varsa beşerdir, şaşar.. Biz büyük alimleri eleştirecek edepsizliğe düşecek değiliz. Zira onların derya gibi ilimlerinin yanında bir damla bile olamayız, bunun da farkındayız.

Elmalılının tefsirinde de belirtilen "Yoksa Allah'ın yaratmış olduğu kanunlar, kul iradesiyle kaldırılamaz." sözüne de dikkat etmek lazımdır.

Söz konusu olan kitabımız Kur'an ise gerisi teferruattır.

Derleme : Erol KARA
 
Top