Son Eklenen
Yükleniyor..

Hudeybiye’de biat etmek…

Mekke günlerimizin sonlarına doğru yaklaşırken yapılan bir duyuru gönlerimizde heyecan oluşmasına neden oldu.

Hudeybiye’ye gidilecekti. Resmi programda olmayan ve isteyenlerin katılacağı bu gezi yıllardan beri içimde bir özlem oluşturmuştu. Mikat sınırlarından biri olan Hudeybiye daha önce gelişlerimde arzu etmeme rağmen gidemediğim bir yerdi.   
23 Haziran 2011 günü sabah 07: 00 de lobide toplandık. Otobüsler birer ikişer geliyordu. Umre yapmak isteyenler bir kefen niteliğinde bulunan ihramlarını giymiş hazır vaziyette bekliyorlardı. Ve gruplara göre belirlenen otobüslere birer ikişer binmeye başladık.  07: 30 da yapılacak hareket 07: 50 de başlamak zorunda kaldı. Zira birkaç gündür haber verilmesine rağmen gelmek isteyip de gelmeyenler vardı. 

Ve grup sorumluları bu kişileri aramak zorunda kaldılar. Kimi telefonla, kimi odalarına çıkılarak arandı. Gelip gelmeyecekleri tekrar soruldu. Aslında bir mecburiyetin ve resmiyetin olmadığı bu ekstra gezi için kimsenin aranmasına gerek yoktu. Ancak düşünce şu şekilde idi.  Buralara gelmek bir daha kısmet olmayabilirdi. Umrecimiz madem Mekke’de o mübarek yerleri de görsün isi. Ama rahat insanımız burada da rahatlığını göstermiş yataklarından kalkamamıştı. Ve eksikler de tamam olunca ve bazılarının gelmeyeceği kanaatine varılınca 20 dakika gecikmeyle hareket edildi

Otobüsümüzde diğer gruptan insanlar ve onların sorumlusu İbrahim Duman hoca da vardı. Daha önce de yazmıştım. İbrahim Duman Hoca güzel sesiyle yolculuklarımıza ilahiler okuyarak eşlik etmişti.  Bu bizim için gerçekten güzel bir şanstı. Bir yanda bilgisiyle gittiğimiz her yeri ayrıntılı şekilde anlatan grup hocamız Arif Küçükbenli, diğer yanda güzel sesiyle ilahilerden mahrum bırakmayan İbrahim Duman idi. Bu yıl umremiz hep güzelliklerle geçiyordu. Bu da bizim için bir güzellik demekti. Ve yanılmadığımız gibi oldu. 

Önce Arif Hoca Hudeybiye’den bahsetti. Derin derin anlattı. Ve sıra İbrahim Hocanın ilahilerine geldi. Kendimizi ilahilere kaptırmıştık ki bir ara araba durdu. Merak ettik. Araç arızalanmıştı.  Bu arada bir umreciye gelen telefondan da bir kişinin daha gelmek istediğini yakınına bildirmişti. Bir taksiyle gelebileceği söylendi, kendisine. Bir süre sonra geciken adamcağızın bindiği taksinin Mekke’de ilgisiz bir yere götürdüğü duyuldu. Meğer şoför Hudeybiye’yi bilmiyormuş.

Ve 08: 45 Hudeybiye’ye geldik. Hudeybiye, normal büyüklükte bir köy. İsmini, içindeki bir kuyudan almış. Hz. Peygamber aleyhisselamın altında biat almış olduğu ağaca da yakındır. Mekke’ye bir günlük, Medine’ye ise dokuz günlük mesafede bir yerleşim alanı.  

Hudeybiye… "Sana bey'at edenler gerçekte Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur ve kim Allah'a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükâfat verecektir" (el-Feth, 48/10) ve "Allah şu mü'minlerden razı olmuştur ki, onlar ağacın altında sana bey'at ediyorlardı. Allah onların gönüllerindekini bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi. Yine onlara alacakları birçok ganimetler bahşeyledi. Allah üstündür, hikmet sahibidir" (el-Fetih, 48/18–19) ayetlerine mazhar olmuş olayın geçtiği belde. Sahabenin ve diğer bazı kavimlere ait Müslümanların peygamber Aleyhisselam’a ölümüne biat ettikleri yerdeyiz. Sahabenin Allahu Tealadan müjde aldığı yerdeyiz.

Yukarıda belirttiğim ayetlerin iniş nedenini başta internet olmak üzere İslam tarihinin yer aldığı her kaynaktan bulabileceğiniz için yazma gereği duymuyorum.  

Osmanlının bir zamanlar yaptığı bugün harabesi kalmış mescitin bulunduğu yerdeyiz. Osmanlı’nın inşa ettiği muazzam kuyu ise bütün azametiyle orada bizi karşılıyor. Kafile Başkanımız İlhan Akça Hudeybiye’yi anlatıyor.  

