Son Eklenen
Yükleniyor..

Taşköprü'den bir öykü dinler misiniz

Site editörü Erol Kara tarafından anısına Taşköprü sitesinin yapılmasına vesile olan Delibey eşrafından Hamzaoğlu Mahallesi sakinlerinden Şükrü oğlu Yusuf Kara ANLATIYOR

"Kastamonu dolayısıyla Taşköprü tarih boyunca düşman istilasına uğramamış "yurtta sulh cihanda sulh" ilkesine dayanarak Türk topraklarına yapılan her saldırıda düşünmeden bağrını düşmana siper etmiş bir yerleşim yeridir

Vatanın her yerini kendi toprağı olarak belleyen Taşköprü halkı binlerce gencini Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarının öncesinde de Yemen, Balkan, Rus, 1. Dünya savaşlarının her cephesine katılarak şehit ve gazilerini vermekten çekinmemiştir.

Kastamonu, Kurtuluş Savaşında da işgal görmemekle birlikte başta Konya ve Ankara'dan sonra en çok şehit veren üçüncü ilimiz olmuştur. Yöre halkı düşmanın yurdu işgaline karşı büyük tepki göstermiş; bir çok protesto mitingi düzenlenmiştir. Bunların içerisinde en dikkate değer olanlardan biriside 10 Aralık 1919'da hanımların bir araya gelerek gerçekleştirdikleri İlk Türk Kadın Mitingi olmuştur. Milli Mücadele sırasında lojistik destek açısından en güvenilir bölge olan Kastamonu İnebolu Limanından Ankara'ya malzeme, cephane ve asker sevkiyatında büyük yararlılıklar göstermiştir. Yöre halkı yaz-kış demeden bölgenin güç ulaşım koşullarına rağmen top yekun bu mücadeleye destek vermiş; Şehit Şerife Bacı, Halime Çavuş bu olağanüstü fedakarlığın ve cesaretin sembol isimleri olmuştur.İnebolu'da Kayıkçılar Loncası İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmişlerdir. Türkiye'nin çağdaşlaşmasında da Kastamonu'nun ayrı bir yeri vardır. Büyük önder Atatürk 23-31 Ağustos 1925 tarihleri arasında "Şapka ve Kıyafet Devrimi"ni Kastamonu ve İnebolu'da başlatmıştır.Bu ziyarete ilişkin fotoğraflar Atatürk'ün Devrimin ilk söylevini verdiği Kastamonu Arkeoloji Müzesi Atatürk Salonu'nda sergilenmektedir.

Bu noktada babamdan dinlediğim bir anektoda da burada yer vermek istiyorum.

"Babam askerden geldiğinde 14 yaşındaydım. 12 yıllık bir savaşın ardından üstü başı perişan , botlar yerine çarık giymiş sakallı bir adam olarak evine dönmüştü.

Yorgun ama vakarlı bir duruşu vardı. Annam bu yılların hasretinden ve hiç bir haber alamadığı kocasını karşısında görünce adeta şok olmuştu. Yıllarca ondan savaşın , düşmanın , cesaretin öyküsünü dinledim. Hiç unutmadığı anısı ise " İngilizlerle Mekke'de sulh yapılıyordu. Araplara dolayısıyla İngilizlerin olan bu yerleri bırakmadan önce bizi topladılar. "Sizlere iş , aş ve eş vereceğiz. En güzel yerlerde ev , en güzel işler ve en güzel kadınlarla sizi evlendireceğiz.. Bunları isteyenler var ise gemilere binin İngiltere'ye götürelim. Orada hayatınızın en güzel yıllarını geçirin" dediler. Aramızdan iki kişi çıktı. İngiliz kumandan bunlara adını sorunca Sarkis ile Yorgi dediklerinde siz Müslüman mısınız diye tekrar sordular. Onlar yahudi olduklarını söyleyince " Bize Müslüman olup , dininden vazgeçecek Türk lazım, sizin gibi vatan haini dönek lazım değil diye bağırdı. Geride yerinden kımıldamayan bizlere dönerek "Aranızdan gelmek isteyen yok mu ? " diye sorduğunda hepimiz hep birden " LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RESULULLAH " diyerek tekbir getirdik.

Bizlerin asla dönmeyeceğini anlayan kumandan hiddetlenerek öne çıkan iki yahudi dönmesini orada kurşunlattı." Hainler yaşamamalı " dedi. "

İşte bu tür insanlarla dolu Taşköprü dolayısıyla Kastamonu...

*******

Arabistan'dan Mısır'a Sürgün ve sonrası
Birinci Dünya Savaşı'nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kismi da Mısır'ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedildi.

Kampın tam adı, 'Seydibesir Kuveysna Osmanli Useray-i Harbiye Kampı' idi. Bu kampta, 1918'de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tumen'in 48. Alayı'na baglı Osmanlı askerleri tutuluyordu.

12Haziran 1920'ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, agır hakaret ve aşagılamaya maruz kaldılar.

Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kamplarin Ingiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, Ingilizler'in işine gelmiyordu. Cünkü, olasi yeni bir savasta, bu askerlerin yeniden karşılarına cıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.

Çözüm toplu katliamdı... Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarina izin vermiyorlardi. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez Ingilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Cünkü gözler yanmıştı...

Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahset, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM'de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır'da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan Ingiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.

Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide unutuldu gitti.

Ama onlar unutmuyorlar...

Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar
Google Plus'da Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları