Son Eklenen
Yükleniyor..

Şeyh Ebu’l Vefâ Hz. - S. Gülşen Şanal Yazdı

“Dostunda kusur görme, Ak yüze kara sürme,
Başına çorap örme, Derviş olayım dersen.
Haram lokmayı yutma, Hiç kimseye kin tutma,
Şeyh Vefa’yı unutma, Derviş olayım dersen.”

Şeyh Ebu’l Vefâ Hz.

Zeyniyye tarikatı şeyhi olan Şeyh Vefa Hz.’ni tanınır yapan kişi, İstanbul’un fatihi Sultan II. Mehmet Han’dır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın hayatında önemli rol oynayan iki evliyaullahtan biri olan Şeyh Vefa Hz., Fatih’in ilk gönül sultanı olan Akşemseddin Hz.’nin fetihten sonra Göynük’e yerleşmesi üzerine, tabiri caizse ondan doğan boşluğu doldurmuş ve sultanın şeyhi olmuştur.

Hayatı

Şeyh Vefa Hz.’nin doğum yeri kaynaklarda Konya olarak geçmektedir. İstanbul’da kendi adını taşıyan semtte vefat etmiş, kendi adına yapılan camiinin yanındaki türbeye defnedilmiştir.

Doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, vefat tarihi hicri 896’da, Ramazan ayının ilk Pazartesi günü, miladi 1491 senesidir. Asıl Adı Mustafa’dır. Lakabı Muslihuddin, şiirdeki mahlası Vefa’dır. İbnü’l-Vefa, Vefazade, Ebu’l-Vefa gibi lakaplarla da anılmıştır. Şeyh Vefa’nın babası Ahmed Sadri Efendidir. Neseben ve mesleken Sadreddin-i Konevî’ye nisbet edilir.1 İbn Vefa lakabını annesinin adı olan Vefâ’dan almıştır.2 Bazı kayıtlarda iki oğul, bir kız olmak üzere üç çocuğu olduğu ve kızını Mevlana Celaleddin-i Rumi neslinden Şeyh Ahmed Abid Çelebi ile evlendirdiği yer almıştır.3

Şeyh Vefa Hz. ilk tahsiline o dönemde Karamanoğulları’nın elinde olan Konya’da başlamış, Abdüllatif el-Kudsi’nin terbiyesinde de tamamlamıştır. Şeyh Vefa Hz. zahir ve batın ilimlere vakıf hatta müctehid seviyesinde, devrine göre üst seviyede söz söyleyebilecek durumdaydı. Mürşitliği ve şairliğinin yanı sıra, mûsikî, matematik, ilm-i nücum (astroloji) alanlarında, vefk hazırlamakta, mahir olduğu bilinmektedir.



Manevi irşadına Konya’dan babasıyla gittiği Edirne’de Debbağlar imamı olarak bilinen Muslihiddin Halife’ye intisap ederek başlayan Şeyh Vefa Hz., şeyhinin işaretiyle Zeyniyye tarikatının kurucusu Zeynüddin el-Hafi’nin ileri gelen iki halifesinden biri olan ve dergimizin bir önceki sayısında hayatına yer verilen Abdüllatif el-Kudsi’ye bağlanmış, şeyhinin en meşhur müridi olmuştur. Abdüllatif Kudsi Hz.’nin yanında seyr-ü sülukunu tamamlayıp Konya’ya dönmüş ve irşad faaliyetlerine ilk olarak Konya’da başlamıştır.

Müridi olan Karamanoğlu İbrahim Bey onun için Meram’da bir cami ve hankah yaptırmış, kendisi ve müritleri tarafından vakıflar tesis edilmiştir. Konya'da ilim ve irşad faaliyetlerine devam ettiği yıllarda Hac ziyareti için deniz yolcuğuna çıkan Vefa Konevî, yolda korsanların saldırısına uğrar ve bir süre Rodos Adası'nın zindanlarında esaret hayatı yaşar. Bu büyük ilim ve gönül adamının esir olduğunu duyan Karamanlı İbrahim Bey, büyük bir para karşılığında onu esaretten kurtarır. Esir olduğu süre içerisinde Rumca öğrendiği ve bu kültürün insanlarıyla tanışıklık geliştirdiği, bu sürede edindiği deneyimin Bazı kaynaklar İstanbul’un fethine müritleri ile birlikte katıldığı ve fetihten sonra Konya’ya dönmek istediğinde Fatih’in irşat vazifesine İstanbul’da devam etmesini rica etmesi üzerine, adını vermiş olduğu semte yerleştiğini belirtilmiştir. Karamanoğlu İbrahim Bey 1464 yılında vefat ettiği ve son yılları oğullarının taht kavgası ile geçtiğinden, Şeyh Vefa Hz.’nin 1453-1460 yılları arasında İstanbul’a yerleştiği söylemek yanlış olmaz.

Şehre Vefası



İstanbul’un fethi, o yıkılmaz sanılan sağlam, heybetli surların delik deşik olması ve kapıların Fatih’ine açılmasından ibaret değildir. Maddi anlamda fetih şehrin yeniden imarı ve İslami bir kimliğe bürünmesi yolunda devam ederken, tevhid anlayışından yoksun, adalete ve merhamete susamış gönüllerin fethedilerek manevi fethin de gerçekleşmesi gerekmekteydi. Hem ahalinin kalplerini fethedecek hak âşıklarına, gönül erenlerine, hem de İstanbul’un “İslambol” olarak anılmasına neden olacak ve şehri “Medine” haline dönüştürecek yani İslam medeniyetinin yeşerip, dünyaya ışık saçan bir ilim, kültür ve maneviyat merkezi haline dönüşmesini sağlayacak ilim erbabına ihtiyaç vardır. Gerçek bir Fatih ruhuna sahip olan II. Mehmet Han zahiri fetihin mutlaka manevi fetihle tamamlanması gerektiğini bildiğinden, fethin hemen arkasından, İstanbul'a yüzlerce ilim ve maneviyat büyüğünü davet etmiştir. Bunların içinde Şeyh Vefa Hz. de bulunmaktadır. Şeyh Vefa’nın tekkesi tasavvufi hayat ve manevi irşadın yanı sıra Osmanlı ilim ve kültür hayatının da feyizli ve tesirli kaynaklarından biri olmuştur.

Kaynaklar ve arkeolojik bulgulara göre Vefa semti Roma devrinde mezarlık olarak kullanılmakta olup, Bizans döneminde İstanbul'un itibarlı bölgelerinden biri haline gelmiştir. Bizans dönemde semt, toplumun saygın ve zengin kişilerinin rağbet ettiği bir yer haline gelmiş, üstelik Osmanlı döneminde camiye çevrilerek Molla Gürani adını alacak olan kilisenin yapılması ile semte alakanın sürmesi sağlanmıştır.4 Semt en parlak dönemini İstanbul’un fethiyle başlayan Osmanlı döneminde yaşamaya başlamıştır. II. Mehmed Han’ın büyük saygı duyduğu bir şahsiyet olan Şeyh Vefa adına burada bir cami inşa ettirmesi, semtin çehresini değiştirmiştir.

Fatih aslında Şeyh Vefa’dan medreselerin hepsinin başına geçerek ders vermesini rica etmiştir ama Şeyh kendi mütevazı ortamından ayrılmamış, burada kurulan dergâhta bir yandan talebelere ders vermiş ve manevi-ilmi çalışmalarına devam etmiş, diğer yandan ihtiyaç sahiplerine yardım elini uzatıp onların gönüllerini fethetmiş ve adını taşıyan külliyesi gayrimüslim ahalinin Müslüman olmasında ve Constantinapol’un İslambol’a dönüşmesinde en önemli merkezlerden biri haline gelmiştir.

1476 yılında Fatih tarafından “Muslihuddin Mustafa Efendi” adına cami/tevhidname ve çifte hamam yaptırılması ile inşası başlayan külliye, medrese, derviş hücreleri, imaret niteliğinde bir mutfak, çeşme ve kütüphane eklenmesiyle tam teşekküllü bir külliye haline gelmiş, semtin kültürel ve sosyal hayatını zenginleştiren en önemli ortak mekânı haline dönüşmüştür.

İstanbul’un manevi inşasındaki rolü kadar, fiziki inşası da da önemli rol oynayan Şeyh Vefa külliyesine, peyderpey tamamlanan bir külliye olarak vücuda gelmesi ve kendinden sonraki külliye geleneğini etkilemiş olması, Osmanlı mimari geleneğinin anlaşılmasında önemli bir yer kazandırmaktadır.