6 yıl vatanlarına özlem duymuş sahabenin Kâbe aşkı ile Medine’den çıkıp geldiğini, Mekkeli Müşriklerin bunları öldürmek için nasıl yemin ettiklerini, aralarındaki casusların şahit olduğu büyük ölüm biatını anlatıyor.  Peygamber aleyhisselamın kuyu mucizesini, parmaklarından suların fışkırması ve yağmur yağması için yaptığı duaları dinlerken içimiz titriyor ve her biri bizlere apayrı heyecan veriyor.

Bir yandan Osmanlının yaptığı mescit harabeleri üzerinde o günleri yaşama arzumuz, bir yanda Osmanlı eserlerinin kaderine terk edilmiş hüznü içerimize doluyor.

Umre yapmak isteyenlerle birlikte mescide giriyoruz. Umre için ihram namazımızı kılıyoruz. Dışarıda satıcıların sesi ve gruplara megafonla buranın özelliğini anlatan sesler karışarak mescidin içine kadar geliyor.  İki rekât umre namazımızı kılıp dışarı çıkıyoruz. Kafile başkanımız umre niyetimi yaptırıyor. Ve otobüslere doğru yola yürüyoruz.  

İçerimde biat anı ve sahabenin ölümüne yemini diriliyor. Tekrar dönüp bakıyorum. Hudeybiye çok hüzünlü. Bizi bırakmak istemiyor ve Hicretin 6. yılına o günlere döndürüyor. Bir umrecinin kayıp olduğu sesi kulaklarıma yansıyor. Onu bulana kadar ben bir kez daha yıkıntı olan alana doğru yürüyorum.  Gözlerim o günlerden bir iz arıyor.

Acaba o zaman yaşasaydım. Ölümüne biat eder miydim diye kendime soruyorum. Susuz, aç günlerce kat edilen yoldan gel. Aç ve susuz bekle. En sevdiğin arkadaşın, Hazreti Osman gibi bir dost düşman tarafından esir edilse, yıllardır hasret kaldığın doğduğun topraklara giremesen, yıllarca dost bildiğin insanların düşmanca tavrı karşısında kalsam biat eder miydim? 

Ederdim, vallahi ederdim. Ve bir kez daha günahlarıma af dilerek nefisimin şerrinden Rabbime biat ediyorum sözünü kendime veriyorum. Üzerimde kefen olarak gördüğüm ihramımla zaten ölmeye razı bir halde sözümü tekrarlıyorum. Ya Resullulah, Ey Allahın elçisi, Ey salât ve selam üzerine olan büyük insan sana biat edenlerin arasına beni de al.

Yarı heyecan yarı hüzünlü bir vaziyette Hudeybiye’den ayrılırken içimde tarifi imkânsız bir duygu ile gözlerimden akan yaşa engel olamıyorum.

Yol boyunca Osmanlı’nın tarihi su kuyuları görüyoruz. Otobüsümüz bir kuyunun etrafında dönerken grup Hocamız kuyudan söz ediyor. Medine’den gelen peygamber Aleyhisselam ve sahabe ( Allah hepsinden razı olsun ) burada konaklarken susuzluk tehlikesi geçiriyor. Buradaki tek kuyuda acı bir su ile dolu. Resullulah Aleyhisselamın elinden tatlı olan su.

Çölün ortasında "Osmanlı su kuyusu" insana bir başka duygu yaşatıyor... Çölde bu derin su kuyusunu kazmak ve içini Horasan usulü taşlarla örmek büyük bir aşk olsa gerek. Çölde bunu başarabilmek için büyük fedakârlıklar gerektiriyor...

Daha sonra ana yolun hemen kenarında bulunan bir deve çiftliğine geldik. Yol boyu daha fazla develerin olduğu çiftlikleri görmüş olsak da 4–5 devenin bulunduğu küçük bir yere geldik.  İki deveci gözümüzün önünde develerden sağdığı sütü 5 Riyale satıyor. Bol köpüklü ve lezzetli bir içecek... Ben birkaç yudum içtim. Çocuklarım için küçük bir pet şişesi doldurdum. Hacılarımız biraz sabırsız olduğu için bir karışıklık olsa da isteyen herkes deve sütünü almış oldu.   

Dikkat ettiğim ise deveciler sütü pet şişelerine doldururken kapları birbirinden uzak tutarak sütün şişeye bol köpüklü girmesini sağlıyorlar. Köpük dolunca kap doldu sanıyorsunuz ancak köpükler birazdan yok olduğunda şişedeki miktar yarıya inmiş oluyor. Fesatlık olacak ama burada da mı hile demekten kendimi alamıyorum.
Biz içtiğimizden memnun kaldık. Çiftlik sahibi Arap üretici de 160 -170 müşterisine sattığı sütten memnun kalıyor... Helâlleşip oradan ayrılıyoruz...

Ve Mescidi Hareme doğru umremizi tamamlamak üzere gidiyoruz.
Google Plus'da Paylaş
    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları