-- --
Vefa ve Süleymaniye hatta Küçükpazar bombalarla yerle bir edilmiş Berlin’i gibi...

Türk kent kültürünün zirvesidir Süleymaniye. Dünyanın en zarif ve haşmetli camii buradadır. İstanbul, Unesco’nun ‘Dünya Kültür Mirası Listesi’ne büyük oranda Süleymaniye’nin yüzü suyu hürmetine girmiştir. Ahşap mimarisi üzerine çalışan her ulustan mimarın kayıtsız şartsız kabe olarak kabul ettiği bir beldedir burası.

Denizden başlayıp kıvrıla büküle tepelere doğru uzanan, doruğu Süleymaniye Külliyesi’yle taçlanan bu semt hem anıtsal hem de sivil mimari alanında çığır açan bir bölgedir.

Yeryüzünün en büyük yazma eser koleksiyonuna sahip kütüphanesi bu külliyenin içindedir. Türkiye’nin emsalsiz botanik bahçesi buradaki bir platonun üstünde yer alır. Metrekare başına, toprağın altında ve üstünde en fazla tarihi eser barındıran bir geçmiş zaman ülkesidir. Eşsizdir, tektir, bir örneğine dünyanın hiçbir yerinde rastlayamayacağımız bizim en kıymetli mücevherimizdir.

Kütüphanesindeki bir kitap, ‘Nebatat Enstitüsü’ndeki nesli tükenmiş bir çiğdem, sokakların arasında gölgelerin altında saklanan küçücük bir hazire, bir hazine değerindedir. Bunların her biri bin Kaşıkçı Elması’na bedeldir.

İşlemeli tavanlar dökülüp satılıyor
Ama bitiyor işte, tek tek kaybolup gidiyor. Ahşap konaklar yakılıyor, yağmurun, karın altında birer ikişer çöküp gidiyor. Anıtsal eserlerin ocaklarında incir ağaçları yetişiyor, emsalsiz konakların işlemeli tavanları antika kaçakçılarına satılıyor. Yakılıp yıkılan konakların yerine daha dumanı ve tozu üstündeyken otoparklar açılıyor. Devlet bir avuç çapulcuyla başa çıkamıyor. Türkiye, kendi geçmişinin yok oluşunu seyrediyor.

Koskoca bir uygarlığın çöküşünü seyretmeye dayanamayanlar da var. Prof. Dr. Sedat Hakkı Eldem, 1962’de Süleymaniye’ye ve çevresine ilişkin bir proje yapıyor. Ama, hocanın iki yıl boyunca emek verdiği bu projenin bugün nerede olduğu dahi bilinmiyor.

1977’de İstanbul Belediyesi tarafından hazırlanan ve bölgedeki 2200 tarihi evi kapsayan ‘Süleymaniye Projesi’ de ortada yok. O dönemde kayıtlara geçen bu 2200 evden geriye 1848 tanesi kaldı. İstanbul Vali Yardımcısı Cumhur Güven Taşbaşı, Süleymaniye gezimiz sırasında ‘Maalesef, son 28 yılda bu binaların bir kısmı haritadan silinmiş’ dedi. Taşbaşı’nın anlattığına göre elimizdeki 1848 binadan sadece 310’u iyi durumda. 600’ü onarımla kurtarılacak durumda, 515’i ise acilen ağır bakıma alınmayı gerektiriyor. Bu binalardan 382’si yıkılıp yeniden inşa edilerek kurtarılabilecek kadar ağır hasarlı. Son beş yılda 14 bina restore edildi ama aynı süre içinde 28 bina yandı ya da çeşitli sebeplerle çöktü. Sahipsiz, kamu kurumuna ait ya da sahiplerince terk edilmiş binalarda çıkan yangın sayısı son iki yılda yüzde 21’den yüzde 72’ye yükseldi. Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er’in söylediğine göre de Süleymaniye’deki yapı stokunun yüzde 28’i yıkılmış ya da metruk. Bu kadim semt, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bombalarla yerle bir edilen Berlin’i andırıyor.

Aman mimarları yaklaştırmayalım
Mimar Hakan Kıran, ‘Dünya Mimarlar Kongresi, 30 Haziran’da İstanbul’da toplanacak. Dünyanın her yanından gelen binlerce mimar İstanbul’u gezecek. Kentimize gelen mimarları, allem edelim kallem edelim Süleymaniye’ye yaklaştırmayalım. Süleymaniye, bizim utancımızdır. İnsanlığa daha fazla kepaze olmamak için orayı mimarlardan gizleyelim!’ diyor.

