Paylaşmak Serbest

Elveda Mekke Merhaba Medine


25 Haziran 2011

Mekke’deki son sabahımız.

Medine’ye gidiyoruz. Sabah namaznı devamla yaptığım son, veda tavafımla birlikte, gözyaşlarıma engel olamadan ve bir kez daha gelebilmek için ettiğim dualarla Mescidi haram’a veda ettim. 
Otele gelerek boy abdestimi aldım. Resullulah Aleyhiselam’ın Medine’ye giderken giyindiği gibi beyaz elbiselerimi giydim. Kokular süründüm. Yolculuk namazımı kıldım. Ve çocuklarımın kaldığı odaya giderek oradaki eşyalarımızı alarak asansörün yanına gittim. Herkeste tatlı bir telaş vardı. Sıra ile asansörler eşyalarımız koyduk.

Kat görevlileri ise ortada pek görünmüyordu. Kendi imkânlarımızla taşıdığım bavullarla lobide grup grup toplanmaya başladık. Her grup için ayrı yer belirleyen rehber hocalarımız bavulları koyacağımız yerleri gösterdi.
O sabah bir kez daha tavaf yapmış olmanın buruk sevinci içerisinde, kahvaltımızı da
yapmıştık.  Yemekhanedeki görevli personelin bizlere nasıl davrandığını daha önce yazmıştım. İşte bu güzel insanlara hak ettikleri bahşişleri vererek helalleştik.  Bizim gibi birçok hacıda aynı güzellikle veda etti.  Ve daha önce belirtildiği şekliyle saat 10: 00 da hareket edildi. Medine’ye doğru, Resullulah Aleyhisselam doğru.

Oda arkadaşımın darp girişimi birazda olsa canımı sıksa da Rabbim azze ve celleye sığınarak bundan kurtulmanın duasının ardından yolculuğumuzun hayırlı olması için dua ettim.

Mekke’deki Bedir Oteli gerilerde kalmıştı. Ben pencereden yaşadıklarımın düşüncesi içerisinde iken grup hocamızın sesi duyuldu.

“Mekke ve Kabe’ye son kez selam verelim. Belki hiç birimiz buradan ayrılmak istemezdi ama mecburen yola çıkıyoruz. Evet, üzülmeliyiz ancak bir yanda da sevinelim ki Kâinatın Efendisi Hazreti Muhammed aleyhisselamın da huzurlarına doğru gidiyoruz. Yolculuğa çıkış duamızı yapalım” dedi ve dualar hep birlikte edildi.

Yol boyu çevremizde dikkat edici yerle hakkında rehber hocamız Arif Küçükbenli bilgiler verirken İbrahim Duman hoca da ilahilerle gönlümüzü coşturdu.  Bu ilahiler Mekke’den çıkarken veda şeklinde Medine’ye girerken Medine hasreti ile dolu ilahilerle son bulacaktı.

Mekke’den ayrılmak üzereyiz. Kaldığımız otelden sonraki yolculuğu ve geçtiğimiz yerleri gözlemeye çalıştım. Şehir kıraç olmasına karşın yol boyunca yemyeşil ağaçlar ve özenle yetiştirilmiş çimler vardı. Hatta yapay şelaller bile hemen heryer de vardı. Çölün ortsındaki mucize buydu işte. Birbirinden güzel villalar gördüm. Onlarında bahçeleri özenle bakılmış,  yemyeşildi ve çeşitli ağaçlar vardı. Gördüğümüz lunaparklar nedense bizi şaşırtmıştı.

Mekke’den 1 km kadar ilerlemiştik ki Arif Hoca Vadi’yi Şerif denilen yerden geçtiğimizi burada Hz. Meymune (Peygamberimizin Hanımı – Allahu Teâlâ ondan ve diğer hanımlarından da razı olsun) annemizin kabrinin olduğunu söyledi. Hızla giden otobüsten gördüğümüz kadarıyla beyaz duvarlarla çevrili bir yerdi.  Meymune annemiz, Resullulah Aleyhisselam ile burada izdivaca girmiş ve yine burada bir semure ağacının altında vefat ederek, buraya defnedilmiş. Bunu da öğrenmiş olarak yolumuza devam etmeye başladık.