Bu konuda Mimar Turgut Cansever; “Vefa külliyesi Fatih Cami’nin aksine bir bütün olarak değil, parça parça vücuda getirilmiş; önce ev, sonra cami, ardından külliyeler yapılarak bunlar birbirine eklemlenmiştir. Beyazıt Cami’nde de benzer şekilde bir yapılanma söz konusudur.” demiş ve Ebu’l-Vefa örneğinde mimari bir tarzın tohumlarının atıldığı tespitinde bulunmuştur.5 Gerçekten de Şeyh Vefa Külliyesi Anadolu Türk mimarisinde gelişmeye başlamış ortak avlulu cami-medrese-tekke mimari tarzının İstanbul’daki ilk örneği ve öncüsü niteliğindedir.

Caminin inşasının akabinde, semtin imar süreci hızlandırılarak fetihle birlikte şehre gelen nüfusa yeni iskân sahalarının açılması sağlanmıştır. Semt, çok geçmeden gelişen nüfusun ihtiyaçlarına cevap vermek üzere inşa edilen Osmanlı mimari üslubunu yansıtan küçük ölçekteki zarif mescidlerle, sebillerle, mekteplerle ve çeşmelerle boydan boya kuşatılmıştır.6 Cami ve külliye bir cazibe merkezi haline gelerek, bulunduğu semtin sadece manevi değil, fiziki olarak imarına da önemli katkıda bulunmuştur.

Vefa, sadece varlıklı sınıfın barınabildiği bir mahal olmamış, fakir ve muhtaçların da kendine yer bulduğu, zenginin yoksulu koruyup gözettiği müstesna bir semt kimliğini uzun bir dönem üzerinde taşımıştır. Ebü-l Vefa Hz.’nin hikmetle mayaladığı ve bu denli olumlu hasletleri bünyesinde toplayan semtin bozulmaya başlaması, “Vefa, İstanbul’da bir semt adı imiş” mısrasının deyiş haline geldiği ve pek çok insani değerin yağmalandığı 20. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. Bu yıllarda harap durumda olan cami ve tevhidhane yeniden inşa edilmek üzere yıktırılmış ama I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla bu niyet gerçekleştirilememiştir. Külliyenin diğer bölümleri de süreç içerisinde harap olmuştur. Hatta medresenin olduğu bölüm günümüzde gecekondular tarafından işgal edilmiş durumdadır. Sadece hazire, türbe ve çilehane ayakta kalmıştır.

Bunlara ek olarak günümüzde cami/tevhidhane kısmı yeniden inşa ettirilmiştir. Külliyenin haziresinde halen 450’ye yakın mezar vardır ve mezar taşları açısından önemli bir tarihi mekan niteliğindedir.

Tasavvufi Kişiliği

Şeyh Vefa Hz. Osmanlı tarihi boyunca rastladığımız mutasavvıf-âlim kimliği ile tarihe mal olmuştur. Sühreverdiyye tarikatının kolu olan ve Şeyh Zeynüddin Hafi tarafından kurulan Zeyniyye tarikatının Anadolu’ya gelişi ve yayılışı Şeyh Abdullatif Kudsi ve halifeleri vasıtasıyla olmuştur. Şeyh Vefa Hz. işte bu halifelerin başında gelmektedir ve Anadolu’da Zeyniyye tarikatının en parlak olduğu yıllarda irşadını ifa etmiştir. 16.yy ikinci yarısından itibaren bu tarikat etkinliğini yitirmeye başlamış ve süreç içerisinde kaybolmuştur. Şeyh Vefa Hz.’nin musiki usul ve makamlarına göre tertiplediği evrad, zikir ve ilâhiler pek meşhur olmuş, hatta Halvetiyye şeyhi Sünbül Sinan Efendi’nin Cuma günleri devran sırasında zikrin bitimine yakın “Allah, Vahid, Ahad, Samed” ism-i şerifleri ile “Şeyh Vefa Devri” denilen devran şeklini icra ettiği kaydedilmiştir.8

Şeyh Vefa Hz.’nin zühd ve takvası, tesirli vaazları ve irşad yolundaki başarıları sayesinde kısa zamanda namı her tarafa yayıldığından, zamanın meşhur kimseleri kapısına gelir, sohbetinde bulunmak için kabul edilmeyi beklerdi. Çok ibadet ettiği için sohbetinde bulunmak üzere gelenleri ancak belli vakitlerde kabul ederdi. Sohbetleri samimi ve tatlı olup, irfan erbabınca sevilen, herkesin onu dinlemek ve yüzünü görmek için âdeta can attığı bir zât idi. Hikmetli ve nükteli sözler söylerdi, din hususunda hiç taviz vermezdi ve bu hususta çok titiz ve celâlli idi. Son derece ağırbaşlıydı. Bu vasfından dolayı zahiren ağır, vakur ve sakin gözükürdü. Ama sohbetleri tam bir tevazu, güzellik ve cana yakınlık içinde cereyan ederdi.

Hangi işe başlasa özel bir yolla o işi neticelendirirdi.9 Ömrü boyunca dünyanın aldatıcılığından uzak kalmayı başaran Şeyh Vefa’nın dostları bulunduğu semtin fakirleri, fukarası, yetimleri, dulları idi. İbadetlerinin ve zikirlerinin dışında kalan zamanlarını çoğunlukla onların dertlerine hasrederdi. Bütün varlığını onlarla paylaşır, onları her şeyine ortak ederdi. Tekkesi sadece mahalle halkının değil, İstanbul’a ilk gelen âlimlerin de ilk olarak kaldıkları mekânlardandır. Nakşibendiliğin İstanbul’da yayılmasında hizmet veren Emir Buhari, İstanbul’a geldiğinde ilk olarak Şeyh Vefa Hz.’nin dergâhında kaldığı bilinmektedir.10

Münzevi hayatına ve kendileriyle hiç görüşmemiş olmasına rağmen yaşadığı dönemin padişahları Fatih Sultan Mehmet Han ve II. Bayezit Han tarafından da çok sevilmiş ve saygı görmüştür. Bu sevgi ve saygının en meşhur nişanesi Fatih Sultan Mehmet Han’ın Şeyh Vefa Hz.’nin dergâhının kapısından geri çevrilişidir.

Bu meşhur menkıbeyi kısaca zikretmek gerekirse; kendisi ile görüşmemiş olmasına rağmen manevi tasarrufunu tüm varlığında hisseden II. Mehmed Han, öncelikle Şeyh Vefa Hz.’ni saraya davet eder. Fakat Şeyh’in davete icabet etmemesi üzerine “O bize gelmiyorsa, biz ona gideriz” der ve erkânını toplayıp Vefa Hz.’nin dergâhına varır. Huzura alınma isteğini gönül sultanına bildirir ancak talebi geri çevrilir. “İstanbul’un aşılmaz denilen surlarını aşıp onu fetheyleyen kumandan, bir gönül padişahının tahta kapısından içeriye yanaşamadı.” diyerek serzenişte bulunsa da aslında o kapılar manen ardına kadar açıktır ve ihtiyaç duyulan da ihsan edilmektedir.

Ama zahiren “Mesuliyetten korktuk ve kabul edemedik. Korkarız ki; padişahımız gönül padişahlığının cezbesine kapılıp devlet umurunu boşlar. Bu dünyaya gönül padişahı kadar Cihan padişahı da lâzım”denilerek geri çevrilir. Aslında bu Fatih’in ilk reddedilişi değildir. Daha önce de Akşemseddin Hz.’ne de mürid olma istediğini bildiren Fatih Sultan Mehmet Han; “Sen devlet işlerini gereği gibi yerine getirmeye ve saltanatı devam ettirmeye mecbursun ve bununla görevlisin. Sen benim halvetime girersen dünyanın düzeni bozulur. Senin sâlik olman değil, mâlik olman lâzımdır” cevabı ile karşılaşmış, ardından Akşemseddin Hz. İstanbul’u dahi terk etmişlerdir. Her ne kadar bazı kaynaklarda Şeyh Vefa Hz.’nin Fatih Sultan Mehmet Han’ı geri çevirişi üzerine “ Ey Vefa, sende hiç vefa yok mu” diye serzenişte bulunduğu hikâye edilse de, her iki gönül sultanının tavrından da anlıyoruz ki, asıl vefa her cevheri olması gerektiği yerde ve şekilde değerlendirmek, aslına sadık kalarak, hakkını vermekle gösterilebilir. İnsan neye vefa göstereceğini bilmeli, derviş olmak gibi masum ve makbul bir isteği dahi Hak terazisinde tartarak değerlendirmelidir. Bu da ancak Şeyh Vefa Hz. gibi Hak erenlerinin işidir.


Vefa Hz. ile Fatih arasındaki köprü vazifesini bir dönem Fatih’in arkadaşlığını, hocalığını ve vezirliğini yapmış olan Sinan Paşa yapmıştır. Sinan Paşa Şeyh Vefa’nın da sadık müritlerinden biridir. Diğer müritleri arasında Molla Lutfî, Bursalı Hocazâde, Zenbilli Ali Cemalî Efendi ve şair Balıkesir’li Zatî gelmektedir. 

 Şeyh Vefa’nın kedisi ve Esir Bey

Şeyh İbrahim Has Efendi Tezkiret’ül-Has isimli eserinde kaydettiğine göre bir gün Şeyh Vefâ Hz. çilehanesinde ibadet ile meşgul iken komşularından bir kadın yanına gelmiş, “Oğlum Malta’da esirdir, kurtarmanızı rica ederim” demiş. Vefâ Hz. “Dua edelim de kurtulsun” cevabını vermiş ise de kadın “Ben dua istemem, oğlumu isterim” diye ısrarını tekrar etmiş. Şeyh Vefâ’nın yanında siyah bir kedi bulunuyormuş. 
Kediyi göstererek “Söyleyelim de oğlunu şu kara kedicik kurtarsın” demiş. Kadın da kabul ederek Şeyh Vefâ’nın yanından ayrılmış. Kadının oğlu Esir Bey Malta Adasında bir Hristiyan’ın esaretinde çalışmakta ve onun mutfağında yemekler yapmaktaymış. Bir gün balık pişirecekmiş. Temizleyip hazırladığı zaman orada bir kara kedi belirmiş. Balığı hemen kapıp kaçmış. Esir balığı kedinin ağzından kurtarmak için arkasından koşmuş. Kedi kapıyı açık bulduğu bir eve girmiş. Esir kapıyı çalmış ve içeridekilere balığı kapan kedinin bu eve kaçtığını söylemişse de ev sahibi böyle bir kedinin eve gelmediğini söylemiş. Bu sırada bulunduğu yerin Malta değil, Vefâ Mahallesi ve görüştüğü şahsın kendi annesi olduğunu anlamış. Oğul, ana birbirine sarılmışlar ve her ikisi tarafından yaşanan olaylar duyulmuş.

Birlikte kalkıp Şeyh Vefâ’nın çilehanesine gelmişler. Vefâ Hz.’nin yanındaki kara kediyi gören Esir Bey “İşte ana, balığı kapan kedi şu idi” demiş. Gerek oğlu ve gerek anası bu olayı görünce Şeyh Vefa Hz.’nin yanından ölünceye kadar ayrılmamış ve onun hizmetinde bulunmuşlardır. Vaktiyle “Vefa’nın kedisi gibi karşıma çıktı” şeklinde bir sözün pek meşhur olduğu söylenir

Delinen Kırbalar

Bazı kaynaklar bu olayı Şeyh Vefa Hz.’nin oğluna hasretseler de Ayhan Yalçın, İstanbul Evliyaları Ziyaret Rehberi adlı eserinde bu olayı Şeyh Vefa Hz.’ne yönelik anlatır.

Rivayete göre fiziken düzgün ve çok güzel yüzlü bir çocuk olan Şeyh Vefa Hz. herkes tarafından çok sevilirmiş. Ancak küçük yaşlarda iken bir kusuru varmış. Nerede bir saka (sucu) görse yavaşça arkasına yaklaşır, elindeki şişi kırbasına batırır, suyun akıp gitmesini ve kırbanın boşalmasını zevkle seyredermiş. Sakalar bu duruma ilk başta sabretseler de bakmışlar çocuk vazgeçecek gibi değil, babasına olan biteni anlatıp, hal çaresi bulmasını isterler.

Babası çok üzülmekle birlikte hemen çocuğa yüklenmek yerine, öncelikle kendini sorguya çeker ve hanımına “Hatun, bu çocuk bu hareketini bizim bir kusurumuzdan dolayı yapmakta. Kusuru onda değil önce kendimizde arayalım.

Biz bu çocuğa bir haram mı yedirdik acaba, iyice düşünelim” der. Hanımı “Efendi galiba ben buldum sebebini. Kusur bende, çocukta değil. Zamanını tam hatırlamıyorum ama ona hamile olduğum günlerden birinde komşumuzu ziyarete gitmiştim. Masanın üzerindeki portakallara gözüm ilişti. Canım çok çekti ama utandığımdan isteyemedim. Bir ara evin hanımı dışarıya çıkmıştı. Ben de odada kimsenin olmamasından istifade ederek birini aldım ve elimdeki şiş ile delerek birkaç damla suyundan içtim.” itirafında bulunur. Baba “Şimdi anlaşıldı mesele. Oğlumuzun ayıbı bu yüzdendir, hemen gidip komşuya durumu anlatıp, helallik dilememiz lazım” der. Komşu ile helalleştikten sonra çocuk artık sakaların kırbasını delmez olur. İstanbul’un manevi fethi ve inşasında rol oynayacak böyle mübarek şahsiyetlerin nasıl bir dikkat ve rikkat içerisinde büyütülmeleri gerektiğine küçük bir örnek olarak yeter sanırım.

Eserleri

Dil ve üslup seviyesi yüksek şiirler kaleme almış olan Şeyh Vefa, edebi sanatları, rumuz ve sembolleri yoğun bir şekilde kullanmıştır. Şiirlerinin çoğunu Farsça yazmış ve daha çok aşk-ı İlahi’yi konu edinmiş olup, Arapça ve Türkçe eserler de vermiştir. Şeyh Vefa Hz.’nin eserlerinin en bilinenleri şunlardır:
1) Makâm-ı Sülûk: Tasavvuf ile ilgili olup, Türkçe manzum bir eserdir. 
2) Şâz-ı İrfân: Türkçe ve manzum bir eserdir.
3) Evrâd-ı Vefa: Dua ve zikirlerden oluşan nesir bir eserdir.
4) Risale-i Manzume-i Şeyh Vefa: Arapça şiirleri yer almaktadır.
5) Rûznâme-i Vefâ: Yaşadığı dönemin güncel olaylarını aktarmıştır. Defterdar Ali Çelebi tarafından Miftâh-ı Rûznâme adıyla şerhedilmiştir.

Duası

"Ya Allah!

Dünya ve ahirette karşılaşacağım her bir korku için “lailahe illallah”ı,

Her keder ve üzüntü için “maşa'allah”ı,

Her bir nimet için “elhamdulillah”ı,

Hayret verici her şey için “subhanallah”ı,

Her bir günah için “estağfirullah”ı,

Her darlık için “hasbunallah”ı,

Her bir ölüm ve musibet için “inna lillahi ve inna ileyhi raciun”u,

Her bir kaza ve kader için “tevekkeltu alallah”ı,

Her bir itaat ve isyan hareketi için “la havle vela kuvvete illa billahil aliyyul azîm”i hazırladım.

Ey Rabbim... Bize arttır da eksiltme, bizi şereflendir de hor ve hakir kılma, bize ver de mahrum bırakma, bizi seç de üzerimize ihtiyar etme. Bizden razı oluver, bizden kabul eyle..

Ey Kerem sahibi! Ey esirgeyenlerin en merhametlisi! Duamı kabul eyle. Hamd alemlerin Rabbına mahsustur."


Kaynakça
1-       Erdoğan, Abdulkadir; Şeyh Vefa Hayatı ve Eserleri, sf.7-10.
2-       TDV; İslam Ansiklopedisi, Cilt 31, sf.269
3-       a.g.e.; sf.269
4-       Bulut, Nazlıgül; Dünya Bülteni, 20 Ekim 2010
5-       Bir Semte Vefa; Vefa Semti Sempozyumu, 3-5 Kasım 2006
6-       Bulut, Nazlıgül; Dünya Bülteni, 20 Ekim 2010
7-       Doğanay, Aziz; Divan İlmi Araştırmalar, Sayı 25, 2006/1
8-       Alakese, Hasan; Sultanların Şeyhleri, Okul Yayınları, 2004, sf.120
9-       Çelebi, Lamii; Nefehat Tercümesi, sf.683-684.
10-   Tatçı, Mustafa(Yrd.Doç.); Şeyh Vefa’nın Muhibleri ve Emir Buhari,Vefa Sempozyumu, 2006
11-   Erdoğan, Abdulkadir; Şeyh Vefa Hayatı ve Eserleri, sf. 14.
12-   Bursalı, Mustafa Necati; Anadolu ve Istanbul Evliyaları, Tuğra Neşriyat, 1989, sf.379-390
13-   Öngören Reşat (Doç.Dr.); Anadolu’da Sufiler, Devlet ve Ulema, İz Yay. 2003, sf.185-191
14-   Kara, Mustafa; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, Sır Yayıncılık, 2001, sf.243-257
15-   Dünden Bugüne Istanbul Ansiklopedisi, Cilt 7, sf.174-175
16-   TDV, İslam Ansiklopedi, Cilt 39, sf.72-73
17-   Ayverdi, Ekrem Hakkı; Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri 855-886 (1451-1481) III. Cilt, Istanbul Fetih Cemiyeti, 1989, sf.502-506
Google Plus'da Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları