VEFA üstüne tarih sinmiş semt - Sefa Demir Yazdı


Bir sonbahar sabahı, daha güneş Kendini ısıtamıyor. Loş bir aydınlık var Vefa’nın caddelerinde. İnsanlar ağır adımlarla dövüyorlar yıpranmış asfaltı. Kimi işine kimi okuluna gidiyor. Cibâli Lisesi önünde bir adam, eli cebinde, kafasında binlerce düşünce yavaş yavaş yürüyor; vakti zamanında Bizanslı zenginlerin, Osmanlı saray erbabının yürüdüğü caddede. Tıpkı kendi gibi bu cadde de yıpranmış.

Ve daha yeni uyanan semtin sokakları nerede ise boş. Vefa Semti'nde elinde fotoğraf makinesi ile ben ve bütün yorgunluğuna rağmen ihtişamla poz veren yıllanmış Vefa sokakları…

İstanbul'un tarihi yarımadasında, yedi tepeden üçüncüsü üzerinde kurulu, Osmanlı dokusunun hâlâ hissedildiği Vefa Semti mağrur bir ifade ile selamlıyor yeni doğan günü. Sabahın serin esintisi
canlandırıyor uykulu bedenleri. Yavaş yavaş ısıtıyor güneş soğuk taş binaları. Derken beni ilk selamlayan Şeyh Vefa Külliyesi oluyor. Fatih Sultan Mehmet Han zamanında yaşam iş, devrin ileri gelen mutasavvıflarından Şeyh Vefa Musliheddin Mustafa Efendi tarafından yapılmış. Zaten semt de adini bu zattan alıyor. Vefa Külliyesi Vefa Caddesi'nin sonunda olanca heybeti ile dimdik ayakta duruyor. İnsan hoş bir mimarî eser görmenin sevincini yaşıyor çünkü etraf öyle nahoş yapılarla dolu ki…

Vefa Caddesi'nden dar bir sokağa kıvrılıyorum. Önüme binalar arasına sıkışmış, kiliseden bozma Molla Güranî Cami çıkıyor. Cami önündeki hazire (cami avlusundaki mezarlık) ilgimi çekiyor. Söylenene göre şehrin içinde kalabilmiş hazirelerin en güzeliymiş. Ağaçlarla çevrili hali ve güzel taş süslemeleri de bunu kanıtlıyor. Gözüme cami karşısında çamurlu şantiye alanı ilişiyor. İçim burkuluyor. İnsanlar semtin kalbine hançer saplıyorlar ve belki de farkında olmadan ağır ağır yok ediyorlar Vefa’yı. Her şeye rağmen Vefa ne unutulmuşluğa aldırıyor ne de yıllar yılı başına gelen afetlere, yıkımlara ve kıyımlara. O kendinden emin gülümsüyor insanlara. Hâlâ tarih kokuyor her sokağı buram buram. Bir fahişenin
üzerindeki paha biçilemez gerdanlık gibi duruyor Vefa’nın koynunda en genci üç asır görmüş yapılar. Yürüyorum şirin Arnavut taşları ile döşenmiş caddede. Artik güneş iyiden iyiye aydınlatıyor dar sokakları. Hareketleniyor caddeler. İnsanlarda bir iş telâşesi, yorgun çehrelerde bir ümit yeni doğan güne karşı. Ve biliyorlar ki bin yıllarca insanlara rızık veren Vefa kendilerini de gözetecek. Bu tatlı hayat koşuşturmacısını seyrederek ilerlerken çöplük haline getirilmiş bir yapı bütün pembe tabloyu siliyor belleğimden.

Tuğlalarına bakınca tarihî bir yapı olduğu anlaşılıyor. Bencillik yapıyoruz gibi geliyor bu cömert semte, görünce bu vahim manzarayı. Cemal Yener Tosyalı Caddesi’ndeyim. Bozdoğan (Valens) Su Kemerine paralel olan bu cadde semti boydan boya kesiyor diyebilirim.

Cadde üzerinde Molla Hüsrev Camî’ni görüyorum. Minare, çeşme (yol yükseltildiği için kemer başlangıcına kadar gömülü) ve çevre duvarı dışında ilk dönem mimarîsinden iz kalmamış.

Camînin tam karşında tarihi Vefa Lisesi. Biraz aşağıda meşhur Vefa Bozacısı ve onun hemen karşısında ilginç bir yapı. Adi: Recai Mehmet Efendi Sibyan Mektebi ve Sebili. Osmanlı mimarîsinin ilginç yapı tiplerinden biri. Önce hiç göze batmıyor. Zaten cadde yükseltildiğinden yol seviyesinden bir metre kadar aşağıda.

Ön yüzündeki işlemeler ve kabartma yazılar görülmeye değer. İnanılmaz kareler de çarpmıyor değil insanin gözüne. Ahşap klasik bir Osmanlı evi, hemen yanında bir yıkıntı, önünde yemyeşil insana gülen bir ağaç kümesi ve çarpık bir cadde. İşte günümüz İstanbul'una özgü manzaraların Vefa'daki yansıması.

Dede Efendi Caddesi'ne geliyorum. Belki de yıllar yılı çehresi değişmeyen ender caddelerden. Bir zamanların gözde mekanı Direklerarası'nda başlayıp Vefa Lisesi'nde son bulan bu cadde, bir tarafında Şehzâde Camî bir tarafında Damat İbrahim Paşa Camî ile kartpostallık bir kare sunuyor insana.

Vefa sakinleri… Gerek yaşam biçimleri gerekse iç dünyaları ile semtle bütünleşmişler. Vefa da üstü başı yıpranmış bir sakini gibi, yıkık dökük çarpık binalarıyla. O sakini kadar da onurlu, hâlâ ayakta duran tarihi yüzüyle.

Ziyaretim Dede Efendi Caddesi'nin Direklerarası’nda biten ucunda son buluyor.

Burada Şehzade Camî Haziresi duvarının köşesinde, İstanbul'un merkezi olarak saptanan yere dikilen "yeşil taş" var. Bu taş sütun eskiden alttan ve üstten dönen yivli bir sütunmuş. Bugün yol seviyesinin altında olduğu için dönmüyor. Bu kadim semte veda etmek zor geliyor. Dönerken bir kare özetliyor herşeyi sanki. Pencere parmaklıklarına tutunmuş gözleri kapalı bir çocuk. Belki de hayal ediyor şu dar sokakların olmayışını ve oynamak istiyor özgürce hiçbir zaman oynayamayacağı kırlarda. Özlemi o kadar masum ve hakli ki...

Bizler onu hapsediyoruz hayallerine. Katiliyiz onun çocukluğunun tıpkı şu Vefa Semti'nin katili olduğumuz gibi. Son bir not… Bakırci dükkânının önünden geçerken anlıyor insan. O bakırcı ustasının çabası gibi insanlığımıza dönme çabamız.

Yarattığımız düzen nasıl o bakırcı dükkanına bir kuşak sonra kepenk kapattıracaksa, bize de insanlığımızı unutturacak yakin bir zamanda. Ama bunu bile bile bakırcı ustasının mesleğini yaşatma gayreti gibi insanlık için çabalamak, bir gün düzelecek umudu veriyor yitip giden her şeye rağmen bizlere, yüreklerimize. Bu umutla Vefa’da dolaşmak, semtin günlük kalabalığına karışmak güzel. Her şeye rağmen güzel…


Google Plus'da Paylaş