Paylaşmak Serbest

Boza anıları


VEFA'DAN BOZA ANILARI



Bu sayfamızda sizlere bozanın romanlarımıza kadar inen anılarına yer vermek istiyorum.

Semiha Ayverdi'den Refik Halid Karay'a kadar Vefa'dan yolu geçenlerin anıları. Aslın en büyük anı Gazi Mustafa kemal Atatürk'ün bozacıdan içeriye giren herkesle selamlaştığı bardağı en büyük anı olarak dilden dile dolaşmaktadır.



Çocukluk yıllarımızın soğuk kış geceleri. Bozacılar mahalle aralarında "Booza" diye seslenerek dolaşıyorlar.. Bozacının derin, boğuk sesi artık pek duyulmasa da boza her kış aranan bir içecek. Gecenin ayazını kıran "Boozza" sesi artık yok, ama özellikle sarı leblebiyle tadına doyum olmayan boza var.

Gecenin bir vakti güğümüyle geçen, kısık ve sıcak sesli bozacılar, ekşi-tatlı, tarçınlı- tarçınsız bozalar satardı.

Bugün aynı lezzeti soğuk gecelerde tatmak yine mümkün, ama "booozaa!" sesini duymadan

Şeker, Darı ve Sudan İbaret Bir kış İçeceği: Boza Bozaaa... Vefanınnn!



Samiha Ayverdi'nin 1950'lerde yazdığı İstanbul Geceleri kitabından bir alıntı ile başlıyoruz yazıya: "Amma İstanbullunun meyveden evvel ve kahveden sonra ikram ettiği harup, koruk, demirhindi, ahududu, gül, gelincik, vişne, bütün o itina ile hazırlanmış şerbetlerden başka misafirlerine ikramı daha vardı: Boza." [1]

Evet, anladığınız gibi konumuz boza... Kış akşamlarının vazgeçilmez içeceği boza... Darı hamurundan yapılan ve mermer küplerde bekletilen, üzerine tarçın ve sarı leblebi konulan koyu kıvamlı içecek... Yeniçerilerin içki niyetine içtikleri boza...

Samiha Ayverdi'nin Şehzadebaşı'nı anlattığı satırları okumaya devam ediyoruz: "Filhakika Şehzadebaşı, dizinin dibinde olan çukur Vefa'ya bu yüzden her zaman muhtaçtı. Kar, diz boyu olsa, tipi, bir arşın ötesini göstermiyecek kalın perdesini çekse,gene de Vefa, maşrapa ile suyu alınabilecek alçak bir kuyu imiş gibi, güğümleri yakalıyan uşak, dört adımda kendini orada bulur ve boş götürdüğü kaplarını, tertemiz mermer küplerden zahmetsizce doldurup selâmlığın ve haremin misafirlerine yetiştirirdi."

Eski İstanbulluları bu derece zahmetli yolculuklara bile razı eden bozanın ve de özellikle Vefa bozasının tarihi nerelere kadar uzanıyordu, Vefa semtinden daha da fazla tanınan Vefa Bozacısı'nı kim kurmuştu. Bu sorularının yanıtını eski bir röportajda bulduk. Sizlerle paylaşalım istedik... İşte, 1952 yılında Resimli 20. Asır mecmuasında "Bozadan Zengin Olan Adam" başlığı ile yayınlanan yazıdan bir bölüm: "Seksen seneden beri, yalnız bir bardak Vefa bozası içmek için, dört bir taraftan bu dükkâna gelenler arasında kim bilir, kimler kimler vardı? Değişime, bir anda unutulmaz bir hatıranın sevinciyle ışıldayan gözlerini, duvardaki kadife örtülü rafta duran zarflı bardağa çevirerek:

- Atatürk de vardı demek kâfi değil mi? diyen sayın İsmail Vefa'ya bakıyorum:

- Ne zaman gelmişti?

- On beş sene evvel... daha Ankara'da iken, kaç defa Vefa bozasını özlediğini Abbas bey gibi yakınlarına söylediğini duymuştum da, taze gönderebilsem diye düşünürken, bir de baktım ki, geldi. İşte, şu köşeye oturdu ve şu bardakla sunduğumuz bozayı içine sindire sindire içtikten sonra, "Ohh!.., tadını bile unutmuşuz... Ne iyi ettik de geldik.." dedi. Meğer, Harbiye'de talebe iken de sık sık gelir içermiş...

- Peki amma... Bu bozanın, bu derece meşhur oluşunun sebebi nedir?

- Vefa, belki bilirsiniz büyük yangından evvel, İstanbul'un en kibar semtlerinden biri idi. O devirde evlerimizin kış hayatı da, toplantılarla geçerdi. Bu toplantıların, hemen hemen tek içkisi, boza idi. Komşular arasında oynanan oyunlarda bile kaybedenler, boza alırlardı. İstanbul'un en meşhur bozacısı da, Taksim'de dükkânı bulunan Tevfik efendi idi. Rahmetli babam Hacı Sadık efendi de, bir müddet seyyar olarak sokaklarda mevsimine göre sahlep, kaysı hoşafı, mısır buğdayı, boza falan sattıktan sonra, tarihinde eski Vefa Meydanı'nda küçücük bir dükkân açarak, şıra ve bozacılığa başlamış... Fakat, Tevfik efendiden alır, bir müddet bekletir, üstünde biriken suyu döker, böylece daha halis, daha saf bir hale getirerek, müşteriye verirmiş.. İşte, şöhret buradan başlar; Taksim bozasına alışmış olanlar, babamın bozasını daha lezzetli bulunca, bu lezzet ağızdan ağza yayılmış...

(...) Rahmetli o günleri anlatırken; her şey bol ve olduğu halde şeker yerine sakarin kullanan bozacılar çoktu. Ben ise, böyle hilelere tenezzül etmek şöyle dursun, darıya varıncaya kadar her şeyin en iyisini alarak, kolları sıvar, kendi elimle yapardım. derdi.

- O halde hakkedilmiş olan şöhretin sebepleri bir kaçı buluyor...

- Şüphe yok... bu şöhrete toz kondurmamak için, ben de aynı dikkat, titizlik, temizlik ve ustalıkla ve âzami itina ile, aynı yoldan yürümekteyim. 1923 de buraya geçtik. Babam da 1934 de vefat etti. Bir müddet amcamla çalıştık. O da bir hayli rahatsızlık geçirdikten sonra beş sene evvel rahmeti rahmana kavuşunca, bu işin başında yalnız kaldım.

- Siz, bozayı nasıl yaparsınız?

- Bozanın iptidaî maddesi şeker, darı ve sudan ibarettir. Darı temizlenir, yıkanır, öğütülür, ıslatılır, şekerlenir ve tahammüre terk edilir. Bir hafta da boza olur. Vaktiyle, boza, kolla, yumrukla dövülerek yapılırdı. Halâ da böyle yapanlar vardır zannederim. Biz, bunu epey zaman evvel makineleştirdik." [2]

Şimdilerde yolunuz Vefa Bozacısına düşerse, o eski binalarındalar... Küçük dükkan boza içmeye gelenlerle dolu yine... Ve Atatürk'ün fincanı bir cam fanus içinde bir köşede durmakta. Kışın boza, yazın şıra satılan bu dükkanın müşterilerinin vazgeçemediği bir de Vefa sirkesi var ki o da bozaları kadar nefis ve tanınmış...

Kış geceleri hâlâ bazı semtlerde "Bozaaa... Vefanınnn..." diye bağırarak dolaşan satıcılar, geleneğin belki de son temsilcileri olarak arşınlıyorlar İstanbul sokaklarını. Çünkü "Vefa Bozası" artık İstanbullular için büyük marketler kadar uzakta...

[1] Semiha Ayverdi, İstanbul Geceleri, İnkilâp Kitabevi, 1952

[2] Bozadan Zengin Olan Adam, Resimli 20. Asır mecmuası, 18 Ekim 1952, Sayı: 10.



BOZA ÇIKMIŞ KIŞ MI GELİYOR?

Adından sözcük şiirleri hissederim; siz de hisseder misiniz? Ve bu ad beni geçmiş zaman gecelerine, geçmiş zamanın da ille kış gecelerine alıp götürür: Boza!

Görmediğim, yaşamadığım, bilmediğim, anılarımda yer etmeyen o kış geceleri, İstanbul'da bir başka zaman diliminde, bizim şimdiki zamanımızdan artık farklı, uzaya karışmış bir zamanda sanki dirilmeye koyulur...

Boza bu rüyayı, bu mucizeyi nasıl gerçekleştirir, kestiremem.Sözlükler boza sözcüğünü gayet yalın tanımlıyor:

"Arpa, darı, mısır, buğday gibi tahılların hamurunun ekşitilmesiyle yapılan koyuca, tatlı ya da mayhoş içecek."

Evet ama, bu içecek beraberinde ne çağrışımlar getirmiyor ki?! Eski kışlar. Eski kışlar daha şiddetli geçermiş. Kar lapa lapa yağar ve kar günlerce erimezmiş.Saçaklardan buzlar sarkarmış.Akşam hava kararır kararmaz, kar, mavimsi beyaz ve fosforlu bir ışık olup çıkarmış. Büyüklerimizin anlattığı İstanbul kışları daha çok böyleydi.Gözler anılara dalıp kısılınca, birden boza hatırlanırdı. Boza eğlentileri hemen hep ahşap evlerde geçerdi.Birbirine bitişik, hepsi küçük, hepsi kağşamış bu ahşap evlerin içinde çini soba sıcacık yanıyor.Alafranga möble şurasından burasından ahşap evlere sızmış ama, eski düzen büsbütün ortadan kalkmamış. Perde niyetine şu cicimler o yüzden. Hem soğuğu kırıyor, hem kabartma nakışları hayallere, belki yaz güneşlerine çekip götürüyor.

Ev Horhor'da, Aksaray'da bir yerde olmalıdır. Büyük olasılıkla Feride Hanım'ın evi. Feride Hanım, annemin babaannesidir. Horhor'da otururdu.


Kar bastırmış, annemler Kadıköy'üne dönememişler. Şimdi bakır mangalda ısınan güğümün buğularını seyrediyorlar.Gece çok erkenden başlarmış, saatler henüz alaturka. Gün batımından sonra bir süre daha yaşanacak, sonra usul usul uyku faslı başlayacak. Yalnız o gece kardan örülü bir heyecan yaratıyor, kimsenin uykusu yok. Oda hatmi ve karanfil kokmakta. Babaannenin canı boza çekiyor. Dedem Vefa'ya kadar gidecek...

Vefa bozası sözü, işte o ünlü Vefa Bozacısı'ndan. Ne var ki, dedem bozacı demez, bozahane, Vefa Bozahanesi derdi.

Horhor'la Vefa'nın arası ne kadar? Günümüzle ölçmeyin, dedemin gidip gelişi hayli uzun sürmüş, annem babası dönmeyecek diye korkmuş.

DEDEM KARDAN ADAMMIŞ

Dedem dönüşte kardan adammış.Kocaman bir şişeyle dönmüş. O şişeyi ben hiç görmedim, ama pek çok dinledim.

Bu sırça şişe mavimtrakmış, ağzında renkli bir kâğıt bükülüymüş, renkli kâğıt bazen fılizi, bazen çividi, bazen gülkurusuymuş. Aynı renk kâğıttan küçük külahta tarçın varmış.Sonra cepten bir kesekâğıdı çıkarmış, onda da sarı leblebi olurmuş; karlı kış gecesinin soğuğuna karşın sıcaklığını hâlâ koruyan leblebi...

Bozanın tarçın serpilerek içilişi yakın tarihin alışkanlığı. Eski zamanlarda boza mesela Kuşadası pekmeziyle karıştırılarak içiliyor, tarçınla birlikte karanfil, zencefil konuyor, rendelenmiş hindistancevizi serpiliyor. Bu boza merasimi, demek ki annemin çocukluğunda bile son bulmuş.Ama annem fenerle dolaşılan karanlık sokakları az buçuk hatırlardı. Dedemi de bir elinde feneri, bir elinde sırçadan boza şişesi, o sokaklarda görür gibi olurdu.



Boza çocuklara küçük bardakta veriliyor, ne de olsa alkollü.Bozanın alkollü oluşu imparatorluk zamanında kimileyin yasaklara yol açmış. 4. Murat'tan başlayarak bozanın arada bir yasaklandığını, bozahanelerin kapatıldığını belgeler saptıyor.

Gelgelelim İstanbullular boza tutkusundan vazgeçmemişler. Daha çok darıyla yapılan bu içki, kış için hep gözdeymiş. Benim bütün boza hatıram da, işte o kış içkisi olmasıyla ilgili. Ne zamandı, nereden geçiyorduk, çıkaramıyorum; annem: "Boza çıkmış, artık kış geliyor," demişti.

Bozayı ilk kez görüyordum: Kıvamlı, boz bir içecek. Sonbahar sonlarında `çıkmaya' başladığını, ilkyaz sonlarına kadar sürdüğünü o zaman öğreniyordum. Küçük bardaktaki bozanın tadından o ilk içişte hoşlanmayacaktım.

"Boza çıkmayınca burada ne satılıyor?”

"Yazın şıra satılır."

Bu sözler de çocukluğumdan.Anneme gelince, bozayla birlikte çocukluğuna ve kış mevsimine kavuşmuş gibi olurdu. Hanımlar, çoğu yaşlı hanımlar entarilerini giyerler,köşeye otururlar, birer ikişer leblebi atıştırıp yudum yudum boza içerlerdi. Bu hanımların pazen hırkaları vardı. Beylerse bozayı daha hızlı içerler, bozanın sağlığa iyi geldiğini söylerlerdi...

Boza eski yemek-içecek kültürümüzün önemli elementlerinden biri. Her şeyden önce bir mevsimi haber veriyor, simgeliyor. Ahşap mimarinin törensi gecelerine kurumlana kurumlana çıkageliyor. Sokak satıcılarının ahenkli söyleyişleriyle ses folklorumuzda bir yer edinmiş. Deyişlerde geçiyor, meyhanecinin şahidi oluyor, enselerde boza pişiriliyor...

Tarihi adamakıllı eski: Evliya Çelebi bozacılar topluluğundan söz açmış.Böylece boza Evliya Çelebi'nin öncesine kadar uzanıyor.Gelgelelim boza, daha otuzlarda özelliğini yitirmeye koyulacaktır.



REFİK HALİD'İN YAZISI


Refik Halid Karay'ın otuzlarda yazılmış bir yazısı var. "Tanıdıklarım" adlı kitabında yer alan bu yazı, otuzların sonuna doğru bir gazetede yayımlanmış ilkin. Nilgün romancısı acı acı yakınıyor:

"Ve ben bugün, o saatte (eskilerin uykuya daldığı saat) Beyoğlu'nun karamelalar ve gatolarla alafrangalaşmış bir alaturka şekerci dükkânına giriyorum; ne derece mümkünse o kadar hasis, dar, istiapsız şekle sokulmuş güdük bir bardakla, ayakta mostralık sanılan bir boza içiyorum.
"Çeyreği veriyorum; ağzımda eski lezzetin binde birini bulamayarak ve damağımdan ziyade, dimağımda bir tokluk, tramvayların, otobüslerin, otomobillerin, birbirini muştalayan halkın arasından, itile kakıla, boza kadar gevşemiş, evime dönüyorum." Altmış yıl önce neredeyse noktalanmış boza serüvenine, kıyısından köşesinden anılarla yaklaşmaya çabalıyoruz bugün.

Boza, çocukluğumda, kırk yıl öncesi, hayli küçümsenirdi. Şehrin varlıklıca, batılı yaşayışa yatkın semtlerinde kimse boza içmezdi. Boza, âdeta, şehrin yoksulca yakasının bir simgesiydi. Batılı yaşamayı, geçmişin değerlerine, özelliklerine, inceliklerine dudak bükmek sananlar,hayatlarından fırlatıp atmışlardı bozayı.

Altmışların sonunda, Beyoğlu'ndaki güzelim Kitap Sarayı birdenbire kapandı. Oraya önce bir bozacı açıldı.Boza eski damak tatları uğruna Beyoğlu'nda bir süre boy gösterdi. Fakat tutunamadı.Bozanın yeniden tutunur görünmesi, son on-on beş yılda. Geceleyin hemen hemen bütün semtlerden bozacılar geçiyor. Plastik bidoncuklarda turistik boza satıyorlar. Geçmişi kendi kendimizin turizmi olarak yaşatıyor ve bundan nostaljik (!) bir tat alıyoruz.


Bence bozanın bugünkü macerası artık hiçbir heyecan uyandıramıyor. Annemin çocukluğunda coşkularla bezeyip anlattığı anı-boza çok daha renkli. Kültürümüzün tarihsel bir süreklilik olarak alımlanmasına, günün modalarına yenik düşerek ihtiyaç duymadığımız için, bazı başka bize özgürlükler gibi boza da bizden ayrılıp gitti, hem de çoktan ayrılıp gitti. Daha otuzlarda sona ermiş bozayı belki de boş yere yaşatmaya çalışıyoruz.Bugün hangimiz: "Boza çıkmış, artık kış geliyor..." diyoruz? Desek bile, bu deyişimiz anneminki kadar içten olup, gönüle işleyecek mi?

Ben o tıpa yerine gülkurusu, çividi, filizi kâğıt burmalı şişeyi hiç görmedim. Bu boza yazısı da bir hatırlayışın değil, giderek silinen dinleyişlerin izlenimlerinden ibaret.

Bir başka zamanda buluşmak üzere sevgili boza!

Selim İLERİ
Google Plus'da Paylaş

Paylaşmak Serbest