Ama dünya Süleymaniye’nin farkında. Unesco Direktör Yardımcısı, geçtiğimiz yıl Hürriyet’e yaptığı açıklamada, ‘Süleymaniye’yi kurtarmak için adım atmazsanız İstanbul’u Dünya Kültür Mirası Listesi’nden çıkarmak zorunda kalacağız’ demişti.

Bu arada, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Valilik, şimdi yeniden bir Süleymaniye Projesi için harekete geçti. Projenin organizasyonunu İstanbul Turizm Atölyesi üstlendi. Ama Süleymaniye ve tüm İstanbul Tarihi Yarımadası’nın kurtarılması Büyükşehiri ve Valiliği aşıyor. Mevcut yasalar yeterli değil. Bir de kaynak sorunu var. Öncelikle ahşap konakları yeniden gün yüzüne çıkarabilmemiz için binlerce metreküplük keresteye ihtiyaç duyuluyor. Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’ye, ‘Süleymaniye için gereken keresteyi ormanlarımızdan ücretsiz ya da az bir bedelle karşılamak mümkün değil mi?’ diye sorduk. ‘Neden olmasın’ dedi.

İstanbul Vali Yardımcısı Cumhur Güven Taşbaşı ve İstanbul Turizm Atölyesi yöneticisi ve Büyükşehir Belediye Başkanı Danışmanı Mimar Tülin Ersöz’le birlikte Süleymaniye’yi gezdik. Şimdi, çoğunuzun belki de hiç görmediği, bilmediği Süleymaniye’yi size de gösterelim.

Süleymaniye’ye deniz tarafından geliyorsanız Küçükpazar’dan girmeniz gerekiyor. Tarihi hanların, bekar odalarının, hamamların arasından kıvrılarak tepeye doğru yol alırsanız bütün sokaklar sizi Süleymaniye’ye çıkarır.

Kara tarafından gelmeyi seçerseniz, Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi’nin arka kapısına doğru gitmeniz gerekiyor. Devlet Kütüphanesi’nin yanından akan Bakırcılar Caddesi’ne girip sola dönerek Fuat Paşa Caddesi’ne ulaşacaksınız. Buradan sola döndüğünüzde, karşınızda bütün haşmetiyle açılan külliyeyi göreceksiniz.

Şehzadebaşı ve Vefa’dan geçerek de Süleymaniye’ye ulaşmanız mümkün. İstanbul’un bu kadim semti, yedi tepenin üçüncüsünde kurulmuş. Süleymaniye, bu tepeyi Beyazıt Külliyesi ve İstanbul Üniversitesi’yle paylaşıyor. Bizans döneminde büyük bir mahalleymiş burası. Deniz tarafında ticaret ve zanaat erbabının barındığı hanlar varmış. Tepede ise geniş bahçeler içindeki taş konaklarda Bizans’ın yüksek sınıfı otururmuş. Semt, fetihten sonra küçülmüş. Liman kısmında hareket devam etmiş ama tepe ıssızlaşmış.

Yüz yıllık sessizliğin ardından gelmiş Mimar Sinan ve bu güzel tepede hayat ansızın değişmiş. Kanuni Sultan Süleyman, Sinan’dan kendi adını yaşatacak bir külliye yapmasını istiyormuş. Büyük mimar, İstanbul’un yedi tepesinde dört mevsim dolaşmış ve sonunda ilk geldiği tepe olan Süleymaniye’de karar kılmış. 1550’de Süleymaniye Külliyesi’nin inşaatına başlamış. Bu olağanüstü eseri yedi yılda tamamlamış. Süleymaniye semti bu eserin çevresinde vücut bulmuş.

Külliye ortaya çıktıktan sonra Sinan, bu önemli cazibe merkezinin çevresindeki kentsel dokunun akış yönünü de çizmiş. Tepelerden aşağı doğru, birbirinin önünü, manzarasını kapatmayacak şekilde, doğanın eğimine göre planlanmış, tabiatla barışık bir kent ortaya çıkmış. Devrin namlı uleması, matematikçileri, mimarları, sanat ve ticaret erbabı, paşaları bu semtte yer kapmak için birbiriyle yarışmış. Ve külliyenin yapılmasından sonraki 20 yılda Süleymaniye mucizesi ortaya çıkmış.

Dört asırlık ahşap binaların sırrı
Süleymaniye’de dört asırlık binalar var. Atlatılan onca depreme rağmen bu eserlerin tek bir çivisi bile yerinden oynamamış. Bunun sırrı Süleymaniye’deki ahşap mimarisinde gizli. Bu bölgede uygulanan ve daha sonra İstanbul’a ve imparatorluğun başka kentlerine de yayılan ahşap karkas sistemi olağanüstü esneme yeteneğine sahip. Ahşap taşıyıcılar üzerinde çarpraz yerleştirilen bağlayıcı kirişler sayesinde tüm badireler atlatılabilmiş. Dünyada ahşap mimarisi üzerinde çalışan tüm üniversitelerden Süleymaniye’yi incelemeye gelen bilim insanları bu sırra vakıf olmaya çalışıyor.

Fakat yüzyıllar içinde öğrenilmiş bu birikimi ve sistemi kaybetmek üzereyiz. Çünkü, son yıllarda yanan ya da projelendirilip Anıtlar Kurulu kararıyla yıkımına izin verilen evlerin yerine, dış cephesi eski binanın aynısı olması şartıyla betonarme binalar inşa ediliyor. Beton dış duvarların üstüne de dostlar alışverişte görsün misali gelişigüzel tahtalar çakılarak sözüm ona eski doku korunmuş oluyor. Oysa, bu semtte ya da tüm insanlık aleminde kültürün devamı, birikimi taşımakla ve sistemi sürdürmekle doğru orantılı.

Unesco, geçtiğimiz yıl İstanbul’u yönetenlere, Süleymaniye’de ve tüm kentte geleneksel ahşap mimari kültürünün yok edildiği uyarısında bulundu. Birleşmiş Milletler’in bir organı olan kuruluş, kendi kültürümüzü yok ettiğimiz için bizi uyardıktan sonra bu konuda önlem alınmaya başlandı.

Tayyip Erdoğan peşini bırakmadı
Bugüne kadar Süleymaniye için yapılan projelerin talihi yaver gitmedi. Sedat Hakkı Eldem’in projesinin akıbeti bilinmiyor. 1977’de İstanbul Belediyesi tarafından hazırlanan projenin ise Projeler Dairesi’nin tozlu raflarında süründükten sonra kağıt hamuru olması için Seka’ya gönderildiği ortaya çıktı.

Sit alanı olan Süleymaniye’deki sivil mimari için ciddi bir şekilde harekete geçen ilk yerel yönetici Recep Tayyip Erdoğan oldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı (1994-1998) olduğu dönemde hazırlattığı projeyle 40 hektarlık alana yayılan Süleymaniye restore edilecekti. Ancak Erdoğan’ın beklenenden önce başkanlıktan olması bu projeyi rafa kaldırdı.

Ama Erdoğan, başbakan olduktan sonra işin peşine yeniden düştü. Şimdi çok hisseli yapılar yüzünden başlanamayan restorasyonların yoluna girmesi için kamulaştırma düşünüyor. Verilen süre içinde binalarını onarmayan mülk sahiplerini istimlak bekliyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da aynı fikirde: ‘Bu evler tabii öncelikle mülk sahiplerine ait ama bir kültür mirası olarak da tüm milletin malı. AB ülkelerinde olduğu gibi biz de bu eserleri ülke adına kamulaştırıp, insanlığa yeniden kazandırmalıyız. Önümüzdeki yıldan itibaren Süleymaniye için özel bir bütçe ayıracağız, 3-4 yıl içinde 400 binanın restore edilmesi için start verdik. Süleymaniye iş merkezi olmaktan çıkarılacak, yeniden konut alanına dönüştürülecek. Yakılıp, yıkılarak otoparka dönüştürülen konaklar da orijinaline uygun olarak yeniden inşa edilecek.’ Bu projeyi İstanbul Turizm Atölyesi üstlendi.

Bu arada Ulusal Ahşap Birliği (UAB) ile Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı (KBGV), iki ayrı projeyle İstanbul’un kültürel mirasını kurtarmak için harekete geçti. UAB, Siemens Ev Aletleri’nin sponsorluğunda Zeyrek’teki ahşap evleri restore etmeye başladı. Evler geleneksel teknikle aslına uygun olarak onarılıyor. Kuruluş, başka sponsorlar bulursa Süleymaniye’deki binaları onarmaya başlayacak.

KBGV ise, mimar Ferhan Kopuz’un öncülüğünde 22 Aralık 2004’te ‘Ahşap Ustası Eğitim Projesi’ni hayata geçirdi. Bir yıllık bu eğitimin giderleri AB fonlarıyla karşılanıyor. Kursiyerler; ahşap ile ilgili bir meslek okulu, restorasyon yüksek okulundan veya makine kullanım bilgisine sahip, bu alanda beş sene deneyimli kişiler arasından karşılıklı görüşülerek seçilecek. 30’ar kişilik gruplar halinde eğitilecek. Kursun uygulama alanı Zeyrek ve Süleymaniye olacak. Kursiyerlere her gün 8 Euro harçlık ve yemek verilecek.

KBGV Başkanı Faruk Pekin, bu projenin amacını şöyle özetledi: ‘Geleneksel tarzda ahşap evlerden günümüze kalabilenlerin gelecek kuşaklara bırakılabilmesinde, sayıları gün geçtikçe azalan geleneksel tarzda çalışan ahşap ustalarını yetiştirmek önemli bir parametredir. Ahşap Ustası Eğitim Projesi’nin ana hedefi vasıfsız insanlara vasıf kazandırmak, vasıflı olanların sürdürülebilir gelişimine katkıda bulunarak iş hayatında yeni kazanımlarını sağlamaktır.’

Bu yasalarla ne kadar proje yaparsan yap...
Bu çabalar bir yana tarihi kentin yasası yok. Batman da, Çorlu da, İstanbul Tarihi Yarımadası da aynı yasayla yönetiliyor. Başkanların, valilerin ve kaymakamların yetkileri aynı. Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er de aynı fikirde. Er, bu bölgenin özel statüyle yönetilmesini ve yöneticilerin tam yetkili kılınması gerektiğini savunuyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Tarihi Yarımada için özel yasa çıkarılması için uğraşıyor. Süleymaniye bölgesindeki tüm betonarme yapıların yıkılarak yerlerine eski binaların yeniden inşa edilmesi için ya da mevcutları ihya etmek için özel yetkiler gerekli.

Çekül Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen de özel İstanbul yasasından yana. Bu konuda şunları söylüyor: ‘Kentlerdeki yerel yöneticiler yetkilerini birçok devlet kurumuyla paylaşmak zorunda. Bir işe kalkıştığınızda önünüze envai çeşit engel çıkıyor. Bir kurumun yaptığını diğeri bozuyor. Siz istediğiniz kadar granit taştan güzel yollar yapın, adam geliyor doğalgaz döşüyor. O kapatıyor, elektrik kurumundan ekipler gelip taşları yerinden oynatıyor. Bir bakıyorsunuz PTT’den birileri gelip her şeyi altüst ediyor. İstanbul tarihi kentinin artık kaybedecek bir dakikası bile yok. İçinde mülki amirinin, belediye başkanının, ticaret ve sanayi odasının, diğer sivil toplum kuruluşlarının yer aldığı az sayıda sıkı bir ekibe özel yetki vereceksiniz. Tüm suriçini, mahalle mahalle planlayıp projelendirecek ve kısa bir zamanda koordineli bir şekilde harekete geçeceksiniz.’

Süleymaniye’nin saklı cenneti, bir manga asker desteğiyle ayakta
Türkiye’nin ilk botanik bahçesi Süleymaniye’de, külliyenin kuzey tarafında, Haliç’e bakan sırtlarda kurulmuş. Bahçenin temelleri 1933’te atılmış. Atatürk, Hitler rejiminin baskısından kaçan üç Yahudi profesörü Türkiye’ye davet ederek botanik ve zooloji dersleri vermelerini istemiş. Alfred Heilbronn, Leo Brauner ve Andre Naville, bir yıl içinde Botanik Bahçesi’ni kurmuşlar, 1935’te de resmen açılmış. Türkiye’de Dünya Botanik Birliği tarafından tanınan ve tohum kataloğu yayınlayan sadece iki bahçeden biri. İstanbul Üniversitesi Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, 22 dönümlük bir arazide. Yaklaşık 5 bin cins ve 6 bin tür bitki mevcut. Botanik Bahçesi’nde 127 familya bitki bulunuyor. Eskiden 18 bahçıvan varmış, şimdi sadece üç bahçıvanla çalışıyorlar. Her mevsimde İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı, bir manga asker göndererek bahçenin bakımına destek veriyor. Bahçenin sorumlusu Yard. Doç. Dr. Erdal Üzen, bu işe tüm ömrünü vakfetmiş. Çoğu zaman, sabah güneş doğarken geldiği bahçeyi, Süleymaniye’nin semalarında ay yükselirken terk ediyor.

Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe Süleymaniye’nin kerestesi bizden
Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’yi arayıp şunu sordum: ‘Süleymaniye’de 1848, Zeyrek’te 650 ahşap bina var. Ahşap yapıların inşa giderlerinin yüzde 85’i keresteye verilen paradan oluşuyor. Kereste pahalı. Acaba milli kaynaklarımızdan biri olan ormanlardan ulusal kıymetimiz olan Süleymaniye’nin kurtarılması için yararlanmak mümkün değil mi?’ Öyle ya, Bakanlık, yüzbinlerce orman köylüsüne, her yıl binlerce metreküplük odunu ısınmaları için bedavaya veriyor. Ayrıca, ihtiyaç halinde kerestelik tomrukları da çok az bir bedelle köylüye aktarıyor. Bu uygulamayı Süleymaniye için yapmak neden mümkün olmasın. Bakan, biraz düşündükten sonra, ‘Aslında olabilir’ dedi: ‘Süleymaniye ve Zeyrek bizim en değerli kentsel sit alanımız. Bu semtlerin acilen öncelikli ve özellikli bir yasal statü çerçevesine alınması gerekiyor. Başbakanımız da Tarihi Yarımada’ya çok önem veriyor. Hükümette bu konuda engel çıkacağını sanmıyorum. Bu statü saptandıktan sonra bakanlık olarak biz elimizden geleni yaparız.’ Bunun üzerine tekrar sorduk, ‘Peki şimdi biz, Çevre ve Orman Bakanlığı, Süleymaniye’nin kerestesini ücretsiz olarak karşılayacak, diye yazabilir miyiz?’ Bakanın cevabı net oldu: ‘Aynen yazabilirsiniz...’

Sinan'ın türbesi kurtuldu, müzesi yapılıyor
Süleymaniye Külliyesi’nin bir köşesinde küçücük bir hazireden ibaret olan Mimar Sinan Türbesi nihayet pırıl pırıl oldu. İstanbul Valiliği’nin girişimiyle kazılı duran tüm mezarlar yerine yerleştirildi. Mermerleri tek tek elden geçirildi. Türbeye bir de görevli tayin edildi. Çekül Vakfı, külliyenin medreselerinden biri olan Darül Hadis’in Mimar Sinan Müzesi’ne dönüştürülmesi için Kültür Bakanlığı’na başvurdu. Müzede Sinan’ın dünyadaki tüm eserlerinin birer maketi yer alacak, Sinan hakkında büyük bir arşiv oluşturulacak. Bu müze aynı zamanda bir enstitü olarak çalışacak.

1998’de Doç. Dr. Fikret Evci ile Dr. Yılmaz Kuyumcu’nun ortaklaşa hazırladığı proje Ayrancı Sokak’taki 26 evin restorasyonunu hedefliyordu. Ancak üç ev restore edilebildi. Evlerden birini satın alıp ayağa kaldıran eczacı Fazıl Bilginoğlu, çevredeki hayat fazla değişmediğinden hayal kırıklığı yaşıyor: ‘Süleymaniye kurtulmadan İstanbul kurtulmuş sayılmaz diye düşündüğüm için burayı alıp yaptım. Şimdi görüyorum ki, Süleymaniye rehabilite edilmeden benim gibi ferdi çabalarıyla bir şeyler yapanların umutları sönüp gider.’

Üniversite altı binayı restore etti
122 ev, 1982’de restorasyonu yapılmak şartıyla İstanbul Üniversitesi’ne devredilmişti. Ama evlerin üzerine ‘Bu bina korumamız altındadır’ yazılı levha çakıldı, öylece kaldı. Üniversite, yıllar sonra elindeki yapıları onarmaya başladı. Ama hakkını yemeyelim, üniversite eski teknikleri kullanarak restorasyon yapan tek kurum. Toplam altı bina bitirildi ve üniversitenin çeşitli birimleri tarafından kullanılmaya başlandı.

Dünyadaki elyazmalarını Süleymaniye Kütüphanesi tedavi edecek
Süleymaniye’de bir kapı açıldı ve dünyamız değişti. Fatih Sultan Mehmed’in şehzadeliği sırasında okuması için yazılmış olan eserleri, Fatih döneminin ünlü matematik ve astronomi bilgini Ali Kuşçu’nun kendi eliyle yazdığı kitabı gördük. İbni Sina’nın ‘Kitabus Şifa’ ve ‘el Kanun Fi’tıbb’ını, Piri Reis’in ‘Kitabül Bahriye’si gözümüzün önündeydi. Dünyanın ilk botanik kitabı olan Discorides’in eserine bakarken Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Dr. Nevzat Kaya, ‘Bu kitap Arapça’ya çevrilerek, ortaçağ Avrupası’nda yakılmaktan kurtuldu. Sonra Endülüs’e gitti ve Rönesans’ın ardından modern tıbbın ve botaniğin kurulmasına kaynaklık etti’ dedi. Gördüğümüz eserler karşısında başımız döndü.

Kütüphanenin müdürü Nevzat Kaya, kütüphaneyi iki yıl içinde bir uçtan diğerine bilgisayarlarla donattı. 23 bin elyazmasını bilgisayar ortamına aktardı. Şimdi artık, Kültür Bakanlığı’nın belirlediği bir bedel karşılığı istediğiniz kitabın CD’si size veriliyor ve siz de kütüphanedeki bilgisayar donanımlı bir masaya geçip çalışıyorsunuz.

1918’de kurulan bu kitap sarayında en eskisi 1040 yıllık olan 117 bin 22 eser toplanmış. Bu eserlerin 67 bini elyazması, 49 bin 663’ü ise eski harfli basma kitap. Süleymaniye Kütüphanesi’ne bağlı üç kütüphane daha var. Bu niteliğiyle Süleymaniye, dünyanın en zengin yazma eser koleksiyonuna sahip. Padişahların, valide sultanların, bilim ve din adamlarının değerli vakıf kitap koleksiyonları, tekkelerden, dergahlardan, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen koleksiyonlar bu kütüphanede toplanmış.

Kütüphanenin Cilt ve Patoloji Bölümü’nde 20 uzman çalışıyor. İki senede bir tüm kitaplar elden geçirilerek, nemin etkisiyle oluşan küfler temizlenip zamanın tahribatının önüne geçiliyor. Burası tam anlamıyla bir ‘Kitap Hastanesi’. Bu tedavi merkezi, iki yıl önce Unesco’nun dikkatini çekti. Ve Unesco, burayı dünya kültür mirasının korunmasına yaptığı katkılardan dolayı onur listesine aldı. Bununla da kalmadı ve Süleymaniye Kütüphanesi’ne birlikte çalışma teklifi getirdi. Atı ay içinde ortak çalışma başlayacak. Unesco, dünyadaki bütün elyazması eserlerin Süleymaniye’de onarılmasını sağlamak için kütüphaneye destek verecek.

Süleymaniye İmamı Süleyman Mollaibrahimoğlu, bir doçent doktor. İlahiyat Fakültesi’nden sonra eğitimini sürdürmüş, kitaplar yazmış, İngilizce, Arapça ve Almanca bilen bir ilim adamı. Bize Süleymaniye’nin özelliklerini o anlattı: Külliye 70 dönümlük bir arazi üzerine inşa edilmiş. Külliyenin merkezinde cami yer alıyor. Merkezden çevreye doğru ise hastane, imaret, tıp medresesi, sıbyan mektebi, Kanuni ve Hürrem Sultan’ın türbeleri, Evvel, Sani, Salis, Rabi medreseleri, Darül Hadis ve hamam var. Süleymaniye, tarihi camilerin en büyüğü, haşmet ve azametiyle Osmanlı’nın altın çağının ifadesi. Kubbeyi taşıyan dört granit sütun var. Yekpare granit taştan elde edilen bu sütunlardan biri Mısır’dan, diğeri Suriye’den getirilmiş. Diğer iki sütun ise İstanbul’daki Roma dönemi yapılarından alınmış. Bu sütunların İstanbul’a ünlü Belkıs Sarayı’ndan getirildiği rivayet ediliyor. Akustik sistemini bir başka camide bulmak mümkün değil. Güneşli bir sabah 09.00-10.00 arası camiye girerseniz, bir ışık ve renk seli içinde kaybolursunuz. Ve kendi kendinize, ‘Herhalde cennet böyle bir yer olmalı’ dersiniz.
Hürriyet - Ersin Kalkan
 
Top