Son Eklenen
Yükleniyor..

Süleymaniye’den "Tırcı Adnan"

Kırmızı paçalı bir horoz ve telaşlı bazı tavuklar sizi, Süleymaniye’de asırlık bir konağa ve doğduğu konakta yaşayıp yaşlanan Tırcı Adnan’ın hikâyesine götürebilir. Peşlerine takılmayı bilirseniz tabii…
Süleymaniye’de bir gün, güzelliğini hâlâ koruyan sokaklardan birinde, göğsünü gere gere dolaşan gösterişli ve biraz da asabi bir horoz çıkarsa karşınıza ‘İşte!’ deyin, ‘Bu bir İstanbul sürprizi!’ Kırmızı şapkası ve paçasıyla ve bir külhanbeyi edasıyla sokağı kolaçan eden bu horoz, otuz kadar tavuğun ve yirmiye yakın civcivin ağa babasıdır esasen. Yüz yıllık ahşap bir konağın bodrum katında doğup, Haliç manzaralı bir bahçede eşelenen bu kalabalık ailenin hikâyesi bizi bir âdemoğluna götürecek ister istemez ve bir semtin geçmiş günlerine…

Adnan Yağızyılmaz ya da muhitte herkesin bildiği adıyla ‘Tırcı’ Adnan İstanbul’da bugün, doğduğu evde yaşlanabilmiş nadir insanlardan biri belki de… Biz, bilirsiniz, hayat hikâyemizi o şehirden bu şehre dağıta dağıta dolaşmış, çocukluğumuzun evini, sokağını annemizden eski bir masal gibi sisler, hayaller ardından dinlemişizdir çoğunluk… İşte bu yüzden adımları 62 yıldır aynı odalarda dolaşan ve sırtını hiç değilse yarım asırdır aynı sokağın aynı taş duvarına dayayan Tırcı Adnan’a gıptayla bakarız. Üstelik herhangi bir mahalle, herhangi bir ev de değildir sözünü ettiğimiz… Süleymaniye gibi mutena bir semtte, ihtişamlı bir caminin gölgesinde, en az yüz yıllık, dört katlı ahşap bir konak… Kaç el değiştirdiği bilinmiyor, altı yıllık kiracılığın ardından 1945’te, Küçükpazar’da börekçilik yapan bir adamdan satın alınmış. Karşısında Osmanlı zamanında hapishane sonrasında da polis atlarının ahırı olarak kullanılmış eski taş bir bina var. Tırcı Adnan’ın ilk hatıraları işte bu binaya ve mahalleliyi rahatsız etmesin diye atların ayağına nal yerine araba lastiği çakan eski centilmen polislere dair…

Geçmişte olup biten her şey hoş muydu, yoksa biz hoş olanları mı hatırlayıp dururuz? Avrupa yollarında direksiyon salladığı günlerde, İstanbul’dan daha güzel bir şehir olmadığını düşünen Tırcı Adnan mesela, eski evleri ve eski insanları özlemektedir bugün bile: “Biz çocukken büyükler, İngiliz asilliğinden söz ederdi. Gezip gördükçe anladım ki eski İstanbulluların eline kimseler su dökemez.” O yalnızca, ağır oturaklı, akça pakça İstanbul beylerini ve hanımlarını değil, Süleymaniye’nin boydan boya ahşap olduğu yılları da biliyor. İstanbul’un sur içinden ibaret sayıldığı, sur dibindeki mahallelere bile itibar edilmediği, Süleymaniye’ye tarihî yarımadanın en kıymetlisi gözüyle bakıldığı yıllar… Eşref Kolçak’lar, Kemal Sunal’lar hep bu mahallenin çocukları, Rum arkadaşlar da var tabii, Menderes’in idam edildiği günlerde endişeye kapılan anne babalarının elini tutup önce mahalleyi sonra ülkeyi terk eden…

Terk edilmek, o mahallelerin kaderi oldu sonradan, ahşap evlerin konforlu olmadığına inanan eski İstanbullu aileler birer ikişer yeni muhitlere çekildi ve Süleymaniye Anadolu’dan göçenlerin yurdu yuvası hâline geldi. Bu tuhaf ‘yer değiştirme’ hareketinin 1950’lerde başladığını düşünürsek, Tırcı Adnan’ın sırtını yarım asırdır hep aynı mahallenin aynı taş duvarına yaslayabilmek için ne tür bir mücadele verdiğini tahmin edebiliriz. Şiddetli bir rüzgârın kökünden savurup atmaya çalıştığı bir ağaç gibi… O rüzgâr, kaybolan komşular, bozulan bir muhit kılığında çıkagelmiş kimi zaman: “Sokağıma kiracı gelmiyor; çünkü çantası soyuluyor burada. Sokağı ışıksız bıraktılar bir ara. Akşam dokuzdan sonra ben bile korkuyorum buralarda dolaşmaya.” Muhit hem güvensiz hem de estetik yoksunuysa ikisi arasında bir bağlantı aramak gerek: “Yüz sene önce yapılmış binaya bakın, bir de şimdi yapılana! Buranın dokusu ahşap belli ki, betonu nasıl yakıştırdınız bu sokağa? Evleri yarım yarım yıktılar, esrarkeşe, tinerciye mekân yaptılar. İstanbul’un göbeği burası, yarımadanın da yarımadası, bundan sonra ev yok, aile yok. Bir de buradan turist geçiyor, Süleymaniye Camii’nin dibindeyiz. Utanmıyorsam ne olayım!”

Rüzgâr, kimi zaman da “Bakamazsın bu eve, ahşap ustası bile yok artık, yol yakınken bul kendine rahat, temiz bir betonarme!” diye fısıldamış Tırcı Adnan’ın kulağına… Kendince güçlü bir fısıltıymış da bu; meşhur İstanbul yangınlarında yanmış yakılmış, bir yanı hafif çökmüş hâliyle say ki yaşlı bir adam karşısındaki! Tırcı Adnan, bu yaşlı adamı seviyor neyse ki: “Babam, 50’lerin sonunda tamir ettirmiş. Sonra ben, yollardan ne kazandıysam bu tahta evin bakımına harcadım. Yoksa yıkılıp gitmişti. ”

Tırcı Adnan’ın aklını çelmeye çalışan bir kişi, iki kişi değil ki! Memleketin her yanını otellerle donatmaya ant içmiş adamlar belki de hepsinden daha tehlikeli! O güzelim ahşap kapıyı belli aralıklarla tıklatıp kurnazca gülümsüyorlar: “Gel şu senin evi, butik otel yapalım ha, ne dersin!” Her defasında ağızlarının payını aldıklarını bilmek ne güzel: “Burada doğdum, büyüdüm. Babaannemi, annemi, babamı bu evde kaybettim. Ben de burada ölmek istiyorum. Gelip alsınlar bu evi benden, nasıl alacaklarsa! ”


Şimdi gelelim şu tavuk meselesine; bizi Tırcı Adnan’ın hayat hikâyesi içine bırakan, bir güzel Süleymaniye sokağında, ahşap konak önünde gezinen tavuklar değil miydi? Yıllar yılı Avrupa yollarını aşındıran Tırcı Adnan, sonunda mahallesine çekilmiş, kedi kapmasın diye civciv gözetleyen bir adam olup çıkmıştır işte! Tavuk sevgisi ona annesinden miras. Çocukluğunda, Göztepe daha çayır çimen iken, oradaki çiftliklerden birine tavuk almaya gidermiş annesiyle. Peki, bugünkü tavuklar nereden gelmiş Süleymaniye’ye? “Eminönü’nden paçalı, şapkalı cinsten civcivler aldım. İçlerinden güzel tavuklar çıktı. Şimdi orada satış yasak; ama kuluçka makinem var artık.”

İşin özünde sevgi var anlaşıldı ve emekli bir tır şoförünün huzur arayışı; ama şehrin göbeğinde, hem de tarihî bir mahallede tavuk beslemenin hiç sıkıntısı yok mu? “Olmaz mı?” diyor Tırcı Adnan, “Sokakları pisliyorlar. Gözüm hep üzerlerinde. Komşuların evlerinin önüne kadar tel fırçayla temizliyorum. Her ay 150 lira su parası veriyorum; ama olacak o kadar, turist geçiyor buralardan.”

Peki, bakımı zor değil mi? “Hayır!” diyor bu kez, bodrum katında civcivleri, yan bahçede tavukları besliyormuş. Yemlerini toptancıdan alıyormuş; mısır, buğday, kırık pirinç, sebze ve evde ne pişerse onu yiyorlarmış. Hatta bazı akşamlar börekçi bir arkadaşı kıymalı, ıspanaklı börekler bile getiriyormuş. “Çocuk gibi bakıyorum onlara.” diyor Tırcı Adnan, yüzünde keyifli bir gülümseme: “Çok da vefalılar. İyi bakarsan çift sarılı yumurta verirler. Tavuklarım, evlatlarım gibi, pek çok insandan daha yakın bana.”

http://www.liderler.net/haberler/27354/suleymaniyede_gezinen_tavuklar.html
Google Plus'da Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları