Header Ads

erolkara.net"/

Vefa'yı Anlattılar - “Şeyh Vefa ve Mirası”

“Şeyh Vefa ve Mirası” oturumunda dört tebliğ sunuldu.

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Doç. Reşat Öngören, döneminin tasavvufi hayatına saray ve halk düzeyinde yön veren bir âlim-mutasavvıf şahsiyet olan Şeyh Vefa’nın Tarihi ve Tasavvufi Kişiliğine vurgu yaptığı konuşmasında şunları söyledi: “Tasavvufla gündelik hayatın birbirinden ayrı düşünülmediği Osmanlı toplumunda Şeyh Vefa’nın tarihini ve tasavvufi kişiliğini birbirinden ayırmak mümkün değildir.

Konya’da dünyaya gelen Şeyh Vefa, Edirne’de zahiri ve batini ilimleri tahsil eder. Üst düzeyde Arapça, Farsça ve Türkçe bilgisine sahip olan Vefa Hazretleri üç dilde de tasavvufi şiirler kaleme alır. Zeyniyye şeyhi Abdüllatif el-Kutsi’ye intisap ederek Meram’da faaliyet gösterir. Fatih döneminde İstanbul’a gelir ve halen adıyla anılmakta olan tekkesi padişah tarafından bizzat yaptırılır.

Fatih’le olan bu muhabbeti dönemin siyasi şartları sebebiyle II. Bayezid zamanında görülmez. Sühreverdi tarikatının bir kolu olan Zeyniyye’ye bağlı bulunan Şeyh Vefa, Zeyniyye-Vefaiyye kolunun da kurucusudur.

II. Bayezid’in tahta geçmesinden sonra Halvetiye ve Bayramiyye tarikatları ön plana çıkarken Zeyniyye tarikatı biraz geri planda kalır.” Oturumun diğer bir tebliğcisi Dr. Yavuz Bayram, Şeyh Vefa’nın Manzum Eserlerinde Bulunmayan Türkçe Şiirler başlıklı tebliğinde Arapça, Türkçe ve Farsçaya vâkıf olan Şeyh Vefa’nın Saz-ı İrfan ve Makam-ı Sülük dışında kaleme aldığı Türkçe şiirlerinin pek bilinmediğini söyledi.

Dokuz farklı mecmuada dağınık halde bulunan Türkçe şiirlerinin latinize edilmiş metinlerini, şekil ve muhteva özellikleri açısından dinleyicilerle paylaştı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden Doç. Mustafa Çiçekler, Şeyh Vefa’nın Farsça Şiirleri başlıklı tebliğinde Osmanlı’da Farsçanın son derece yaygın bir dil olduğuna dikkatleri çekerek, bunu Selçuklu mirasına ve İmparatorluğun kuşatıcı niteliğine bağladı. Şiirlerinin büyük bir çoğunluğunu (1500 beyit civarında) Farsça yazmasını, bu dile olan vukufiyetine ve Mevlana’dan gelen kültüre dayandırmak gerektiğini söyleyen Çiçekler, daha çok aşk-ı ilahiyi konu alan Farsça şiirlerinden çeşitli örnekleri dinleyicilerle paylaştı.

Şeyh Vefa’nın Arapça Manzumeleri başlığıyla Gazi Üniversitesi’nden Doç. Nurettin Ceviz oturumun son tebliğini sundu. “Osmanlı medrese geleneğinde Farsça ve Arapça öğrenilmesi gereken iki dildir. Şeyh Vefa bir süre Mısır’da bulunmuş olsa da Arapçayı Osmanlı topraklarında öğrendiğinde şüphe yoktur.

Risale-i Manzume-i Şeyh Vefa adlı eserinin ilk on altı varağında Arapça şiirleri yer almaktadır. Dil ve üslûp seviyesi oldukça yüksek şiirler kaleme almış, Türk edebiyatına mahsus edebi tarzları başarıyla Arapça şiirlere uygulamıştır. Edebi sanatları, rumuz ve sembolleri yoğun bir şekilde kullanan Şeyh Vefa’nın astronomiye dair şiirleri de bulunmaktadır. Tasavvuf ve vahdet-i vücut ele aldığı başlıca konulardır” diyen Ceviz, Şeyh Vefa’nın şiirlerinden küçük örneklerle tebliğine son verdi.

“Şeyh Vefa’nın Çevresi” oturumunda dört tebliğ sunuldu: Uludağ Üniversitesi Tasavvuf Tarihi Bölümü’nden Dr. Abdürrezzak Tek, Şeyh Vefa’yı Yetiştiren Mürşid: Abdüllatif Kudsî hakkında bilgiler verdi: “1384’te Kudüs’te doğan Kudsî’nin soyu baba tarafından Hazrec’e, anne tarafından ise Hz. Peygamber’e ulaşır.

Şeyh Hâfî’ye intisab ederek Horasan’a giden ve bir süre sonra icazet alan Kudsî, bir süre sonra Anadolu’ya gitmiştir. Burada pek çok kimsenin kendisine yakınlık duyduğu Kudsî’nin muhibleri arasında Molla Fenari de bulunmaktadır. Üç yıl sonra memleketine dönen, ardından Kahire’ye ve Şam’a giden Kudsî, Şam’da aradığı ortamı bulamayarak 1448’de Konya’ya gelmiştir. Burada irşad faaliyetlerine başlayan Abdüllatif Kudsî, Şeyh Vefa ile Taceddin İbrahim Karamânî’ye icazet vermiştir.

Şeyh Vefa, mürşidinin bazı eserlerini istinsah ederek bu eserlerin günümüze ulaşmasını sağlamıştır. 1451’de ilahi bir işaretle Bursa’ya gelen Abdüllatif Kudsî, bir yıl sonra vefat etmiş ve vazife yapmakta olduğu mahalleye defnedilmiştir. Türbesi önemli bir ziyaretgâhtır.”

Edebî Bir Muhit Olarak Vefa Tekkesi başlıklı tebliğinde Amasya İl Milli Eğitim Müdürü Dr. Avni Erdemir, Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra İstanbul’u ilim ve kültür merkezi haline getirmek üzere pek çok önemli ilim adamını şehre davet ettiğini, Vefa Dergâhı’nın da döneminin önemli ilim çevrelerinden biri haline geldiğini vurguladı: “Şeyh Vefa’nın çevresine baktığımız zaman bir kısmı müntesib, bir kısmı ise muhib olan çok sayıda önemli kişilerin bulunduğunu görüyoruz.

Şeyh Vefa’nın halifesi Abdullatif Efendi, ziyaret ettiği ender kişilerden biri olan Molla Hüsrev, Karamanlı Mehmed Paşa, Sinan Paşa, Molla Lütfî, Ahmed Paşa, Seyyid Emir Buharî, Kâtib, Zenbilli Ali Efendi, Şem’i, Sinoplu Safâyî, Mehmed Muhyiddin Vefâyî, Sabâyî, Şeyh Muslihuddin Efendi, Zâti, Ali Şâh Efendi, Hattât Kâsım ve daha çok sayıda mutasavvıf, alim, müderris, şair, vezir-i azam, kazasker ve şeyhülislam Şeyh Vefa’nın çevresinde bulunmaktaydılar. Bu da semtin ilim ve kültürel hayatının ne kadar canlı olduğunun açık bir göstergesidir.”

Gazi Üniversitesi Arap Dili’nden Doç. Musa Yıldız Sinoplu Safâyî ve eseri Vasâyâ-yı Şeyh Vefa hakkında bilgiler verdi:

“Tahminen 1424 yılında Sinop’ta doğan Safâyî 1534 yılında vefat etmiştir. Gemicilik yapan Safâyî, Galata’da 1529 yılında şeyhinin vefatı üzerine bu makama geçmiştir. Vasâyâ-yı Şeyh Vefa’nın yanı sıra Fetihnâme-i İnebahtı ve Moton Gazânâmesi adlı eserlerin müellifidir. Eserine münâcât ile başlayan Safâyî, Hz. Muhammed’in vasıf ve mucizelerini zikreder. Sultan II. Bayezid’i över. Daha sonra Şeyh Vefa’yı anlatır. Onun herkes tarafından sevilen bir zât olduğundan ve kendi şeyhi olduğundan bahseder. Eserinde şeriat, tarikat ve hakikat ile ilgili bilgeleri manzum bir şekilde ifade eden Safâyî, muhtemelen Şeyh Vefa’nın sohbetlerinden dinlediklerini manzum hale getirmek suretiyle bu eserini yazmıştır.”

Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi bölümünden Yrd. Doç. Mustafa Tatçı, Şeyh Vefa’nın Muhibleri ve Emir Buhari başlıklı tebliğinde Şeyh Vefa’nın muhiblerinden Nakşibendiye’nin Molla İlahî’den sonra ikinci büyük pîri olan Seyyid Emir Buhârî hakkında bilgi verdi: “1443 yılında Buhara’da doğan ve Şeyhi Molla İlahî ile birlikte Simav’da ikamet eden Emir Buhârî, şeyhi tarafından İstanbul’a halife olarak gönderildi. Emir Buhârî İstanbul’a ilk olarak geldiği zaman Şeyh Vefa’nın dergâhına vardı. Şeyh Vefa’nın dergâhı, dönemin âlimlerinin büyük ilgi gösterdikleri ve Anadolu’dan İstanbul’a geldikleri zaman ilk olarak kaldıkları bir mekan olarak da bilinir. Nitekim Emir Buhârî’nin de İstanbul’a geldiği zaman Şeyh Vefa’nın dergâhında kaldığını görüyoruz. 1477’de icazet alarak irşad faaliyetlerine başlayan Emir Buhârî’nin, Nakşibendiliğin İstanbul’da yayılmasında büyük hizmetlerde bulundu.”
Blogger tarafından desteklenmektedir.