Paylaşmak Serbest

Uhud Mağarasında Sahabe Gibi Olmak


03.07.2011 Uhud’a tekrar gidiyoruz.

Uhud Mağarasına giriyoruz
Geçen genel bir gezi olarak katıldığımız ve her gelişimde aynı heyecanı tekrar tekrar yaşadığım Uhud’a gidiyoruz. Bu kez tüm kafile yok. İsteyen arkadaşlar bir araya gelerek 2 minibüs kiraladık. Adam baş 5 Riyal. Amacımız peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa aleyhisselamın savaş sırasında sığındığı o mağarayı yakından görmek.

Hani okçuların yerini terk ederek zafer halinden yenilgi durumuna düşen ve efendimiz aleyhisselamın dişinin şehit olmasından sonra, yara aldığı durumdayken sığındığı mağarayı yakından görmeye gidiyoruz.

Uhud Mağarası girişi

Otelin önünden bindiğimiz minibüsler bizi kısa zamanda mağaranın bulunduğu yere yakın getirdiler. Mağara bir hayli yüksek bir yerde konuşlandırılmıştı. Aslında "mağara" diye sözylediğime bakmayın içine girdiğimde bir mağaradan çok dağın kenarında iki kaya arasındaki dar bir oluktan ibaret bir yer olduğunu göreceğim. Yerden yaklaşık 100 metre yukarıdaki bu yer, ilk etapta tırmanmayı göze alacak şekilde olmasa da oraya tırmananları görünce bizde cesaretimizi topluyoruz. Kadınlı erkekli grubumuz heyecanla mağaraya doğru ilerliyoruz. Mağaranın girişi kalabalık..

Birkaç dakikada mağaranın önüne gelmiş olsakta, içeridekilerin varlığı bizim yaklaşmamızı engelliyordu. Yine Pakistanlı ve İranlı hacılar ve de biz Türkler. Aslında fazla kalabalık yok. Yok ama, içeri giren dışarı çıkmadığı için beklemek zor geliyor, bize. Hadi hacı, hadi hacı derken sabırsızlığımız had safhaya da ulaşıyor.

Aşağıdan ince bir yarık gibi görünen mağaraya girenleri gördüğümde ön tarafına 2-3 kişi içeriye doğru bir kişinin rahatlıkla sığdığını görüyordum. Mağaranın girişine ve çıkılacak yerinde zift olduğunu gördümç. Sanırım SUUD’lu buraya da kimsenin girmesini istemiyordu. Hatta birkaç yıl önce burayı bile yıkmayı düşündüklerini gazetelerden okumuştum.

Uhud Mağarasının girişi

Ve sıra bana geldi. Girenlerin söylediği o meşhur  “gül kokusu” beni şaşırtmak yerine hayrete boğmuştu. Gerçekten ortalıkta gül kokusu vardı. O sırada tutunduğum yerden küçük bir taş parçası koptu. Elimde 1-2 cm.lik bir taş parçası öylece kalakaldım. Belki abartıyorum ama mağara bana küçük bir hediye mi vermek istemişti. Aldım, kokladım. Gül kokmuyordu. Ama havada harika bir gül kokusu vardı ki nerden kaynaklanır bilemiyorum. Ya gelen gidenler döküyordu veya anlatılamaz, anlaşılamaz bir olay vardı burada. Olaya fazla duygusal bakmayanlar bu kokunun gelen ziyaretçiler tarafından döküldüğünü söyleyerek olaya fazla bir egzotik hava katmasalar da ziyaretçinin nasıl isterse öyle düşünmesini sağlamak daha güzeldi, bence.. 

Bir elimde küçük taş parçası olduğu halde mağaranın içerisine kadar, girebildiğim yere kadar yaklaştım. Elim ayağım öyle titredi ki o anda sandım ki o büyük insan, merhametlilerin önderi peygamberim efendim aleyhisselamın o hali gözlerimin önüne gelmişti. O anı tekrar görür gibi olmuştum. 32 sağlam dişimi ona feda edecek kadar titredim. Ağladım. Dişlerimi O’nun uğruna yerinden söküp çıkartasım geldi.  Gözlerim mağaranın dip boşluklarına doğru kaydı. Onu aradım. Mağaradan dışarı baktığımda Uhud’u karmakarışık, toz toprak içerisinde gördüm. Düşmanın zafer çığlıklarına kulaklarımı tıkayasım geldi. Ve onlara beddua etmeyen bir peygamberin ümmeti olmaktan duyduğum sevinçle şükretmeye başladım.

İki mağara arasındaki mesafe

O sıra “haydi hacı, gel artık “ sözüyle kendime geldim. Dışarı çıkmam gerekti. Ve içimde Uhud savaşının Allah-u Teâlâ’nın elçisine verdiği zarar, sahabenin bir an söz dinlememesi, tarihe verilen ders, insanlığın çıkartması gereken büyük düşünceye, “Allah ve Resulüne itaat etmeyen iflah olmaz” sonucunu düşünerek mağaradan yavaşça çıktım.
Benim arkamdakiler içeri girmeye çalışırken aşağıya indim. Gruptan birkaç kişinin ileriye doğru yürüdüğünü görünce merakla nereye gittiklerini sordum. Az ileride Resullulah’ın sığındığı ilk mağaranın olduğunu söylediler. Bunu hiç duymamıştım. Okumamıştım da. Heyecanla koşarak onlara yetiştim. İlk girdiğim mağaradan yaklaşık 200 metre ötede düz bir yerde bir mağara girişi daha vardı. Bizden önce girenler olduğu için onları bekledik. Ve sırayla girdik.
Resullullah ilk buraya sığındı
Allah’ım, inanın anlatamam. Diğer mağaradaki koku burada da vardı. İçerisi diğerinden daha dar idi. Ve bir insan saklanamazdı. Anlattıklarına göre Resullulah yaralı halde sığınacak yer ararken ilk önce bu kuytu yere girmiş. Bir süre acıyan yaralı başını buradaki taşa dayamış. Biraz dinlendikten sonra daha emin bir yer olarak diğer mağaraya gitmişti.

Resullullah başını buraya yasladı
Başını yasladığı yer belli idi. Oraya âcizane korkarak, saygısızlık etmeden ve heyecanla başımı o mübarek yere koydum. Canımı biri acıtsa idi inanın hissetmezdim. Kendimde değildim. Ben bende değildim.

O anları yaşamağı Allahu Teâlâ her isteyen nasip etsin.

Dip not:  Resullulah’ın bu mağaraya sığınmasının kaçınılmaz olduğunu ve Uhud’u anlamak için tarihi ve yaşanılanları iyi bilmek gerekir. İşte o günden küçük bir pasaj “ …. karmaşada birbirini şehit eden mücahidler bile olmuştu. İslam ordusu toparlanamadı. Peygamber Efendimizin etrafında on onbeş kadar mücahid kalmıştı. Müşrikler Efendimizi kuşatmış, öldürmek istiyorlardı. Bir avuç mücahid müşriklerin oklarına, mızraklarına, kılıç darbelerine vücutlarını siper ederek Efendimizi korumaya çalışıyorlardı.

Peygamberimizin bir kılıç darbesi ile mübarek yanağı yarılmış, at...ılan bir taş dişini şehit etmiş, miğferi parçalanmış, iki halkası da yüzüne batmıştı. Ebû Ubeyde bin Cerrah, Efendimizin yüzüne batan halkaları dişleriyle sökerek çıkardı. Halkaları çıkarırken kendisinin de iki dişi kırılmıştı.

Bu arada Efendimiz kazılan bir çukura düştü. Talha bin Ubeydullah Efendimizi kucakladı, Hz. Ali elinden tutarak çukurdan çıkardılar. Müşrikler bir hamle daha yaptılar, Hz. Ali onları kılıcıyla püsküttü.

Ebû Dücâne sırtı ile Efendimizin önünde kalkan oldu, sırtına saplanan ok ve mızraklara rağmen

Uhudu çok iyi anlamak lazım
hareket etmiyordu. Katade bin Nu’man, Peygamberimizin önünde, atılan okları karşılıyor, Efendimizin yüzüne doğru bir ok geldiğinde hemen başını o tarafa çeviriyordu. Son atılan oklardan biri gözüne isabet etmiş ve göz bebeği avucuna akmıştı. Atılan oklardan biri yine Efendimize geliyordu ki, Talha Bin Ubeydullah elini oka hedef tuttu, eli parçalandı. Aldığı kılıç darbelerinden baş ve gövde damarlarından biri kesildi, kan kaybından yere düşüp bayıldı Uhud’dan döndüklerinde vücudunda yetmişbeş yarası vardı. Başı yarılmış uyluk damarı kesilmiş, eli çolak olmuştu.”
Google Plus'da Paylaş

Paylaşmak Serbest