Paylaşmak Serbest

Otele yerleşiyoruz - İlk yemek


15.06.2011

Saat 12:40 gibi Mekke’de Halil İbrahim caddesine Misfalah yönünden girdik.  Az sonra 10 gün kalacağımız Bedir Otelin önüne otobüsten indik. Valizlerimizi almaya yöneldiğimiz bu kutlu ve bereketli ve emin şehrin mübarek kokusunu sıcak havanın etkisiyle ta gönüllerimizin uç noktalarına kadar hissettik. Özlediğim, hasret kaldığım bu koku bana pek bir aşina idi. Daha önceki ziyaretlerimde de iç içe yaşadığım bu kokuyu nasıl unutabilirdim ki…

Otobüsten indirdiğim valizlerle otelin lobisine girdim. Eşim ve çocuklarımın kaldığı odaya ait anahtarları bize havaalanında verilen bilgi doğrultusunda görevliden istedim. Çocuklarımı odalarına yerleştirmek üzere yöneldiğimde Türkçe konuşan bir ses “ Hoş geldiniz “ dedi. Başımı çevirdiğimde gülümseyen bir yüzle karşılaştım. Şaşırmıştım. Hoş bulduk derken o sözüne devam etti. “Hacı ağbi buyurun hurma ve zemzemden alın. Mekke’ye hoş geldiniz dedi. Uzandım bir adet hurma aldım. Yerken arkasından ikram edilen zemzemi “ Bizleri buraya tekrar nasip eden, misafir eden Allah’ıma hamd olsun” diye dua ederek yudumladım. Bu karşılama ve güler yüz beni memnun etmişti.

Çocukları ve valizleri alarak asansöre yöneldik. 4. katta çıkıyorduk. Odamızı bulduk ve içeriye lobide verilen bir adet kart anahtarla açarak içeri girdik. 3 kişilik yatak eşime ve çocuklarıma göre idi. Siz yerleşin, ben kendi odamı da bulayım dedim.
Tekrar lobiye indim. Resepsiyona giderek kalacağım 421 nolu odanın anahtarını istedim. Görevli anahtarı almışlar dedi. Ve işte sıkıntı başlamış oldu. Birbirine yabancı bir kaç kişinin kalacağı odalardaki en büyük sorun tek anahtarın verilmesiydi. Otel görevlileri manyetik kartlı anahtarları ilk gelene veriyor, diğer kalanlara ise onu bulmasını istiyordu. Bu sıkıntının kesinlikle giderilmesi gerekirken 2006 yılında yaşadığımız anahtar sorununun tekrar oluşması beni üzmüştü. Görevliye derdimi anlatmaya çalışsam da Arapça bilmediğimden anlatamadım. Bu kez bizim kafilede bulunan görevlilerin kendilerini ve diğerlerini yerleştirme çabasında olduğunu gördüğümden otelde görevli Diyanetin elemanlarından birini ya da rehberlik yapacak birini aramaya başladım.

Lobide gördüğüm kişiye bana yardım edip edemeyeceğini sordum. Derdimi anlattım. Tanımadığım kişilerle odayı paylaşmak zorunda olduğumu, anahtarın lobiden alınmış olduğunu bu nedenle bana da anahtar çıkartılmasını, tanımadığım kişilere bağlı olarak odaya giriş ve çıkışlarımı ayarlayamayacağımı izah ettim. Beni haklı görecek oldu ki 10–15 dakika sonra kendisini bulmamı, kalabalık dağılınca çözüm bulmaya çalışacağını söyledi.  

Lobiye geçerek hem oteli keşfetmeye hem de beklemeye başladım. Lobide bulunan kantine giderek ne var ne yok diye incelemeye başladım. Gelenlere hurma ve zemzem veren görevliyle biraz görüştüm. Tam o sırada kolumdan tutan biri “ gelir misin” dedi. Baktım bana anahtar vermeye çalışacak görevli idi. Oda numarasını sordu. Bir dakika içerisinde bilgisayardan çıkartılan anahtarı verdi. Başkalarına bunu söylemememi, otel yönetimi ile zorda kalacağını söyledi. Söz söylemeyeceğim diyerek anahtarı aldım.

4. kattaki 421 nolu odaya gittim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde benden önce anahtarı alan oda arkadaşımı gördüm. Selam vererek üç yatak olan odanın içerisine ilerledim. Oda arkadaşım 85 yaşında benden çok fazla yaşlı biriydi. Tanıştık. Konuşurken beni duymadığını anladım. Bağırarak konuştum. Tanıştık. Hayırlı olmasını, Mekke’ye hoş geldiğini söyledim. Kendisi tek gelmiş. Beraber gezeriz, mescide gideriz dedi. Beraber olamayacağımızı, yanımda ailemin olduğunu söylediğimde yüzünü astı. Olsun ya ben yine sizinle gelirim dedi. Bunun uygun olmayacağını anlayacağı dille anlattım. Sustu. O yatağını seçmişti. Eşyalarını açmış, dolaba yerleştiriyordu. Ben de pencerenin yanına geçtim. Ortada bulunan yatağın sahibi yoktu. Üç kişilik odada 2 kişi kalacaktık.

Benim eşyalarım çocuklarımın yanında kalacağından dolap sorunumuz olmadı. Aksi halde odada bulunan dolabı, banyoyu, tuvaleti yatak sayısınca kişiler paylaşmak zorunda idi. Hatta klimanın ne kadar açık kalacağı, açılıp açılmayacağı bile sorun olmaktaydı.

Öğlen namazı için otelin mescit katına gittim. İlk namazımı burada kılmaktan dolayı üzüldüm. Zira umre vazifemizi yapmak için kafileyi bekleyip, beraber gideceğimiz söylenmişti. Yapılan duyuruda akşam yemeğinin saat 18:00 de başlayacağı bugüne özel olarak saat 17:00 de yemeklerin verileceği söylendi. Bu güzel haberdi. Karnımız acıkmıştı da. yemekten sonra da umremizi tamamlamak üzere saat 18:00 de lobide buluşup Hareme, Mescidi Harama gidecektik.  

Çocuklarımla birlikte yemek katına saat 17:00 de gittik. Ancak görevli hiç kimse yoktu. Bizim kafileye ait insanlar da giderek toplanmaya başlamıştı. Ne yazık ki yemekler hazır değildi. Saat 18:00 den önce de hazır olmayacaktı.

Kafile başkanımıza verilen söz ne yazık ki gerçekleşmemişti. Başkanımız çaresiz sağa sola koşup soruna çözüm aramaya başladı. Ve sonunda 17:45 te yemekler dağıtılmaya başlandı.

Mekke’de ilk yemek

Mekke’de ilk yemeğimizi yediğimizde şaşırmıştık. Böylesini tahmin etmiyorduk. Çorba başta olmak üzere birkaç yemek çeşidi, salata, meyve, meyve suyu ve bardakta sular ile bol bereketli bir dağıtım vardı. Yemeklerimizi alarak masalara yöneldik. Masalarda peçete, zeytinyağı, elma sirkesi, sepette ekmekler… Tabakları ve tepsileri kaldırmakla görevli çalışanlar çevremizde arı gibiydi. Güleryüzlü bu gençler yemek servisinde çalışıyorlardı.

Yemeği yedik. Salonun birçok yerinde kurulu bulunan sıcak sulardan isteyen çay ya da kahve alabiliyordu.

Duvardaki yazılar dikkatimi çekti. “İsteyen doymadığı takdirde yemek alabilir” “İsraf haramdır, İsraf edeni Allah sevmez” “Yemek saatleri sabah 06:30 – 10:30 akşam 18:30 – 22:30” "Odalara yemek ya da çay götürmek yasaktır” Güzel ve düşündürücü yazılardı. Yemek dağıtım yerine yakın yerde de aylık yemek listesi vardı.

Çölün ortasında yemek bereketi. Allaha ne kadar hamd edilse yeridir. Daha önceki yıllarda gelişimizde ve daha önceki hacıların yaşadığı yemek sıkıntısının kalkmış olması büyük bir gelişme idi. Bunu düşünenden ve uygulamaya koyanlardan Allah Razı olsun duası dudaklarımızdan döküldü.

Yemeklerden sonra lobiye inerek umre vazifemizi yapmak için toplanmaya başladık. Kafile Başkanımız ve görevli grup hocaları da gelmeye başladı.

Telbiye, tekbir, tehlil, salevat-ı şerife "Lebbeyk, Allahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ Şerîke leke lebbeyk. İnne'l-hamde ve'n ni'mete leke ve'l-mülk, lâ Şerîke lek" "Allahım, senin emrine sözüm ve özümle tekrar tekrar icabet ettim, emrine boyun eğdim. Sana ortak yoktur. Emir ve davetine gönülden ve sadakatle icabet ettim. Senin eşin ve ortağın yoktur. Şüphesiz ki hamd de nimette sana mahsustur. Mülk senindir. Bütün bunlarda senin eşin ve ortağın yoktur” “ Allahu Ekber “ nidalarıyla Halil İbrahim caddesine Hareme, Kabe’ye doğru yürümeye başladık. Daha önceden tecrübeli olsam da heyecanın kalbi titretmeye başladığını hissediyordum. Kutsi sıcaklık bizi sarmaya başlamıştı bile…

Yürüyüşümüz boyunca tekbir, tehlil getiriyoruz. Çevredekiler bize aldırmıyorlar bile.. Biz de onlara tabii.. Onlar bu duruma alışık bizler ise Allahu Teâlâ’nın misafiri olmaktan mutlu ve heyecanlıyız.
İşte Harem’in dış duvarları göründü. Bana hep heybetli gelen bu beyaz mermerle kaplı duvarlar sımsıcak bir dost gibi gelenleri karşılıyordu, sanki… İçimde girebilecek miyim endişesi. Zira ölüm bir nefes gibi hemen yanı başımda olabilirdi. Dua ederek Abdülaziz kapısına doğru yanımda çocuklarım ve kafileyle birlikte ilerlemeye devam ediyoruz. Kafile başkanımız " geride kalanlar var, bekleyelim" dedi. Bu 900 merterlik yolda üçüncü bekleyişimiz idi. Zira yaşlılar geride kalmış, kafile dağılmıştı. 15 - 20 dakikalık yolu 40 dakikada gelebilmiştik. Ben çocuklarımı alarak " hocam , biz ayrılmak iztiyoruz. Umremizi kendimiz yapacağız " diyerek gruptan ayrıldım.
Kapıda yapılan normal kontrolle birlikte Abdülaziz kapısından içeri girdik.

Google Plus'da Paylaş

Paylaşmak Serbest