Mekke’den çıktıktan sonra otobana girmiştik. Yolda ilerledikçe yol ıssızlaşmaya ve çöle dönüşmeye başladı. Yol geniş rahat, gerçekten otoban bir yol. Önümüzde tepelerle minik dağlarla dolu engebeli bir arazi uzanıyor. Biraz sonra hayretler içinde arazinin yüzeyinin siyah taşlarla kaplı olduğunu görüyoruz, Altı toprak ama göz alabildiğine, dağ, tepe, düzlük her yer bu siyah taşlıklarla kaplı. Bir de bodur çalı bitkileriyle… Her taraf volkanik kayalar ile çevrelenmiş, adeta yayan yürümeyi imkânsız hale getiriyor gibi görünmektedir. İşte burada bir kez daha Peygamber Efendimiz SAV in Mekke’den Medine’ye hicretinin nasıl zorlu bir yolculuk olduğunu buraları görünce hissediyorsunuz. Mekke Medine arasını; çöl olarak düşünürken, üzerinde yürümesi çok ama çok zor, siyah irili ufaklı taslarla kaplı bir yol görünce şaşırıp kalıyorum

Otobüsümüz rahat, klimalar çalışıyor. Hızla ilerliyoruz otobanda. Tur otobüslerinin dışında tek tuk arabalar görülüyor. Yol çok sakin. Yol boyu fazlaca yerleşim birimi görülmüyor. Sadece bi iki terk edilmiş, yıkık binalar. Ayrıca fazla gösterişli olmayan benzin istasyonları.

Yolun bir yerinde durduk. Burada biraz dinlenecek ve isteyenler yeme-içme ihtiyaçlarını giderecekler ve öğle namazımızı kılacaktık. Büyükçe bir lokanta, bir market ve az ilerisinde bir cami ve tabi hemen yakınına da bir abdest alma yerleri ve tuvaletler yapmışlar. Su konusunda hiçbir sıkıntı yoktu. Markete girdiğimde oradaki ürünlerin çeşitliliği ve fiyatlarının ucuzluğu karşısında çok şaşırmıştım. İhtiyacınız olan birçok ürünü bulma olanağınız vardı.

Yan tarafta benzin istasyonu vardı. Namazlar kılındı, yemekler yenildi, dondurmalar alındı , sularımızı tazeledik ve yolumuza devam ettik.

Medine’ye doğru yaklaştıkça o çölün ortasında çok güzel gül kokularını duymaya başladık. Gitmeyenler için abartı gelebilir ama gidin görün demekten başka çarem yok. İnanıp inanmamak size kalmış. Medine yolu Mekke’den tamamen farklı olarak tarıma elverişli vadileri ve zengin su kaynakları ile dikkati çekiyordu. Şehre doğru yaklaştıkça hurma bahçeleri ve güzel evler yeşillikler ile de tanışmaya başladık. Ve “nurlu şehir” in girişindeyiz. Medine girişindeki ana tabela “sadece Müslümanlar girebilir” diyor. Buradan Mescidi Nebeviye mesafe neredeyse 15 kilometre

Evet, Medine ilk gördüğümüz anda bizi sarıveriyor sevgiyle… Gerçekten bir peygamber şehri… Kulagimizda İbrahim Hoca’dan Talael Bedru ilahisi ve Medine’nin Yollarında ilahisi.

İlahiler ve Salâvatlarla girdiğimiz Medine’de bizi ilk karşılayan Medine Tren istasyonu ve Amberiye cami olmuştu. Çocuklarıma onları gösterirken Medine Halinin yanından saparak otele gelmiş olduk.

Medine-i Münevvere’deyiz... Resullulah'ın huzurundayız


430 km.lik yol ve 5 saatlik yolculuktan sonra Medine Grand Menazil Otelin kapısında idik. Bize Mekke’de kalacağımız odaların numaraları verilmişti.  Çocuklarımın 1. kat 109 da – benim ise 120 nolu odalar kalacağımız yerlerdi. İlk önce 109 no’lu oda anahtarını alarak evvela çocukları yerleştirmek için 1. katta çıktım. 109 no’lu odaya girdik. Oda gayet ağır mobilyalarla donatılmış idi. Perdeler de o derece ihtişamlı duruyordu. Odada 4 kişilik yatak vardı ve geniş bir yerdi. Odanın 4 kişilik olmasına sevindim. En azından ailemle kalacaktım. Ve beni yaşlı oda arkadaşımdan kurtaracak olan görevlilerinde sırtından yük kalkmış olacaktı. Bunu haber vermek için grup hocasını aradım. Durumu söyledim. 120 no’lu odada Mekke’deki yaşlı oda arkadaşımın tek kalmasına da sebep olmuştum. Onlarda o da rahatladılar sanırım.

Otele intikal ettiğimizde Mescid-i Nebevi'de ikindi namazı kılınmıştı. 
Saat 17: 40 da eşyaları otel bırakır bırakmaz birkaç yüz metre mesafedeki Mescid-i Nebevi'ye gidip Rasulullah (s.a.v.)'i selamlamağa koşuyorduk. Hem ikindi namazımızı Mescidi Nebevi’de kılmak ve hem de Ravza-ı Mutahhara’yı, kabri şerifi ziyaret edebilmek için, huzura varabilmek için…

Medine sokaklarında yürümeye başladık, mescide doğru ilerliyoruz. Medine, gerçekten adı gibi medeni ve aydınlık bir şehir. Efendimizin şehri. Efendimiz Medine'ye bereket ve hoşgörü getirmiş. Medine'de sanki her şey bir huzur üzerine kurulmuş, hayat hep sakın ve sükûnet içinde. Medine bereket ve güzellik şehri adeta. Medeniyetin membaı güzel şehir. Kavurucu bir sıcak var ama terletmiyor. Ve o çok sevdiğim hadisi şerif kulaklarımda yankılanıyor. "Kimin imkânı varsa Medine de ölsün." Ölünmeyecek şehir mi sanki yeter ki Rabbim razı olsun, yeter ki Rabbim nasip etsin.

Önce Babusselam'dan girerek koridor boyunca ilerlemeye başladım. Kalabalıkla karşılaşırım tahminimde yanılmıştım. Mekke’de olduğu gibi fFarklı milletler, renk renk insanlar, değişik kültürler, muhtelif mezhepler, tüm insanlar; tek olan Allah’a secde etmek için bu mekânda bir araya gelmiş. Mescid tenha.

Önce Peygamber efendimiz ağlayan mihrabının altına bulunan minber ile Osmanlı’nın yaptırdığı mihrabın arasında rahatça ikindi namazımı eda ettim. Cennet bahçesi yoğun kalabalığını yaşıyordu. Bu vaki, kerahat vakti olduğundan nafile namaz kılmadan Kabri şerife, Hücre-i Saadete doğru yürüdüm. Ve işte şu an Resullulah aleyhisselamın kabrinin bulunduğu yerin tam karşısındayım. Saygıyla hafifçe eğiliyorum. Huzur-u Rasulullah’da gönderilen selamları takdim ediyorum. Arz ediyorum. Emanetleri veriyorum.

O kutlu Nebiye selam vermek ve şefaatini ummak  ve huzurunda bulunmak tarifi imkânsız duygu. Kabrin önünde tek sıra oluşmuş, gayet sakin hacılar, Resullulah’ın misafirleri hem dua ediyor, hem de kabrin içine bakmaya çalışıyor.  Salâvatlarla türbeye doğru yaklaştıkça yüreğim hızlı hızlı çarpıyor.  

Ve dudaklarımdan selamlar dökülüyor. "Es-Selâmu aleyke yâ Rasûlallah, Es-Selâmu aleyke yâ Habîballah, Es-Selâmu aleyke yâ Nebiyyallah , Es-Selâmu aleyke yâ Hâteme'n-Nebiyyîn, Es-Selâmu aleyke yâ Seyyide'l-Mürselîn" diyorum arkadan yapılan iteklemelerle daha fazla durmama imkan bulamadan hemen yanında Seyyidul-Kevneyn'i selamlar halde buluyorum kendimi. Ve kutlu ashabdan “ Resullulah Aleyhisselam için “o dediyse doğrudur” sözü ile cenneti kazanmış, efendimizin kayınpederi Hz. Ebu Bekr-i Sıddık’ı  Es-Selâmu aleyke yâ Ebâ Bekri's-Sıddîk” ve adaletine, hükümet idaresine küçük yaşımdan beri hayran kaldığım ile Hz. Ömer İbn Hattab'ı "Es-Selâmu aleyke yâ Ömer,Es-Selâmu aleyke yâ Emire'l-mü'minîn” diyerek selamlıyorum. ,

Ve az öteye geçip bu imkânı bize nasip eden Allah azze ve celleye binlerce kez şükür ediyorum. Dualarımı yapıp diğer kapıdan dışarıya çıkıyorum.

Buradan ayrılarak mescidin avlusunda dolaşıyorum. Hasret gideriyorum. Saat 18: 00 yaklaşmıştı. Cennet-ül Baki’ye doğru yürüdüm. Kapalıydı. Burada yatanlar için duamı ederek biraz çevresinde dolandım. Baki mezarlığının altında dükkânların yanı sıra SUUD’lu görevlilerin ofisi de vardı. Bir ofisin önünde duran görevli bana seslenerek “ Hacı, Türko” dedi. Ben “  neam, ( evet anlamında ) Türk” dedim. Yanına çağırdı. Selam verdim, gülerek aldı. Hemen yanında bulunan kitaplardan seçerek 4–5 adet kitap, bir cd ve bir kaset verdi.  Cd, kaset ve küçük boy kitaplar Hac ve umre ile ilgili kitaplardı, büyük olan ise Kuranı kerimin son cüzünün tefsiri idi. Şükran diyerek oradan ayrıldım ve gezinerek otele döndüm.

Akşam yemeği için çocuklarımla birlikte yemekhaneye geçtik. Aynı katta farklı bölmelerde kurulu olan yemekhane otelin diğer kısımlarında olduğu gibi loş bir ışığa hâkimdi. 3–4 kişilik yuvarlak masalar gelişigüzel dizilmişti.  Yemek alacağımız yere geldiğimizde şaşırdık. Yemek alacağımız kaplar küçük bir tabldot tabağından ibaretti. Ne kaşık koyacak yeri vardı ne ekmek. Görevli gençler asık suratla yemek dağıtıyordu. Ekmekler küçük sandviç boyunda ve sert idiler. Yumuşak ekmek yok gibi bir şeydi. Buradaki yemekhane ve yemek verme şekli Mekke’dekinden çok farklıydı. Ve bu durumu ayrı bir yazı konusu yaptım. Yemekhane ve yemek olayını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.  

Yemekten sonra akşam ve yatsı namazımı eda etmek için Mescidi Nebeviye gittim.  Buradaki ilk akşam namazımı bayağı gerilerde kıldım. Yatsı namazımı minberin önüne yakın yerde kıldım. Yatsı namazından sonra cennet bahçesi denilen yere geçmek istedim askerler bırakmadı. Kadınlar ziyaret yapacağı için erkekleri çıkartıyorlardı. Bengaldeş’li hizmetliler alelacele kendi boylarından büyük brandaları sütunlar arasına çekmeye başlamışlardı. Yönümü değiştirerek hücre-i saadete doğru ilerledim. Aşırı bir kalabalık vardı. En sağdaki sıraya girerek ziyaretimi yapmak üzere salâvatlarımı getirmeye başladım.  Ziyaretten sonra Ravza’nın karşısına geçmek için yürüdüm.

Yatsıdan sora dünyanın en güzel manzarası Ravza’nın karşısındayım. Etrafımda tek tük oturmuş hacılar var. Çevrem boş. Dalmış gitmişim. Birden bir karaltı tam önüme dikildi. Genç yaşlarda, 30 gibi sakalı biri tam önüme, Ravza ile arama girmişti. Ravza’yı göremiyordum. Başımı kaldırdım baktım. Benim farkımda değildi, varlığımdan haberi yok gibiydi. Nerede ise ayaklarıma basacak halde, burnumun dibinde dikilmiş konuşuyordu. Çevreme baktım. Üzerlerinde Birey Tur’a ait çantalar olan kadınlı erkekli grup onu dinliyordu. Dayanamadım. Ayağına dokunarak “ efendi ayağıma basacaksın “ dedim. Bana baktı. Sanki oraya yeni gelen ben gibi şaşkın şaşkın bakınıyordu. “Ayağıma basacaksın” sözümü tekrarladım. “Ben sizin burada olduğunuzun farkında değildim” demez mi? “Kardeşim, ben siz yokken gelmiş burada oturuyorum. Çevremde toplanmanız bir yana neredeyse üzerime çıkacaksın, bu kadar dikkatsizlik olur mu” dedim. “Hadi ki burada konuşacaksın bana kalkmamı rica etseydin, kalkardım” dedim. “Yok, yok kalkma biz gideriz” sitemkâr sözleri söyleyerek grubunu az öteye aldı. Oysa deseydi kalkardım. Ve dikkatsiz birinin bir gruba rehber olmasının anlamsızlığını da görmüş oldum.  

Az sonra tekrar bulunduğum yere yöneldiler. Arada kalmamak için yerimden kalktım otelime doğru yürüdüm. 

Google Plus'da Paylaş

Paylaşmak Serbest