Paylaşmak Serbest

Nur Dağında O'nun (sav) Gölgesini Aramak


2 ve 3 Şubat 2004 günleri de şeytan taşlamaya devam edildi.

Bugün grup hocalarından birinin ihramı kaybeden bir hacının eşiyle ağız dalaşına girdiğini görünce çok üzüldüm. Bir vilayette irşad hocası olarak görev yapan ve ileride müftü olması düşünülen bir grup hocasına yakışmayan bir davranış idi. Yine sorumlu arkadaşlarının uyarmalarına rağmen " bana kimse edep öğretemez " demesi de bir başka kibrin ve cahilliğin örneği idi. Bu kişi insanları irşad etmekle görevli idi. (!)
4 ŞUBAT
Bugünü alışverişe ayırdık

5 ŞUBAT 20O4 -
Kafile ile birlikte eteğine kadar bile gidemediğimiz kutsal dağa 16 gün sonra yani 5 şubat günü Sabah 04.30 da uyanarak, 20 kişilik bir grup oluşturarak Nur ve Sevr Dağına gitmek üzere yola çıktık.


Adam başı 5 Riyale tuttuğumuz araçla önce Mekke’ye 15–20 km. uzaklıkta bulunan ve tırmananın her an kayabileceği dik patikalarla çıkılan Nur dağına yani Efendimizin (sav) Risalet öncesi özellikle Ramazan olduğu zannedilen aylarda gidip inzivaya çekildiği, tefekküre daldığı ve ilk defa, “İkra” emri İlahisine muhatap olduğu mekâna gidiyoruz.

Dağın eteğindeki bir mescitte sabah namazını kıldık. Ardından dağa tırmanmaya başladık. Dik ve sarp dağ öncelikle gözümüzü korkuttu. Ama kararlıydık. 55-60 dakika sonra bir yürüyüşle yukarı çıktık. Nur Dağında (Cebel–i Nur) bulunan bu kutsal mağaraya ulaşmak hiç de zannedildiği kadar kolay değildi. Yaklaşık 300 metrelik dikine tırmanış, sabahın ilk ışıklarıyla daha bir lahuti havaya bürünürken, karşılaştığımız ilk dilenci ruh dünyamızda hafif bir sarsıntı meydana getiriyor. Neredeyse her 10 metrede bir karşılaştığımız dilenci ordusu bir süre sonra canımızı sıkmaya başlıyor. Bazıları da, ellerinde kazma kürek beton dökerek " haci yardım " diyerek yaptıkları bir karış alan için para istiyor.

 İncik boncuk, çay meşrubat türü şeyler satan işportacılar da çirkin görüntülerin tuzu biberi oluyor. Tepeye 100 metre kala sahne alan polaroid fotoğrafçılar ise hadiseye tuz biber ekiyorlar. Türk hacıların ziyaretçi yoğunluğunu oluşturmasından olsa gerek, genelde Türkçe, “Hacı foto, hacı sadaka”, seslenişleri arasında zirveye ulaşmaya çalışıyoruz.

Toprakla karılık kayalık zeminin bitip, uzaktan bir kartal başı gibi görünen 30 metrelik sırf kayalık zirve kısmın başladığı yere oldukça yorgun bir şekilde varıyoruz. Biraz daha yukarıdaki küçük bir düzlükte gördüğümüz deve bizi şaşırtıyor. Sefil bir görüntüsü olan devenin fotoğrafçılar tarafından oraya çıkarıldığını öğrenince, üzerine oturup poz veren hacı adaylarına biraz kızar gibi oluyoruz.

Zirvedeki kirlilik ise bu kutsal mekan için kabul edilebilir gibi değil. Neredeyse her yer pet şişe ve teneke meşrubat kutularıyla dolu. Bunlara yer yer yırtık ve kirli kilim parçaları, karton kutular, tahta parçaları ve ekmek parçaları yoğun olmak üzere yemek artıkları eşlik ediyor. Etrafta tek bir temizlik görevlisi ve çöp tenekesi de yok. Yemeğini yiyen artanını olduğu yere bırakıyor, veya yakın bir yere fırlatıyor.

Dağın en tepe noktasında bulunan Hira Mağarası’na nihayet varıyoruz. Efendimiz’e yıllarca kucak açmış, O’nun tefekkürle dolu anlarını yıllarca kem gözlerden saklamış, “İkra”, emriyle başlayan vahye beşiklik yapmış bu mukaddes mekanı heyecanla seyrediyoruz.

Mağaranın yamaçları alabildiğine sarp ve dik. Allah muhafaza, dengesini kaybedip düşen bir kişinin 300 metre aşağıya yuvarlanması ve ölmesi işten bile değil. 30 metrekarelik bir genişliğe sahip Hira Mağarası, mağaradan çok 6 metrelik bir tünele benziyor.

İki girişi bulunan Hira’nın, oldukça dar ve alçak olan içi bir kişinin ancak eğilip yürümesine imkân veriyor. Tehlikeyi göze alıp mağaraya girmeye çalışan hacı adaylarının arasına ben ve eşim de katılıyor. Aslında eşim benden önce davranıp dağa tırmanmış, Ben dağın zirvesine vardığımda o mağaradan çıkmış, beni bekliyordu. Mağaranın girişine kaymaya çalışırken arkadaşlardan biri resmimi çekiyor. Resmi çektirdikten sonra mağaranın ağzına yöneldim. Büyük çoğunluğu Türk, Endonezyalı ve İranlı olan hacı adayları mağaraya girmek için büyük uğraş veriyorlar.

İçeride bir namaz kılan bir Türk hacısı " haram , bidat , yallah " sözlerine muhatap oluyor. Namaz kılanın hacılarla gelmiş bir müftü olduğunu yanındaki bir başka hacıdan öğreniyorum. Müftü bidat denileni yaparsa bir cahil ne yapmaz. Zirveden 15–20 metre Kabe tarafına inildikten sonra 1–1.5 metre yükseklikte ve yarım metre genişliğinde olan bir mağaradan tepenin diğer yanına çıkılıyor.Bu yüzden her iki kısımda da sıkışıklık yaşanıyor. Bazı hacı adaylarının mağaranın içinde namaz kılması ise sıkışıklığı daha da artırıyor. Mağaraya girme şansını bulamayanlar ve girenler, mağara çevresine toplanan Müslümanların yaptıkları dua ve salavatlar üfül üfül esen zirveye ayrı bir manevi hava katıyor.

Bin dört yüz küsür yıl öncesini, Cebrail Aleyhisselam’ın vahiy getirişini, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in vahyin ağırlığı karşısında ürperişini ve dağdan inip Hz. Hatice’ye, (r.anha) “Beni ört”,
deyişini gözlerimizin önüne getirmeye çalışıyoruz. Zaman ve mekânın 1400 yıl öncesine gitmesi içimizde tatlı bir ürpertiyle büyüyen sıcak bir heyecanın yaşanmasına sebep oluyor. “Es salat–u ves selam u aleyke Ya Resulallah,” nidaları dudaklarımızdan peşi peşine dökülüyor. Yine namaz, yine yalvarış yine dua ve gözyaşı, sıcak yavaş yavaş kendisini hissettiriyor. Fakat gelenlerin sayısında azalma yerine artış oluyor.

Dönüşe geçiyoruz. Ancak ne mümkün. Geliş gidiş olunca insanlar kenetleniyor. Sonuçta sivri taşlar üstünde cambazlık yaparak ilerlemek zorunda kalıyoruz. Dönenler bir kahraman edası ile mutmain. Gidenler ise ümitli ve heyecanlı. Ayrılması oldukça zor olan bu mekândan ayrılış vakti geliyor.

Dönüş de tıpkı çıkış gibi moralinizi bozuyor. “Bu çevre kirliliği bu dağa, bu kutsal mekana reva mı?”
diye düşünmeden edemiyor, vefasızlığın bu boyutuna hayıflanmaktan başka bir şey yapamamanın ızdırabını yaşıyoruz. Dağın tepesinde bulunan birkaç küçük ağacın dallarına bağlanan bez ve naylon parçaları, batıl inançları ve şirki engellemeye çalışan Vahhabilerin yaptıklarına bir ölçüde de olsa hak vermemize sebep oluyor. Bu arada birkaç Hacı kendi aralarında konuşurken bir teleferiğin yapılması gerekliliğine vurgu yapıyor. İster istemez duyduğum bu öneriye ben fikren katılmadım. Dilerim de yapılmaz.

Çünkü o dağa tırmanırken Kainatın efendisi aleyhisselamın yaşadığı zorluğu ve yorgunluğu hissetmeniz için yürüyerek çıkmaktan başka bir yol düşünemiyorum. O mübarek insanın adım adım gezdiği yerlerde dolaşmanın tadına inanın doyulmuyor. Dualarımızı ederek 08.45 te aşağıya inmiş olduk.

Burada tekrar bir araya gelerek. adam başı 5 riyale bir başka araca binerek sevr dağına yola çıktık.
Google Plus'da Paylaş

Paylaşmak Serbest