-- --

20. yüzyılda özellikle iletişim ve bilgi işlem teknolojisinde kaydedilen baş döndürücü gelişmelerin sonucu olarak, yepyeni bir çağa, Bilgi Çağı'na girdik.

Bilgi çağı daha şimdiden 21. yüzyılda dünyamızın çok daha köklü değişikliklere sahne olacağına işaret etmektedir Hızlı ve etkin iletişim ortamında insanlar, kurumlar, halklar ve uluslararası etkileşim her alanda büyük değişime yol açacak; insanoğlu maddi ve manevi varlığını en yüce, en gelişmiş değerlere endeksleyen yaşam şartlarını her zamankinden daha çok talep eder duruma gelecektir.

Bu değişimden Türkiye'yi, Türk halkını, Türk insanını soyutlamak mümkün değildir, mümkün olmayacaktır, olmamalıdır da.

Sorarım size bugün devlet ne ölçüde karşılıyor ya da karşılayabiliyor vatandaşlarının eğitim hizmetlerine olan talebini?

Ben, 70 yıllık Cumhuriyet tarihimizde kaydedilen tüm gelişmelere rağmen bugün eğitim sistemimizde ve eğitimimizde vardığımız noktanın insanımız, toplumumuz için yeterli olmaktan çok uzak olduğu görüşündeyim.
Yanlış eğitim kararlarıyla elimizin altında mevcut olan büyük potansiyel güç heba edilmektedir .Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda benimsenen devletçi-toplumcu-pozitivist doktrin, en iyimser ifadeyle, miadını çoktan doldurmuştur. En iyimser ifade ile diyorum çünkü, bu anlayışın ürünü her yönü ile ortadadır. Dahası, bugün bu sorunlar toplum düzenini tehdit eder mahiyettedir

Hiç kimse sizin iyiliğinizi, sizden daha iyi düşünemez diyoruz; ne toplum, ne devlet! Dahası, sizin iyiliğiniz, toplumun, milletin de iyiliğidir Devletin belirli bir "eğitim politikası" olması demek, devletin toplumu oluşturan bireylerin beyinlerini belirli bir yönde yıkamaya kalkışması demektir ki, Türkiye'de bu "resmi ideoloji" olarak tanımlana gelmiştir. Bizim tanımladığımız "devlet"in herkesi aynı şekilde düşünmeye, aynı şekilde yaşamaya, aynı şekilde hareket etmeye, aynı şekilde inanmaya vb zorlama yetkisi yoktur çünkü, devletin böylesi tutumu insan hak ve özgürlüklerine aykırıdır. Çağdaş devletin tesis etmekle yükümlü olduğu düzene aykırıdır.
Eğitim sorunu derken, salt okul adedi ya da öğretmen adedinden söz etmiyorum. Eğitim kalitesinden söz ediyorum. Bu yapıda bir eğitim sistemi ile, Türkiye'nin Bilgi Çağı'nı yakalaması ve yaşaması mümkün değildir. Üstelik, nüfusunun yarısı 19 yaşında olan bir ülkede, hiç değildir
Bu anlayışın uzantısı olarak, müfredatı da her seviyede serbest bırakmayı öngörüyoruz. Eğitim kurumları kendi müfredatını, öğrencileri ve ebeveyn ile birlikte, kendileri yapacaklardır.
Müfredat, dünyadaki gelişmeler yakından izlenerek, bireylerin ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde belirlenmek durumundadır, Tek bir merkezce hazırlanan müfredat programları, hepimizin bildiği üzere, bireyin ihtiyaç ve taleplerine duyarlı olamamaktadır.
Siz bugünkü merkezi sistemde müfredatın nasıl yapıldığını biliyor musunuz? Ya da kimler tarafından yapıldığını? Her öğretim yıl başında değişen kitaplar veliyi bezdirmiş , yılların safsatası tarihti, coğrafyaydı,kimyaydı , fizikti değişime ayak uydurmaktan yoksun , yanlış bilgilerle dolu olarak çocukların karşısına çıkmaktadır. İnternet ile , televizyon ya da radyo ile en taze bilgilere ulaşan çocuklar , okuldaki müfredattan sıkılmakta , gırgıra almaktadır. Ancak öğretmenler çocuğun bildiği yeni bilgilerine değil kitaptan ne ineklediğine dikkat ediyor. Birkaç okul kitabı alıp, incelemenizi öneririm. Utanç vericidir, çağdışıdır bu kitaplar gerek dili, gerek içeriği itibariyle.
Zâten böyle olmasa, özellikle orta öğretimde başarı düzeyi bu kadar düşük olur muydu? Bugünün çocuğu o kitaplarda bulduğunun, o kitaplardan öğrendiğinin çok daha fazlasını sadece TV izleyerek öğreniyor. Üstelik, zevkle... Okul hevesi de kalmıyor tabii. Ayrıca eğitim süresini yani 8 yıl ilk öğretimi , lise dönemlerini azaltmak yanlısıyım. Türkiye lüks devlet değildir. Bir süper güç değildir. Türkiye ’ nin iyi eğitilmiş genç beyinlere ihtiyacı vardır. Bugünkü sistemle 8 yıl ilk öğretim , dört yıl lise , dört yıl üniversite ve iki yıl askerlik dönemi eklediğinde , sınıfında hiç kalmadan okuyan bir insanın ülke ekonomisine katkısı 25 yaşından sonra olmakta. Beş yılı da ekonomide acemiliğine verdiğinizde otuz yaşında kariyer sahibi biri olmaktadır. Bugün gazetedeki iş ilanlarına ya da devletin eleman alma ilanlarına baktığınızda “otuz yaşından gün almamış “ ibarelerini göreceksiniz. O halde müfredat programlarını değiştirerek , daha kaliteli eğitim müfredatı uygulayarak , 7 – 8 aylık dönem eğitim süresini 10 – 12 aya çıkartarak , 8 yıllık mecburi eğitimi 4 yıla indirmeli. Böylece insanın okulda geçen süresinin dört yılını ilköğretime , 4 yılını lise dönemine , 4 – 5 yılını da üniversiteye verirseniz askerliğini yapması içinde bir yılını üniversiteli için , iki yılı ilköğretim mezunları için yaptırdığınızda 20 – 22 yaşında zıpkın gibi genç beyinler ekonomiye atılacaktır.
Tüm bunları aşmak, eğitime kalite, renk ve kapsam kazandırmak zorundayız. Eğitim teknolojisi diye bir olgu var, bundan istifade etmek zorundayız.

Devletin görevi insanların beyinlerini ve kalplerini yönetmek değil! Devletin görevi, insanların refah ve mutluluğuna hizmet edecek kurumların gelişmesine imkân hazırlamak, teşvik etmektir Bu nedenle ; İşte bu noktada diyorum ki eğitim hizmetleri veren kuruluşlar yani devlete ait ve devlet tarafından yönetilen okullar özelleştirilmelidir Yani , devletin eğitimdeki faaliyet alanını çok önemli ölçüde daraltmayı öngörüyoruz, Devletin , bugün eğitim konusunda harcamış olduğu tüm giderlerini büyük ölçüde azaltacağını , devletin bu alanda sadece denetçi olmasını bunu yaparken de büyük bütçelere gereksinimi olmayacağını vurgulamak istiyoruz.

Devlet eğitim hizmetleri işini özel sektör kuruluşlarına, vakıflara vb. bırakmalıdır Standart koyacak, sıkı denetleyecek ve tabii, eğitim hizmetlerini vergiden muaf tutacak. Bu bağlamda Milli Eğitime ait kuruluşların tümü özel sektöre devredilecektir. Bu hizmetlerin rekabet ortamı içinde özel sektör kuruluşları tarafından yerine getirilmesi, faaliyete dinamizm ve birey açısından, fiyat avantajı getirecektir. Vatandaş çok daha küçük ücretler ödeyerek, çok daha iyi hizmet alabilecek ve geleceğinden endişe etmeyecektir. İsterse devlet ücretlendirmede serbest piyasa ekonomisinin dışında bu noktada vaz geçecek , bu konuda narh getirecektir. Yani az vergi alan devlet okul ücretlerine müdahele ederek herkesin okuma şansını elde edebilmesi için cüzi ücretler talep edecektir.

Türkiye'de çeşitli iktidarlar (siyasi otoriteler) tarafından benimsenen sözde "eğitim politikaları" nın değişmez amacı, öncelikle devletçi zihniyetin yerleştirilmesi olmuştur. Buna ek olarak, sağ iktidarlar "milli" ve "muhafazakar" eğitim politikaları benimserken sol ya da sosyal demokrat iktidarlar "toplumcu" ve "enternasyonalist" eğitim politikaları benimsemişler ya da öyle söylemişlerdir. Sansür kurullarını da hep kendi düşünceleri doğrultularında çalıştırmışlardır.Okullara tavsiye edilen kitaplar her iktidar döneminde değiştirilerek vatandaşların şaşkın duruma düşmelerine neden olunmaktadır.

"Eğitim politikaları "nın her iktidarla değişmesinin getirdiği, toplumu serseme çeviren bu anlayışın ne denli tahripkâr olabileceği bir yana; sorarım size "milli " ya da "muhafazakâr" ya da "toplumcu" ya da "enternasyonalist" olmak demek, ne demektir?

Son derece milliyetçiyim, tüm mevcut değerlerimizin muhafazası dahası, geliştirilmesinden yanayım; tabii, toplumcuyum ve tabii, globalleşen dünyamızda, enternasyonalistim.

Demagoji yaptığımı düşünebilirsiniz elbet çünkü, bu sıfatların sosyolojik ve sosyo-politik çağrışımlarını ben de biliyorum. Ama, bir an için düşünmenizi istiyorum:

Herhangi bir toplumda bu kelimeleri, kelime anlamı dışında kaç kişi kavrar ve dolayısıyla, kaç kişi kendini siyaseten buna göre konumlar?

Nitekim, namaz kılan, oruç tutan "sosyal demokratlarımız", Türkiye'nin dışa açılmasına globalleşme sürecine girmesine büyük hizmet eden "muhafazakârlarımız" ya da "milliyetçilerimiz" yok mu?

Bir toplumun fertlerini kategorize etmeye kalkmak kadar büyük bir yanlışı yapabilir mi devlet ya da devleti yönetenler?

Maalesef, bu yapılmıştır ve üstelik yapılanlar "eğitim politikası" olarak tanımlanmış; toplumu oluşturan fertlerin eğitim adına aslında siyaseten "saf tutmaları" beklenmiştir.

Toplumu oluşturan fertlerin farklı eğitimsel tercihlerinin olabileceğine ve görevimizin farklı eğitimsel tercihlerin, hoşgörü içinde, etkileşerek bir arada yaşamasının temini olduğuna inanıyoruz. Dahası, bu işleyişin Türkiye'ye çok şey kazandıracağına inanıyoruz.

Bir toplumun fertlerinin eğitimsel zorlamalara maruz bırakılması, siyasi, sosyal ve ekonomik gelişme yönünde yapılabilecek en büyük yanlıştır. Böylesi tutum, toplumsal gelişmeye mani olacağı gibi; toplumsal huzursuzluklara hatta, patlamalara bile yol açar, açmaktadır da.

Dahası, devletin ya da devlet yönetiminin belirli bir eğitim politikasını benimsemesi demek, farklı eğitimsel anlayışların ifade bulmasını da caydırmak demektir ve çoğulcu demokrasi ile bağdaşmaz.

Tüm bu nedenlerle, devletin eğitim politikası olamaz; Toplumu oluşturan bireyler, dil, din, örf ve adet vb tercihlerinde özgürdür ve başka türlü düşünen ve inananlara saygı gösterdikleri sürece, hiçbir zorlamaya maruz bırakılamazlar. Demokratik hukuk devletinin görevi, bu ortamı yaratmaktır.

Nihai amacımız, devletin ilk öğretimden de çekilmesidir çünkü, biz merkezi eğitimin totaliter devlet artığı bir uygulama olduğu görüşündeyiz.

Her düzeydeki eğitim kurumlarının vakıf vb özel kuruluşlarca üstlenilmesi ve bu kuruluşlar arasında rekabet ortamının oluşması için gerekli ortamın yaratılmasını, devletin başlıca görevleri arasında mütalâa etmekteyim.

Bu bağlamda, eğitim hizmetleri de her yönü ile vergiden muaf tutularak, teşvik edilecektir. İnanıyoruz ki, ancak ve ancak bu yolla gençliğimiz en kısa sürede Bilgi Çağı'nın dayattığı bilgi ve beceriye erişebilecektir. Eğitimde yaygınlık ve kalite ancak bu yolla sağlanabilecektir.

Devletin eğitimdeki en önemli rolünü, fırsat eşitliğine hizmet olarak tanımlamaktayız. Bu amaca hizmetle, Dört yılı mecburi lise dahil dokuz yıl olarak öngördüğümüz eğitim süresince fakir ve aciz öğrencilere, yetenekleri göz önüne alınarak, burs verilmesine imkân hazırlayacak düzenlemelere gidilmelidir

Yeni neslin eğitimini ilk önce aile , daha sonra öğretmenler yapar. Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır , diyen Mustafa Kemal Atatürk bu konuya işaret etmesine , eğitimin ne şekilde olacağına ya da olması gerektiğine dikkat çekmesine rağmen , bugün eğitim şeklini öğretmenler belirleyeceğine, siyasiler ya da devletin bürokratları yapmaktadır.. Ama Türkiye'de karışan bir nokta var: Gerektiğinde eğitim konusunda ilk okul mezunu bir milletvekili , lise ya da yüksek öğrenim müfredatı konusunda kanun çıkartılmasına karar verebilmektedir.

Bu ülke halkının ekmek kadar, su kadar eğitime ihtiyacı vardır. Demokrasi de, uygarlık da böyle gelişir. Eğitimin insan hayatına doğrudan programlanması ile ilgilidir. Mesele siyasetçiler, particiler tarafından doğru algılanmıyor. Öğretmenler ve öğrenciler kimsenin soytarısı değildir ve olamazda... Eğitim bu ülke hayatının kalkınmasında, gelişmesinde, serpilmesinde ekmek kadar, su kadar önemlidir. Bunun arkasından da organizasyon gelir. Devlet mecburdur insanı geliştirmeye. Kentte, köyde çocukların yetişmesinde eğitimin işlevi büyüktür ve devletin görevi bunu oraya götürmektir. Tabii, devlet de demokratik olmak zorunda.

Bu acil sorunun çözümü, eğitim kurumlarının acilen özelleştirilmesinde yatmaktadır. Fakir olan, parası olmayan vatandaşlarımızın çocukları ne yapacaklar diye sorabilirsiniz? Fakir , parası olmayan vatandaşlarımızın çocuklarına devlet, dört yıllık mecburi eğitim süresince, hatta gerekirse zeki , okulunda başarılı olan içinse tüm öğretim hayatı boyunca burs verecek ve böylelikle, fırsat eşitliği de sağlamış olacaktır.

Nasıl ki, bugün hiçbir zorlama getirmeden insanlarımız kendi yörelerinde, kendi aralarında para toplayarak cami yaptırabiliyorlarsa; aynı Şekilde örneğin, vakıflar kurarak okul da yaptırabilecekler. Bu hizmeti devletten beklemeyecekler.

Şimdi diyeceksiniz ki ,bu ülkede insanlar çocuklarını okula değil, Kur'an kurslarına göndermeyi tercih edebiliyorlar. Cami yaptırırlar ama, okul yaptırmazlar! Bu ülkenin insanlarını hiç küçümsemeyin. çocuğunu okula değil, Kur'an kursuna göndermek isteyeyenlerin amacı bellidir. Çocuğuna din eğitimi verdirmek istiyor.Neden bunu yapıyor. Çünkü dini inancın gereği dinini öğrenmedir. Bu Müslüman içinde aynıdır , Yahudi içinde Hıristiyan içinde.... Nasıl ki yabancı dil öğrenmesi için özel kurslara çocuğunu gönderen varsa , çocuğuna din eğitimi verdirmek isteyen olacaktır. Bu hoş görüyle olur. Siyasi otorite elini eğitimden çektiğinde, yukarıda da belirttik Toplumu oluşturan bireyler, dil, din, örf ve adet vb tercihlerinde özgürdür ve başka türlü düşünen ve inananlara saygı gösterdikleri sürece, hiçbir zorlamaya maruz bırakılamazlar. Dahası, böyle istiyorsa, yapabilir de. Tekrar ediyorum, topluma, insanlarınıza güveneceksiniz. Bu ülkenin insanları kırk yıl öncelerden başlayarak, hiç dil bilmeden, hiç büyük şehir görmeden, sanayinin "s" sinden anlamadan kalkıp Almanyalara gittiler, daha iyi yaşam şartlarına kavuşabilmek için!

Yalnız , şu noktayı da belirtmek istiyorum. Devletin birkaç konuda koyacağı asgari standartlar olacak hiç şüphesiz. Bunların yanında bir okulda din eğitimi, diğer bir okulda teknik eğitim, bir diğer okulda da teknolojik eğitim ağırlıklı olabilir. Bunun kararını o okula çocuklarını gönderen insanlar ve okul yönetimi verecek. Buralardan mezun olan çocuklar devletin ya da toplumun ihtiyaç duydukları birimlerde görev alacak. Tabii ki , din eğitimi veren okuldan mezun olan bir genç teknoloji sektöründe görev almayacaktır.

Özelleştirmeden kasıt, eğitimden devletin elini çekmek. Devreye, ticari amaçlı özel sektör kuruluşları girebileceği gibi; vakıflar, dernekler vb. de girecektir. Unutmayın ki, bizim müthiş bir vakıf geleneğimiz var, muazzam işler becermiş olan ve beceren.

Türkiye'de zenginler geleneksel olarak hayır kurumları ile ilgilenirler. Nitekim bugün varlıklı pek çok kuruluş ya da şahıs, okullar, yurtlar açmakta; burslar vermekte; sanat ve eğitim alanlarında faaliyet göstermektedir. Zenginlerimizin sayısı artıkça, bu gelişme daha da hızlanacaktır.

İşte insan tabiatının bu güzel yönünün dahası, bu ihtiyacının toplum yararına değerleneceğine yürekten inanıyor ve teşvik etmeyi öngörüyoruz Böylesi bir ihtiyacın en yoğun biçimde giderileceği alanlar da, eğitimdir:

Dahası, yetiştirdiğiniz öğrenciler zaman içinde toplumda başarılı oldukça, gururlanmaz; daha da iyisini yapmaya çalışmaz mısınız?

Özetle ;

Bugün, eğitim hizmetleri Cumhuriyet ile hedeflenen "çağdaş uygarlık" düzeyinde değildir.

Devletin "eğitim politikası" olmamalıdır.Olması demek, vatandaşlarının beyinlerini yıkamaya kalkışması demektir.

“Milli Eğitim “ ya da "Eğitim politikası" olarak adlandırılan safsata ile vatandaşlarımız, aslındaiyi şekilde eğitilmemektedir.

Eğitim süresi azaltılmalıdır. Bugün 7 aylık dönemler 10 -12 aya , 8 yıllık eğitim 4 yıla , lise eğitimi dört yıla çıkartılmalı: 8 yıllık süre içinde verilen eğitim dört yılla sınırlandırılmalı. Dört yıllık eğitimden sonra isteyen istediği okula ama bilgi , beceri , kabiliyeti göz önüne alınacak sınavlarla branş okullarına gitmelidir.

İsteyen istediği eğitimi almalı. Topluma istedikleri yönde faydalı olması sağlanmalı. Dini okullara giden din alanında , teknik okula giden teknik alanda , askeri okula giden askeri alanda çalıştırılmalıdır.

Müfredatları bölgelere göre öğretmenler okul aile birlikleri hazırlamalı. Kaliteli öğretmenlerin yetiştirilmesi sağlanmalı. Kitaplara mahkum öğrenci yerine bilişimde mesafeler aldıracak cihazlarla eğitime geçilmeli.Bilgisayar , internet tüm eğitim camiasına yerleştirilmelidir.

Türkiye, coğrafi avantajı, köklü tarihsel birikimi, zengin ve çok yönlü eğitim varlığı, genç ve dinamik toplumsal yapısı, girişimci, çalışkan insanı ile böylesi bir dünya ortamına değil uyum sağlamak; en büyük katkıda bulunabilecek potansiyele sahiptir. Özellikle, Türkiye gibi bir ülkede, mevcut mozaiğin onore edilerek, korunması ve gelişmesinin teminini, siyasi otoritenin. başlıca görevi olarak değerlendiriyorum.

2001 YILINDA HÜRRİYET GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR

EROL KARA
 
Top